
Sanat, hiçbir evresinde toplumdan ayrı tutulmadı. Hatta sosyal hayattaki tüm gelişmelerin bir yansıması olarak eserlerde yer buldu, bulmaya devam ediyor. Yazılan şarkılardan romanlara çekilen filmlerden boyanan tablolara, oyulan heykellere kadar tüm sanat eserleri bir şekilde yaşanan siyasal, ekonomik, psikolojik faktörlerden etkilenir.
En basit anlatımıyla bir arada yaşayan canlıların tümü olarak değerlendirebileceğimiz toplum, kültürel ve siyasal yapının da etkisiyle ortak bir bilincin oluşmasına zemin hazırlayan kurumlardan biri. Toplumsal yaşam, aynı toprak parçasında hayatını sürdüren ve çeşitli ortak yaşam şekillerine sahip olan bir yapı olarak düşünüldüğünde, insan davranışlarının da ortak bir bilinçle yönlendiği bir alan olarak ele alınabilir. İnsan yaşamı ve davranışları çok derin incelemelere ihtiyaç duysa da günümüzde toplumun etkilendiği faktörler temel anlamda biliniyor, öğreniliyor ve tüm dinamikleriyle değişime uğramaya devam ediyor.
Sanatın toplumla ilişkisi yapılan ilk evden, yazılan ilk tablete kadar uzanır. (Hatta mağara resimleri bile sanat eseri sayılır (bilinçli bir eser oluşturma çabası olmasa da...) Çünkü sanat, sürüp giden yaşamın bir parçası olarak dünyanın geçirdiği tüm süreçlerde var oldu ve olmaya devam ediyor. Yapılan arkeolojik çalışmalarda; inşa edilen tapınaklarda, evlerin ya da sarayların duvarlarında bir anlamda baktığımız her yerde bir süslemeyle karşılaşıyoruz. Bu da bizim doğamız gereği sanatla iç içe olduğumuzu gösteriyor.

Mimarlık açısından ele alacak olursak eski yaşam merkezlerinde, tapınaklarda mutlaka onu süsleyecek ya da güzelleştirecek çabalar olduğunu görüyoruz. Bu, Hristiyanlığın yükselişe geçtiği dönemlerde yine mimarlık ve edebiyat alanlarında kendini fazlasıyla gösteriyor. Gotik yapıların aslında Tanrı’nın gücünü temsil etmeye çabaladığını aynı zamanda içinde bulunan insanı ya da Tanrı’nın Evi’ni dışarıdan gelecek mistik ya da şeytani güçlere karşı koruma amacıyla form bulduğunu biliyoruz. İşte tam da burada sanatın toplumla ilişkisi ortaya çıkıyor. Yapılan şekillerin, süslemelerin her ne amaçla olursa olsun toplumsal bir kaygı barındırdığını ya da kaygıyı içinde bulunduran sanatçının duygularını esere yansıttığını görüyoruz. Bir yorum ya da düşünce tarzı olarak da açıklayabileceğimiz bu dal, bireylerin onu izlemesini, ifade tarzına katkıda bulunmasını amaçlasa da bazen bu sınırların dışında amaçsız, sadece sanatçının duygu dünyasını yansıtır. Fakat şunu da unutmamalıyız ki sanatçının dünyası da aslında kendi kişisel bilincinin ve gelişimin dışında toplumsal, dini, siyasi yani çevresel gelişmelerin etkisiyle şekillenir.
En eskilere gittiğimizde yağmur yağdırmak, avda başarılı olmak gibi dinsel isteklerin Tanrı-lar tarafından kabul edilmesini sağlamak için yapılan etkinliklerde insanların bedenleriyle yaptıkları, adına dans ya da ritüel de diyebileceğimiz hareketler gelir. O aşamada dahi görüldüğü gibi sanat bağlı olduğu şeyi gösterme, görkemli hale getirme ya da eleştirme gücüne sahiptir. Bu da insan ve onun inandıklarında yatar.
Din kavramının Ortaçağ’da azalmaya başladığı (ya da en azından bunun düşünüldüğü) zamanlarda insanları dine yönlendirebilmek için İncil’in tiyatrolaştırılması gibi etkinlikler de oldu. Yani sanat yine topluma bir şeyler kattı (ya da toplum için bir şeyler yaptı). Çünkü bu gücü elinde taşıyordu. Aydınlanma Çağı, Sanayi devrimi ve 1900’ler ise sanatın kendi içinde çelişkiler yaşadığı ancak bulunduğu konumdan hiçbir şekilde sapmadığı inanılmaz gelişmelere şahit olunan bir kavram olarak hayata enjekte oldu.
Sanayinin gelişimiyle endüstri ürünlerinde tasarım kavramı da devreye girdi, ardından gelen süreçte de estetiğin baskın olduğu ya da içinde bulunduğu siyasal sistemlere karşı yalnızca işleve odaklanan tasarımlar ortaya çıktı. Dünya Savaşlarında hükümetler afişler, radyolar ve gösterilerle sanatın toplumu yönlendirmede ne denli etkili olabileceğini gösterdi. Aynı zamanda kültürel bir birikimin yüklendiği insanın bilinç düzeyinin ne denli kalkındığını da bu sayede görmüş olduk. Çünkü 1945 sonrasında sanatın ve eserlerin işkence aracı olarak kullanıldığını bile düşünen bir kesim var. Her ne kadar henüz doğrulanmamış olsa da bu söylemin ortaya atılmasının arkasındaki kavramın gücünden kaynaklandığını düşünebiliriz. Elbette ki yasaklanan, yakılan yıkılan, toplatılan sanat eserlerini geri planda bırakmadan!
Bu konu derin. Önümüzdeki hafta ikinci bölümünde görüşmek dileğiyle.
Hoşça kal!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Page
Page, tasarım ve kültür ortaklığından beslenen, toplumsal yapıyı sanat pratikleriyle eleştiren ve aktarmaya çalışan bir yayın olma hedefinde...
İLGİLİ OKUMALAR



