Şebnem İşigüzel: Memoria, 'Yüzyıl'ı yazmak isteme arzumdan doğdu

Tek bir yazılı yapıtı olmayan ancak felsefesi hafızadan hafızaya aktarılarak günümüze ulaşan Yunan felsefesinin kurucu düşünürlerinden Sokrates, yazmaya veya not almaya ihtiyaç duymanın zihni ve hafızayı (memoria) zayıflattığında pek ısrarlıymış. Tabiri caizse belleğe ihanet olarak görürmüş yazıyı. Lakin ahir zaman insanlarının, bizlerin acıklı hafızalarını öngörebilseydi sözlerini yazıya mutlaka dökerdi herhalde.
- Hatta, antik çağlarda not alırken yakalanan Yunanlı hatip hor görülür ve hemencecik "zayıf fikirli" yaftası yapıştırılırmış.
Günümüzde unutmaya meyyal zihnimizin olayları, durumları ve isimleri hatırlayabilmesi için bin bir icada ve imkana sahibiz. Gel gör ki bu durum sıkıntıları gideriyor mu? Ne gezer efendim... Yenisi için bir önceki bilgiyi silmeye programlı dijital memoria'larımız var artık. Ve biz onlara değil onlar bize hükmediyor. Çabuk işitiyor, görüyor, okuyor ve aynı hızla unutuyoruz. Sosyal medyada bir görüntü akıp geçen yazılar ve fotoğraflarla olan ilişkinizi şöyle bir düşünün, yeterli olacaktır.
Demek ki artık hatırlatan ve hatırlatılanlar bir kat daha kıymetli balık hafızalı bizler için.
'Duygusu ve görkemiyle' bir dönem romanı
Şebnem İşigüzel, romanı Memoria için "Hatırlamak kadar unutmayı da kapsayan bir eser" diyor.
Ve yazarına ve yapıtlarına tutkuyla bağlı okurların daima bilmek istediği, romanın varlık nedeni olan ilk esinlerine, tasarım ve yazım aşamasına dair muhtemel merakı şöyle gideriyor:
"Memoria, 'Yüzyıl'ı yazmak isteme arzumdan doğdu. Asla duygusuz olmayan ama görkemli bir dönem romanı yazmak istedim. 'Yüzyıl'ı anlatacaktım ama nasıl? En kolayı merdiven basamaklarını teker teker çıkmak gibi kronolojik düz bir anlatı kurmak olurdu ki bunu yapmak istemiyordum. Yani Karılar Tekkesi’ne bırakılan beş yaşında çocuğun elini tutup yürüsem işim kolaydı. Oysa edebiyat tarihi boyunca ne kadar güzel, ne kadar incelikli kitaplar yazıldı; bu dediğim, anlatmayı artık iyi bilen için en basit seçenekti. Bunu istemedim. Bugünden bakarak anlatmanın yolunu aradım ve buldum."
Balkan Savaşı'ndan yeni milenyuma...
Tüm unsurlarıyla tipik bir dönem romanı Memoria. Duygusal katmanları da ilave etmeyi unutmazsak elbette! Anlatımı okuma deneyimine bırakır, kronolojiye göre olayları sıralarsak öyküler, Balkan Savaşı sonrasında İstanbul'a gelen bir göçmen ailesinin öksüz ve yetim çocuğunun kendisinden büyük ablası tarafından Karılar Tekkesi'ne bırakılışıyla başlıyor. Ancak cumhuriyetin ilanından sonra tekkelerin kapatılması, çocuk ile birlikte o tekkede hayatını sürdürenler için zorlu günlerin habercisi oluyor. Eyüp mezarlığının bir köşesinde kurulmuş tekkede başlayan yerinden yurdundan edilmiş bir hayat, mezardan bozma mekanlarda devam ediyor. Olayların değil romanın başına döndüğümüzde ise dedenin bir kapıcı odasına sıkışmış torunuyla birlikte zamanın kahramanları, olayları ve sorunlarıyla tanışıyoruz. Romanın başlarında dedenin dedi gibi:
“Bugün ve dün, kim bilir belki ikisi de mevcut yarında. Dün yarını da içerir bu durumda. Bu demek oluyor ki zamanın tümü ebediyen mevcut.”
Zaman tüm boyutlarıyla hafızamızda—elbette hafızadan yana şanslıysak—hep vardır, o geçtikçe, her şey gibi öyküler akar, yerini ve yolunu bulur.
Çağdaş Türk romanının, kendi "söz"ünü, kendi "biçim"ini inşa edebilmiş yazarlarındandır Şebnem İşigüzel. Kendisiyle sadece Memoria'nın çağrıştırdıklarını değil, akıp giden hayatın yansımalarını, kuşaklar boyunca yaşatıp öldürdüğü, her biri kendi döneminin kahır ve üzüntülerini sırtlamış kahramanları üzerinden o koca yüzyılın eğrisini, doğrusunu ve günümüze yansımalarını konuştuk.
Eksik bir şey kaldıysa ki, her insan eyleminde bir miktar kalmalı, o hiç kuşkusuz sorana ve son noktayı koyana aittir.
Bir düello daveti... Bir meydan okuma!
Memoria'nın uzun bir anlatı olacağını en başından beri biliyordum. Son düşüncem ise şu oldu. Belki bu diyeceğim kendi kendime bir düello çağrısıydı, meydan okumaydı, peki bu uzun romanı bu zamanda kısacık bir anın içine yerleştirebilir miydim? Yani hatıraların mihmandarı diyebileceğim o genç zihin her şeyi kısacık bir zamanda, bu zamanda hatırlasa anlatsa yaşasa ve yaşatsa olur muydu?
Yola buradan çıktım ama beni bekleyen ikinci engel romanın yarısından sonra asla ve asla düşmemesi, hatta yükselmesiydi. Dolayısıyla başından çok sonu önemliydi, ikinci yarı önemliydi. Cennet isimli son bölümdeki anlatma biçimini bulunca, sesleri içiçe geçirince rahatladım. Çünkü romanın başında bunu benim için en kolay hâliyle yapmıştım. Sonunda Muazzez ile başbaşa kalacaktık ve anlatıcının sesiyle onun sesi birlikte nasıl yol alabilirdi? Bu soruların cevabını bulduktan sonrası kolaydı çünkü dönemi iyi biliyordum.
Tek vuruşluk soluksuz bir roman
Bu romanımda ne yazacağımı bilmeden ama elbette bunu sezerek imparatorluğun sonunu ve cumhuriyeti deliler gibi okumuştum yani dersimi iyi çalışmıştım. Bilgiyi yerleştirmek bir başka beceri bence. Boca ederseniz olmaz. İçine yedirmek lazım tatlı tatlı. Belki yemek yapmak gibi ama ben yemek yapmayı sevmem.
Son olarak o dönem kim neyi, nasıl düşünür, ne hisseder, eşyalarla ilişkisi, bakışı nasıldır, hatta o dönem nasıl rüyalar görür insanlar... Bunların bir kısmının cevabını kalbimle, hislerimle, sezgilerimle verebilirdim. Bu cevapları bulduktan sonra Memoria tıkır tıkır döküldü. Aradaki bölüm başlıklarını çeksek ki ben perde diyorum onlara, tek vuruşluk soluksuz bir roman. Romanın en başında verdiğim bir karardı bu. İşimi daha da zorlaştırdı tabii. Düşünmek yazmaktan uzun sürdü. Başlayıp istediğim gibi bitirebildiğim için, Memoria’yı yazabildiğim için mutluyum.
Gerçeklerden uzaklaşmak toplumları çocuk kılıyor
Sıradan insanlar Memoria’nın kahramanları. Yaşadıkları dönemde (günün gelişmeleriyle ilgili, tarihî durumlarla ilgili) ne, nasıl konuşulup tartışılıyorsa öyle aktardılar. Tıpkı dönem insanları gibi duyduklarını bildiklerini söylediler. Romanın sonunda yılbaşı tombalası çekilişinde konuşulanlar gibi. İkilemin giderilmesi bilgiyle olur.
Cehalet ve bilgisizlikle icat edilen bir tarih ve buna inanan “saflar” her toplum için sıkıntı. Fikrî gelişmeye engel çünkü. Ayrıca gerçeklerden uzaklaşmak, bunu tarih üzerinden yapmak, toplumları çocuk kılıyor, o toplumlar olgunlaşmıyor, büyümüyor. Yetişkin olamayan bir toplum da en temelinde ne hâlde olduğunu bilmeden yaşıyor.
Kahramanların gözüyle 'devlet'
Memoria’nın kahramanları gündelik hayatları içerisinde bize gördükleri, anladıkları ve umdukları devleti bize tarif ettiler. Hatta sezdirdiler. Yahudi isimli bölümde mesela… Romanda dedenin Yahudi olarak andığı karısı ve anası olarak andığı annesinin yeni devletlerini kurmak için çıktıkları yolculuk, "Devlet nedir?" sorusu üzerine düşünmemizi sağlıyor aslında.
Misafir diye anılan kahramanım da yeni yönetim biçimini isimlendirmek üzerine yapılan fikir alışverişlerinden söz ediyor. Bu noktada kahramanlarıma kulak vermek gerekebilir sanırım. Münire Kadın’ın Ankara ziyareti, burada Nazilerden kaçan Yahudilerle yediği akşam yemeği, Arnavutların Konağı, milletvekili olan bacanak, buradaki sohbetlerde her kesimden kahramanım devletin ne olduğunu, ne olması gerektiğini, kendisi için ne ifade ettiğini bize hissettirdi. Aynı şekilde romanda son halifenin sürgüne gidişine tanıklık edilen bölüm de bence devlet üzerine düşünmeyi gerektiren yerlerdendi.
Sansür hep vardı, bundan sonra da olacak
Sansür, Hanene Ay Doğacak ile yaşadığım üzere daima var. O kitabım daha sonra sansürsüz yayımlanmışsa da sansür ortadan filan kalkmadı. Pek çok kitabın ve yazar arkadaşımın başına gelmeye de devam ediyor. O yıllarda önüme çıkarılan engeller beni korkutmadı. İnsanların daha vahim daha yaşamsal sorunları var. Kıyasladığımda hiç...
Bir kere o yasaklamanın mantığı yoktu. Mantıksız bir şeye kızmak aptallık olur. Hiç unutmuyorum Binbir Gece Masalları’ndan bir epigraf, yasaklanma nedenlerinden birisiydi. Demek Binbir Gece Masalları’nı okusalar, elleri erse onu da yasaklayacaklar. Masalı yasaklayan gerçeğe neler etmez? Sansürün mantığı olmaz, dolayısıyla ne yoldan döndürür ne engeller ne de korkutur. Edebiyat bu kuru gürültüyü her zaman bastırdı.
İnsanı anlamaya çalıştığım için...
Herkes gibi benim de tek bir hayatım var ve işim yazmak. Çok basit aslında. Okurlarımdan, yazdıklarımın karşılanışından memnunum. İnsanı anlamaya çalıştığım için yazıyorum. Bundan dolayı herkese geniş önyargısız bakma pratiğim var. Farklı olanın gönlü kırılmadan yaşayabilmesi vicdanla ilgili. Bunu tesis etmek için insan olmak yeterli. Farklı olmak, öteki olmak insanın hayatına mâl oluyorsa burada toplumsal bir sorun var. Farklı olanın hikayesini yazmak sizi kitlelerin yazarı yapmaz. İnsanların farklı olduğu için öldürüldüğü bir toplumda bunun şikayeti de olmaz.
Yazılıp okunuyorsa umut var demektir
İzole bir hayat yaşamıyorum. Çocuklar, kadınlar ve insan hakları ihlalleri için üzülüyorum. Yazar dostlarımla birlikte elimden geleni yapmaya gayret ediyorum. Bunların yeterli olmadığını biliyorum, biliyoruz. Pek çok oluşuma destek verdim katkı sundum. Hoş, bir tavır ortaya koymasanız bile böyle bir ülkede yazmanın kendisi bile başlı başına direniş. Kahraman olmak için kalabalıkların başında yürümek gerekmez. Her sabah masanızın başına oturup yazmaya devam etmek de kahramanlıktır. Yazmanın kendisi umut. Okumanın da öyle.
'İnsan doğuştan kötülüğe yazgılı mıdır?'
Elbette değildir. Kötü olabilir, kötülük yapabilir ya da yapmak zorunda kalabilir. İyiliğin kötülükten beter olduğu durumlar da var. Hayat. Sanat, sinema, felsefe, din uzun uzun güzel güzel tartışır. Onlara bakmakta fayda var.
İyiliğe ve kötülüğe dair ben de epeyce bir şey anlattım. Hepsi hayatta ve kitaplarda. Üzerine konuşmaktan sıkıldım sanırım. Çünkü bir süre sonra içi boşaltılan kavramlar hâline geliyorlar. Memoria’yı okuyanlar Muazzez’in kötülüğünden yola çıkarak bunu düşünebilir. Aynı şekilde genç kahramanımın, Arnavutların Konağı’ndakilerin. İyilik ile kötülük, karanlık ile ışık gibi içiçe geçmiş şeyler. Biri olmadan diğeri olmuyor.
Evet bir zamanlar “Kötüler kazanır ama iyiler mutlu olur” demiştim. O sözü hırsla kötülükle kuşatılmış hayatlar üzerine söylemiş olmalıyım.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta Şebnem İşigüzel'le yeni romanı "Memoria"yı; Melis Cankara'yla Gülsün Karamustafa'nın "Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli" eseriyle aynı adı taşıyan kitabını ve Kolombiya'dan Türkiye'ye uzanan Kırmızı Pazartesi'leri konuşuyoruz.
20 Eyl 2024

YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR



