
Bu bölümü yazarken, karşımda tüm masumluğuyla uyuyan 3 haftalık bir insan yavrusunu seyrediyorum ara ara yan gözle… Böyle bakınca her şey ne kadar basit görünüyor. Uyur-uyanır, sütünü emer, altına yapar, gazı çıkarılır ve uyur gider, böylece yavaş yavaş büyür ve hayata hazır hâle gelir. Evet evet, kesin böyle olur, emin olalım. Daha ikinci günden nasıl bir tatlı belaya bulaştığımı anladığım, teslim olmaktan başka çaremin olmadığını fark ettiğim andan beri de, o meşhur “anı yaşa” mottomuzun hakkını vermeye çalıştığım bir noktadayım.
Bu insan yavrusu gözleriyle, kulaklarıyla, tüm duyuları ve zihniyle her şeyi emecek ve kendine has bir birey olarak hayatına devam edecek. Doğrudan baktığımızda senaryomuz bu gibi gözükse de, akla şu sorular geliyor: Karakteri kime benzeyecek? Genetik olarak alacağı yetenekler ya da yeteneksizlikler olacak mı?
İşin biyolojik kısmına da bir derece alışık olduğumuzu düşünüyorum. Neticede kaşı gözü birine benzer, inatçılığını anneden alır, çok konuşmasını babadan, vs... Bunlar çocuklarla ilgili dost sohbetlerinin klasik konularını oluşturabilir.
Peki ya her yeni birey, kalıtsal travmaları da bedeninde taşıyarak hayatına devam ediyorsa?
Bu sulara neden girdiğimi, Netflix’te çok tartışılan Zeytin Ağacı dizisini izleyenleriniz tahmin etmiştir. Dizinin gidişatına ilişkin spoiler vermek istemem, o yüzden içeriğine dair tek bir detay paylaşacağım. Ada karakterinin okuduğu Mark Wolynn’in “Seninle Başlamadı” isimli kitabını diziyi izleyenler görmüştür. Bu kitap, okuduğum sırada beni etkileyen kitaplardan biriydi. Hatta, her ne kadar uzun süredir yeni bölüm ekleyememiş olsam da, “Altını Çizdiklerim” isimli podcast serimde, bu kitaptan altını çizdiğim bölümleri paylaşmıştım (İlginizi çekerse şuradan dinleyebilirsiniz.).
Kitapta büyükanne ve büyükbabamızın, anne ve babamızın ve bizim, yani üç kuşağın aynı biyolojik çerçeveyi paylaştığından bahsediliyor. Yani aslında travmaların, anıların, duyguların ve daha birçok şeyin nesiller boyu aktarıldığı belirtiliyor.
Aslında bu çok büyük bir iddia ve ilk bakışta kabul edilmesi çok kolay olmayabilir. Ancak kitap birçoğumuzun sahip olduğu ancak sebebini bilmediğimiz bir takım alışkanlıklarımızın, davranışlarımızın kalıtsal nedenleri olduğunu bilimsel yollarla ortaya koymaya çalışmış. Ben psikolog olmadığımdan, bilimsel kısmının doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışamayacağım, ancak kitap çoğu noktada beni ikna etmeyi başarmıştı.
Bununla birlikte, özellikle bu kitap gibi, normal şartlarda üzerine düşünerek kendimizi geliştirmeye, dönüştürmeye çalışarak aşamadığımız bazı şeyleri bir anda "Aa, harika! Zaten bu bana anneannemden yadigar, hadi hop, ben bu sorunumu burada bırakıvereyim” demek ne kadar makul ve yapılabilir, koca bir soru işareti. Aynı şekilde, sürekli derinlerimizde bir travma aramak, bu travmaları anlamlandırmaya çalışmak, ya da aile geçmişimizden öğrendiğimiz bir takım konuları bir şekilde kendimize yontmaya çalışmak gibi etkilere de yol açabileceğini kabul etmek gerekir. Bir önceki sayıda da bahsetmiştik, neticede insan kendi kendiyle uğraşmayı çok seviyor. Kazdıkça da mutlaka bir hazine buluyor.
Öte yandan, kalıtsal bir travma olsun olmasın, ebeveynlerimiz bize iyi ya da kötü en kalıcı “öğrenilmişlikleri” katıyorlar. Bazen sorgulamadan bu öğrenilmişlikleri benimsiyor, bazense kabul edemiyor ancak dışına da çıkamıyoruz. İşte o noktalarda zihnimizde ve bedenimizde bir takım zıtlaşmalar, içselleştirememe hâlleri ve kendimizde problem arama söz konusu olabiliyor. Bundan dolayı, Seninle Başlamadı kitabında anlatıldığı detayda bu konular bize mantıklı gelsin gelmesin, çok da fazla geriye gitmeden kendimize sorabileceğimiz sorular olduğunu düşünüyorum. Bu duygu kime ait? Bunu gerçekten ben mi hissediyorum yoksa bir öğrenilmişlik, bilinçaltından gelen bir örüntü mü var? Çünkü öyle ya da böyle, en yakından tanıklık ettiklerimizden etkileniyor ve bize tanıklık edenleri etkiliyoruz. Bizim ebeveynlerimiz de aynı şekilde kendi ebeveynlerinden bir şeyleri bu dünyaya taşıyorlar kendi yorumlarıyla. O yüzden, illa bir travma aramadan iletişimi geliştirelim. Dünyadaki varoluş hikâyemiz bizimle başlamadı, bizimle de bitmeyecek gerçekten. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren çatlaklarımız oluyor, düşmelerimiz oluyor, yaralarımız kanıyor ve kabuk bağlıyor.
Sadece ve sadece “ben” neden bunları yaşıyorum demektense, hayatımıza etki eden kişilerle (bu sadece ebeveyn olmak zorunda da değil, bizi büyüten, uzun süre etkisinde kaldığımız kişiler de olabilir) iletişim hâlinde olmak birçok noktaya ışık tutmamızı sağlayabilir. Hatta belki kendimize ışık tutarken, onlarda da bazı karanlıkları aydınlatmış oluruz, kim bilir?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

İçimdeki Dünya
İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR



