
Öncelikle, ellerine sağlık Derin.
Selamlar sevgili okurlar, Post’umuzun bu kısmında benimle birlikte sosyal medya ve dezenformasyon ilişkisini inceleyeceksiniz. Cevabını arayacağımız soru şu: “Boş zamanlarımızın çok büyük bir kısmını kaplayan sosyal medya yanlış bilginin yayılmasını nasıl etkiledi?”. Biraz da “Peki bu etkileşimin iklim krizi ile bağlantısı nedir?” sorusuna bakacağız. Hazırsanız başlayalım!
Dezenformasyon sosyal medyada nasıl yayılıyor?
Önce hepimizin farkında olduğu, çok da şaşırtıcı olmayan bir bilgi ile başlayalım: Haber alma metodumuz değişti. Geleneksel medyaya kıyasla, artık yeni medya platformlarından haber alıyoruz. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre yetişkinlerin %86’sı artık haberleri akıllı cihazlarından alıyor.
Yani kaynağımız çoğunlukla ya bir internet sitesi, ya da sosyal medya. Aynı araştırma gösteriyor ki, araştırma grubunun %53’ü haberlerini sosyal medyadan alıyor.
Bilginin hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde geniş kitlelere ulaşabiliyor olması, internet ile sahip olduğumuz en büyük şanslardan biri, tabii doğru kullanılırsa. Doğru kullanılmadığında maalesef en büyük şanssızlıklarımızdan oluyor. Nasıl mı? Bireysel olarak içerik üretilebilen platformların artmasıyla bağımsız içerik üreticiler ortaya çıktı. Bu arada içerik üretilen platformlar derken aklınıza gelen her şeyden bahsediyorum, sosyal medya hesapları, youtube kanalları, kişisel internet siteleri, bloglar… derken liste uzayıp gidiyor. Uzun lafın kısası, paylaşımda bulunabileceğiniz türlü türlü platform var. Bağımsız içerik üreticileri herhangi bir editoryal müdahale ve fact checking olmadan yazıp çizmeye başlayınca doğruluğundan emin olunmayan, teyit edilmemiş bilgiler bu içerikler içerisinde kolayca yer alabiliyor. Sosyal medyadaki bilgi fazlalığı, doğru ve yanlış bilgiyi ayırt etmemizi zorlaştırıyor.
Şahsi fikrim: Aslında burada kötü haber tez gelir gibi bir süreç çalışıyor. Yanlış bilgi, sansasyonel iddialar, komplo teorisi gibi içerikleri olan bilgi doğru bilgiden daha hızlı yayılıyor. Psikolojik perspektiften incelediğimizde görüyoruz ki insan beyni olumsuz/korkutucu/tehlikeli uyaranları daha hızlı algılıyoruz. Hayatta kalmaya devam etmeye programlı olduğumuzu düşünürsek bu gayet makul.
En güncel örnek: 2019 sonunda hayatımıza hızla giren Covid-19 pandemisi. Covid’in hayatımıza girmesi çoğumuz için sosyal medya ile oldu. Sokaklarda yere düşüp bayılan insan videolarını gördük ilk. Ya da aşı konusunda, bazı aşıların içerisinde “çip olduğu” bir şehir efsanesi gibi hızla yayıldı. Sosyal medya platformları Covid-19 konusunda yanlış bilginin yayılmasını nasıl etkiledi merak edenler varsa, burada güzel bir araştırma var, sizi oraya alalım:
Sosyal medya platformları dezenformasyonu engellemek istemiyor mu?
Pek sayılmaz, çünkü sosyal medya platformları etkileşim odağına kurulmuş ağlar, ve dezenformasyon çok etkileşim alıyor. Çünkü dezenformasyon genellikle sıradan bilgiler içermiyor, dikkat çekiyor ve daha çok etkileşim alıyor. Neden engellesinler ki, sonuçta bu platformlar tıklanma üzerine çalışıyor.
Daha fazla bilgi için sizi buraya alalım:
Dezenformasyon kasıtlı olarak mı yayılıyor?
Hem evet, hem hayır. “Fabricated content” olarak adlandırılan, bir amaç için üretilmiş bilgiler tabii ki var, fakat dezenformasyon her zaman kasıtlı yapılan bir komplo olmuyor.
Sosyal medyada çok fazla içerik tüketiyoruz, ve tek parmak hareketi ile gerçekleştirdiğimiz bir beğeni ile bile aslında o içeriğin yayılmasını destekliyoruz. Müthiş bir hızla aşağı kaydırıyoruz, ve ilk okuyuşta hoşumuza giden, beğenip geçtiğimiz, hatta belki başkaları ile paylaştığımız bir içeriğin sunduğu bilgilerin doğruluğunu araştırmıyoruz. Dürüst olalım, çoğu zaman sadece okuyup geçmek istiyoruz, sosyal medyada okuduklarımızı bile teyit edeceğimiz bir efor sarf etmek istemiyoruz, bunu içerik üreticilerin yapmış olmasını bekliyoruz fakat fact checking opsiyonel bir şey gibi algılanabiliyor...
Sosyal medyada yanlış olduğunu bile bile “ortalığı karıştırmak” için bir şey paylaşan, karşı çıkmak için çıkan, sahte gündemler yaratmaya çalışan hesaplar var. Bunlara troll’ler diyoruz, içerisinde fake hesapları da barındırıyor. Bu hesaplar dezenformasyonu kasıtlı olarak yayıyor evet. Mesela geçenlerde Derin’in yaklaşık 10 saatlik araştırma sonucunda hazırladığı, petrol fiyatlarıyla ilgili içeriğimize şöyle bir yorum geldi: “Admin, önce biraz araştırma yap. Basit bir kitapla başla...”. Paralel olarak bu Esmiyor Post’u yazmıyor, ve bu konuya kafa patlatmıyor olsaydık bu bizi üzebilirdi. Ama sonra fark ettik ki, bu tarz yorumlar işin bir parçası.
Fakat durum her zaman böyle değil. Bazen bir makaleden, o bilginin ana kaynağına inmeden alınması bile sizi yanlış bir çıkarıma götürebiliyor. Belki o makale için basit bir yuvarlama yapılmış oluyor, ama sizin kullanacağınız bağlamda bunun bir önemi oluyor. Bir bilginin bağlamı gerçekten çok önemli.
Peki insanlar yanlış bilgilere gerçekten inanıyor mu?
Yanlış bilgi ve doğru bilgi arasındaki ayrımı yapmak bireyler için her zaman kolay olmuyor. Birleşik Krallık’ta yaşayan 1,700 yetişkin ile gerçekleştirilen araştırma bulguları gösteriyor ki örneklemin yarısı iklim krizi hakkındaki doğru olmayan her 2 haber başlığından birini ayırt edemiyor, ve örneklemin %44’ü internette ne kadar sık dezenformasyon ile karşılaştıklarından birhaber.
“Karbondioksit seviyesi çok düşük, bu iklimde bir değişiklik yapamaz” gibi çok aşikar yalan haber başlıklarını katılımcıların çoğu (%70’i) ayırt edebiliyor. Yaklaşık aynı oranda katılımcı (%65) “İklim değişikliği sebebiyle nesli tükenme tehlikesinde olan bir milyondan fazla canlı var” gibi doğru haber başlıklarını da ayırt edebiliyor. Fakat daha detaylı başlıklara geldiğimizde, “Hardal bitkilerinden üretilen jet yakıtına geçiş, karbon emisyonlarını yaklaşık %70 oranında azaltacaktır” başlığının yanlış olduğunu sadece 15% katılımcı bilebildi, ve katılımcıların %34’ü “Florida'yı yaklaşık 5 cm yüksekliğinde suyla kaplayacak kadar buz bir günde eridi” başlığının doğru olduğunu düşündü.
İklim de bundan nasibini aldı mı?
Her toplumsal sorundan nasibini aldığı gibi, iklim sosyal medyadaki dezenformasyondan da nasibini aldı.
Esmiyor olarak yola çıkışımız Esmiyor Podcast ile oldu, ve Esmiyor Podcast’te doğru kişilere doğru soruları sorarak iklim krizini günlük hayatın bir parçası yapmaya, hakkında konuşulmak istenmeyeni ilgi çekici ve görünür kılmaya çalıştık.
“Bu mümkün mü?” diyenleri buraya alabiliriz: 
İklim krizi ve sürdürülebilirlik zaten “soyut”,“bir kesimin meselesi” gibi algılanan kavramlar. Bilimsel araştırmaları ya da verileri günlük hayata, bildiğimiz kavramlara dokunan bir yerden verebilmek iklim krizinin anlaşılması için çok önemli. Doğru bilgiyi anlaşılır kılmak bile başlı başına bir zorlukken yanlış bilginin varlığı bu uğraşı hiç de kolaylaştırmıyor.
Sosyal medya platformlarından sadece Facebook ile ilgili gerçekleştirilen bir araştırmaya göre iklim dezenformasyonu her gün 816.000 ila 1.36 milyon kez arasında görüntüleniyor.
“Dezenformasyon kasıtlı olarak mı yapılıyor?” sorusunu iklim krizi için sorarsak, ilginç bilgilere ulaşıyoruz.
Center for Countering Digital Hate tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre, Facebook’ta iklim krizini inkar eden içeriklerin etkileşiminin %69’unu sağlayan 10 yayıncı var.
Tehlikeli olan ise, bu 10 yayıncının sosyal medya platformlarında 186 milyon takipçisi var.
Bitirirken
Sevgili okurlar, internette karşımıza çıkan ve “doğru gibi görünen” her bilginin doğruluğundan kendimiz araştırmadan emin olmayalım. Teyit edelim (Buradan dostlarımız teyit.org’a bir selam olsun) çünkü dezenformasyon tahmin ettiğimizden daha yoğun ve hızlı yayılıyor.
Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz!
Derin & Naz & tüm Esmiyor
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş









