Stuttgart’ta bir mühendisin çizgili hatıraları: Nüvit Arıcan

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri yazı dizisinin bu haftaki konuğu Nüvit Arıcan, Sümerbank bursuyla gittiği Stuttgart’taki eğitiminin ardından Sümerbank, Altınyıldız ve Bozkurt gibi tekstil kurumlarının üst kademelerinde yer almış; ülkenin ilk sentetik iplik fabrikası SİFAŞ’ın genel müdürlüğünü yapmıştı. Galatasaray Lisesi'ndeki öğrencilik yıllarından emekliliğine kadar hiç bırakmadığı karikatür hobisini, Almanya'daki öğrencilik yıllarında da sürdürmüş, buradaki hayatını kağıda yansıttığı müthiş çizgilerle ölümsüzleştirmişti. Galatasaray Lisesi'ndeki lakabı "Karga" olan Arıcan, karikatürlerini de bir karga figürüyle imzalamış, ayrıca bunları Karganın Seyir Defteri isimli bir kitapta toplamıştı.
Kızı Aylin McCarthy’den dinliyoruz.
Genç Cumhuriyet'in yetiştirdiği tekstil mühendisleri arasında yer alan Nüvit Arıcan kimdir? Ailesi ve çocukluk döneminden başlayabilir miyiz?
Babam Nüvit Arıcan bir subay çocuğu. 20 Mart 1918’de, o sırada babası Cemil Bey'in Alman General Liman von Sanders’in Erkân-ı Harbiyesi'nde V. Ordu Kurmay Başkan Yardımcısı olarak bulunduğu Bandırma’da doğmuş. 40 günlükken de annesi ve teyzesiyle İstanbul’a, büyükbabasının Beyazıt’taki aile evine dönmüşler.

Nüvit Arıcan, doğduğunda babası V. Ordu Kurmay Başkan Yardımcısı Cemil Bey’in kucağında, 1918. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Babası Cemil Bey, Prizren’de (bugünkü Kosova) iki nesil kadılık yapan bir ailenin çocuğuymuş. Kardeşleri hukukçu. Manastır İdadisi’nde Atatürk ile birlikte eğitim görmüş ve genç Türkiye’nin ilk yıllarında Atatürk'ün çabalarına manen ve maddeten destek olmuş.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ile Cumhuriyetin kuruluşu arasındaki zorlu yıllarda aile, Cemil Bey’in görevlerinden dolayı İstanbul, Bursa, İzmir, İzmit ve Ankara’da yaşamış. İstanbul’dayken Cemil Bey Erkân-ı Harp Kaymakamı (yarbay) olarak Asayiş ve Harp Tarihi Şubeleri Müdürü'ymüş. Babamı da dört yaşında kuzenleriyle birlikte Kumkapı’daki St. Jeanne d’Arc Fransız okuluna yollamışlar. Sonra Bursa’daki Amerikan Koleji'ne ardından İzmir’deki St. Joseph Fransız Lisesi'ne verilmiş. Cemil Bey'in İzmir’deki görevi, yeni biten İstiklâl Savaşı’ndan sonra İzmir ve çevresinden mübadele ile giden Rumların mallarıyla Yunanistan’dan Türkiye’ye göç eden Türklerin arkalarında bıraktıkları malların karşılıklı adilane bölüşülmesi için oluşturulan Emvâl-i Metrûke isimli oluşumun müdürlüğü imiş.
Babasının İmar ve İskân Müdürlüğü'ne tayiniyle babam ancak Ankara’ya geldiklerinde düzenli bir okul hayatına başlayabilmiş. Ancak Cemil Bey TBMM 3. Dönem Bolu milletvekili olduktan bir süre sonra 4 Ocak 1929’da 49 yaşında Ankara’da vefat etmiş. 10 yaşında olan babama babasının öldüğünü söylememişler. Okuldaki bir hocasından duymuş. Annesinin ondan saklamak istediği bu kötü haberi bildiğini açıklamak saygısızlık olur diye düşünerek susmuş. Babasının matemini tutamamış.

Meclis kayıtlarında Nüvit Arıcan’ın babası, Bolu vekili emekli Yarbay Cemil Bey
(TBMM Albümü, Cilt: I, s. 140)
Babamın kendi babasıyla ilgili çok az hatırası vardı, çünkü o çalkantılı yıllarda bir görevden diğerine sevkedilirken birlikte fazla vakit geçirememişlerdi. Anımsadığı bir olay, baba-oğul Ankara’dan İstanbul’a seyahat edip 8 Ağustos 1928 günü Taksim’de İtalyan heykeltraş Pietro Canonica’nın yaptığı Cumhuriyet Anıtı’nın açılışına katılmalarıydı.
Nüvit Bey, bir Mekteb-i Sultanî mezunu, yani bir Galatasaray Liseli. Bu köklü okul ona ne gibi değerler katmış?
Aslında ailemizin Galatasaray Lisesi ile ayrı bir bağı var. Babasının vefatından sonra, annesi ve kızkardeşi tekrar İstanbul’a gelerek babamın büyükbabasının, yani annesinin babasının evine dönmüşler. Aileye karakterini veren ve babamı Galatasaray Lisesi’ne yazdıran da bu büyükbaba olmuş. Büyükbaba Yusuf Cemâl Bey, Alemdar Mustafa Paşa ahfadından ve aynı zamanda hürriyet kahramanı Mithat Paşa ile amca çocukları.
Mithat Paşa'yla Yusuf Cemal Bey’in arasında çok yaş farkı var ve Mithat Paşa Sadrazam iken Yusuf Cemal Bey Galatasaray Mekteb-i Sultanisi'nde öğrenci. Mithat Paşa himayesinde, onun evinde yaşıyor. Ancak Mithat Paşa’nın da başı Sultan 2. Abdülhamid ile fena hâlde dertte. Başına gelecekleri herhalde tahmin ediyormuş ki ailenin o sırada tek erkek çocuğu olan Yusuf Cemâl’i Abdülhamid’in gadrinden korumak için Marsilya’ya kaçırtmış. Çocuk yaştan genç bir erkek olana kadar Marsilya’da bir papaz ailesi himayesinde yaşayan Yusuf Cemâl memlekete ancak Mithat Paşa’nın Taif’te boğdurularak öldürülmesinden sonra dönebilmiş. O zaman da "sarayın gözü önünde" olması için İstanbul’dan dışarı çıkması ve Galatasaray Mekteb-i Sultanisi'nden başka yerde çalışması yasaklanmış. Ona Galatasaray’da ders de verdirmemişler. Surveillant Général (Denetçi Müdür) gibi bir pozisyon yaratmışlar. Yıllar sonra kademe kademe normal vatandaşlığa dönmüş. Ama lakabı "Frenk Cemâl Bey" olarak kalmış.
Böylece Galatasaray Lisesi ailenin kaderi olmuş. Büyükbaba Yusuf Cemâl Bey’in oğullarının hepsi Galatasaray Lisesi'nde okumuş. Torunları da ve torun çocukları da...
Babam Nüvit Arıcan’a gelince, onun hayatında Galatasaray Lisesi, Galatasaraylı okul arkadaşları ve hocalarının etkisi her zaman çok önemli oldu. En başta, küçük yaşta babasız kaldığı için okulu ona ikinci bir yuva olmuş. Orada aldığı fen ve edebiyat eğitiminin yanında spor eğitimi de hayatında hep etkileyici olmuş. Hem Türk hem Fransız çok değerli hocaları olmuş. Şanslı bir Galatasaray nesliymişler.
Nitekim babam Almanya’da üniversite eğitimine başladığında Galatasaray’dan aldığı akademik ve sportif donanım çok işine yaramış. Bazı derslerde Alman öğrencilerden ilerideymiş. Katıldığı sportif faaliyetler de bu yabancı ülkede sosyalleşmesini sağlamış. Büyükbabasının evindeki Avrupaî kültüre Galatasaray Lisesi'nin eğitim ve kültürü de eklenince Almanya’da hayata entegre olmakta sıkıntı çekmemiş. Almanya’da tekrar yolları kesişen Galatasaraylılar okullarının onlara verdiği dayanışma ve birlik-beraberlik ruhunu orada da devam ettirmişler.
Yaşamının son aylarına kadar hayatta kalan okul arkadaşlarıyla Fenerbahçe’deki Galatasaray kulüp tesislerinde buluşurdu. Bu toplantılarda 80 sene evvelinin olayları, hocalarına oynadıkları oyunlar, yatılı okul muziplikleri hatırlanır, gülünür, sonra da bilim ve siyaset konuşulurdu.
Yurt dışına gönderilme serüvenini anlatabilir misiniz?
Uzun savaşlardan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde kalan topraklarında inanılmaz bir fakirlik ve yokluk hüküm sürüyormuş. Erkekler cephelerde savaştıklarından veya şehit olduklarından Anadolu’nun birçok yerinde tarım çökmüş, bakımsızlıktan meyve ağaçları bile kalmamış. Zaten az olan okumuş genç nüfus savaşlarda heba olmuş; geri kalanlar eğitilememiş. Olan sanayi ve ticaret durmuş. Cumhuriyet Türkiyesi tarumar olmuş topraklarda sıfırdan başlamak zorunda kalmış.
Atatürk, modern Türkiye’nin kuruluşunda gerekecek eğitim, sanayi ve tarım hamlesini başlatabilmek için her konuda eğitilmiş insan kaynağı yaratmanın yolunu parlak gençleri yurt dışına eğitime göndermekte bulmuş.
Bakanlıklar, üniversiteler, Etibank, Sümerbank, Devlet Demir Yolları, Devlet Deniz Yolları, Şekerbank, Maden Tetkik Arama, Zonguldak Kömür Madenleri gibi devlet kuruluşları, yapılan sınavlarla yurdun çeşitli yerlerinden parlak öğrencileri seçerek yurt dışına, konularında önde gelen üniversitelere bursla göndermişler. Bursun şartı, eğitimin sonunda yurda dönüp bursu veren kuruluşta belli bir süre mecburi hizmet yapmakmış.

Sümerbank’ın 18 yaşında Avrupa’ya eğitime gönderdiği Galatasaray Lisesi mezunu Nüvit Arıcan. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Babam bu serüveni notlarında şöyle aktarmış:
''1936 yılında Galatasaray’dan lise ve olgunluk diplomalarımızı aldık. Dış memleketlerde yükseköğrenim için o yılın lise mezunları arasında açılan seçme imtihanlarının ilki, Sümerbank’ın makine, elektrik ve kimya mühendisliği için olanıydı. Meccani, yani parasız öğrenim için 15 kişi alınacaktı. 1936 yılı Galatasaray fen şubesi mezunlarından dış memleket tahsili yapmak isteyenler dışında sınıfın neredeyse tamamı bu imtihana katıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir liselerinden pek çok iştirak oldu. İmtihan İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı binasında yer alan üniversitenin amfi salonunda yapıldı. Bizim sınıftan 62 Mustafa Subaşı ve ben 184 Nüvit, imtihanı kazandık. Bundan sonra Etibank, Maden Tetkik Arama, Denizcilik Bankası, Şeker Fabrikaları gibi devlet kuruluşları da dış memlekette okuyacak talebelere imtihan açtı. Mustafa, İngiltere’de metalürji mühendisliğine ayrıldı. Beni de Almanya’da makine mühendisliği için uygun buldular.
Almanya yolcuları olarak 19 Ekim 1936 tarihinde Sirkeci garında toplandık. Ailelerimiz, arkadaşlarımız, Avrupa’ya giden bu ilk talebe kafilesini geçirmeye geldiler...'Re-re-re, ra-ra-ra, Gassaray Gassaray Cimbombom, re-re-re, si- si-si, Gassaray Gassaray Lisesi' sesleri arasında tren kalktı. O sırada pek fark etmedim; bana sonra anlattılar, fen şubesinin tamamı, edebiyat kısmındaki arkadaşlarımın da pek çoğu beni uğurlamaya gelmiş.''

Nüvit Arıcan’ı (en sağda) 1937’de Berlin’de ziyarete giden kız kardeşi Nükhet Hanım (soldan ikinci) ve annesi Mediha Hanım (soldan üçüncü). En soldaki Pistole unvanlı Türk millî atlet, GS Lisesi’nden arkadaşı, Berlin’de eğitim gören Hüseyin Fikret Taygun. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Almanya’daki hayatı genel olarak nasıl geçmiş?
Babam Almanya’daki eğitimine Berlin’e vardığında Humboldt Üniversitesi’nde lisan kurslarına devam edip dilbilgisi yeterlilik belgesini alarak başlamış. Bu kolay olmuş, çünkü Galatasaray Lisesi’nde zaten ikinci yabancı dil olarak Almanca dersleri almış. Buna rağmen, Sümerbank’ın Almanya’daki Türk öğrencileri izlemek, denetlemek için yolladığı müfettiş İbrahim Akçura Bey onu Hitler gençlik okulu denebilecek NAPOLA okullarından birine gitmesini şart koşmuş. Halbuki babam bunun devletin parasının israfı olacağını düşünüp bir an evvel asıl eğitimine başlamak istiyormuş. İtirazlarına rağmen, diğer arkadaşlarıyla birlikte, ortaokul seviyesinde ama askerî disiplinle idare edilen bu yerde 6 ay geçirmek zorunda kalmış. Okulun spor hocası Avrupa sırık atlama şampiyonu bir atletmiş; onunla bol bol antrenman yapma fırsatını elde etmiş.

1937’de T.C. Berlin Büyükelçiliği’nin verdiği bir resepsiyonda Almanya’daki Türk öğrenciler. 1 numara: Nüvit Arıcan, 2 numara: Talebe Müfettişi Reşat Şemsettin Sirer. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Mühendislik okumak için üniversiteye başlamadan evvel staj yapmak gerekiyormuş. Babam staj devresini Reinickendorf’taki staj okulunda, Tegel’deki Giesserei-Jachmann ve AEG Türbin fabrikasında marangozluk, torna, freze, matkap, döküm işlerinde çalışarak geçirmiş.
Bu hazırlıklardan sonra Stuttgart’ta Technische Hochshule’de Makina Yüksek mühendisliği eğitimi başlamış. Stuttgart’a başka Türk öğrenciler de gelmiş. Hatıratında şöyle yazmış:
''Bizden önce Stuttgart’ta tahsil görmüş olan Türklerin burada bıraktığı çok iyi intibayı miras almış olduk... Bizler de aynı sevgi ve takdirin devamı için çok dikkatli, takdire layık bir yolda olmaya gayret ettik. Sadece okumak değildi vazifemiz. Biz fakir bir memleketin imkanlarını kısarak, dışarıya okumaya gönderdiği çocuklarıyız ve memleketimizi temsil ediyoruz.''
Babam Almanya’da bütün öğrenimi süresinde hep saygı gördüğünü, daha öğrenci olmasına rağmen kendisine "Herr Doktor" olarak hitap edildiğini söylerdi. Okul yılları önceleri dolu ve keyifli geçmiş. Eğlenceli, dansı, müziği, gezmesi bol bir sosyal yaşamı olmuş. Derslerinin yanında bol bol kayak yapma ve tenis oynama fırsatını bulmuş. Zaten yerel bir basketbol takımınında oyuncuymuş. Eğlenceli bir sosyal hayatı varmış.

Rauf Orbay’ın yeğeni Nazif Orbay (solda) ile Stuttgart’taki ev sahipleri Dr. Pieper ile sohbetteyken. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Okul tatillerinde İstanbul’a ailesini görmeye gidebiliyormuş. Fakat rahat yıllar çabuk geçmiş ve savaşın ilerleyen yıllarında, Türk öğrenciler de savaşın etkilerini yaşamaya başlamışlar. Gıda kıtlığı, gece-gündüz bombardımanlar, bombardımanda yıkılan bir evden başka bir eve taşınmalar, hayatı zor ve tehlikeli yapmış. Bu sıralarda üniversitelerde de sadece yabancı öğrenciler ve cephede yaralanıp dönen tek tük Alman öğrenciler kalmış; geri kalan öğrencilerin hepsi cephedelermiş. Tabii arkadaşlarının arasında ölenler olmuş.
Maddi durumları nasılmış? Aldığı burs hakkında neler biliyoruz?
Türk öğrenciler para sıkıntısı çekmemişler. Maddi durum hakkında anılarında şöyle yazmıştı:
''Genelde ayda 94,5 lira burs alırdık. Borsa değerinin üçte veya dörtte biri olan Register Mark uygulamasıyla elimize ayda 260-700 Mark arası para geçerdi. Register Mark, Almanya’nın Türkiye’ye 1. Dünya Savaşı’ndan kalan borçlarını geri ödemek üzere Alman Maliye Bakanı Hjalmar Schacht’ın bulduğu bir para kuru uygulamasıydı. Türk öğrenciler, Türkiye’den gelen Türk liralarını normal değerinden çok daha avantajlı bir kurla bozdurabiliyorlardı. Bu markları sadece yaşam giderleri için kullanabiliyorlardı. Bu yüzden maddi açıdan çok rahattık.''

Nüvit Arıcan’ın kaleminden Almanya‘daki bankadan maaş çekmeyi tasvir eden bir karikatür. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Aldığı mühendislik eğitimi hakkında sizlere neler anlatmıştı?
Stuttgart’tan yüksek mühendis diplomasını almadan önce bir yıl süreyle fabrika deneyimi gerekiyormuş. Babam uçak yapımında kullanılan küçük ve hassas parçalar imal eden bir fabrikada ve sonra da tesadüfen TCDD'ye de lokomotif yapan başka bir fabrikada mecburi pratik çalışmasını yerine getirmiş. 1942 yılında Makina Yüksek Mühendis diplomasını alıp Türkiye’ye dönmüş.
Tam memleketime, aileme kavuştum, çalışmaya başlayacağım derken Sümerbank bu kez de onun Almanya’ya geri dönüp tekstil üzerine ihtisas yapmasını istemiş. Aile büyükleri artık iyice Almanya’nın aleyhine dönmüş olan bir dünya savaşı ortamına geri dönmesini istememişler. Ancak annesi kararı oğluna bırakmış ve babam onu Almanya’ya götürecek olan trene binmiş. Trende yolcu olarak ondan başka kimse göremeyince paniğe kapılmış ama Stuttgart’a sağ salim varmak korku ve pişmanlığını gidermiş. Böylece ailesi için endişeli, babam için bombardıman altında, yarı aç, sıkıntılı bir dönem başlamış. Her şeye rağmen Sümerbank’ın istediği gibi Stuttgart yakınlarındaki Reutlingen Tekstil Enstitüsü'nde ihtisas ve doktora çalışmalarına devam etmiş. Fakat savaşın son safhalarında bu çalışmaları devam ettirme imkanı artık kalmamış. Zaten Türkiye de 1939’dan sonra ikinci kez vatandaşlarını yurda geri çağırmış. Babam tekstil doktorasının tamamlayamadan yedi ay süren zorlu bir yolculuk sonunda memleketine kavuşabilmiş.

Nüvit Arıcan’ın kaleminden Almanya’da okuyan Türk arkadaşlarının karikatürleri, soldan sağa: Dündar Arf (ünlü matematikçi Cahit Arf’ın kardeşi), Nazif Orbay (eski Başbakan ve nafia vekillerinden Rauf Orbay’ın yeğeni), Haşim Şensoy (ilk Türk elektrik mühendisi) (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Eylül 1939’da savaş başladığında öğrencilerin geri çağrıldığından bahsettiniz. Nüvit Bey de mecburen geri gelmiş. O süreçte neler yaşanmış?
Evet, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya girmesiyle 2. Dünya Savaşı başlamış ve Türkiye, Almanya’daki yurttaşlarını vatana geri çağırmış. İstanbul’a dönüşünde babam kendisi durumunda olan başka öğrencilerle birlikte Taksim’deki Yüksek Mühendis Mektebi’nin ikinci sınıfına alınmış. Fakat buradaki eğitimleri ancak birkaç gün sürmüş, çünkü saygın bir diplomat olan Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Freiherr Franz von Papen, Alman hükümetinin Türk uyruklulara can ve mal güvenliği sağlayacağı, zaten savaşın da çok sürmeyeceği konusunda Türk hükümetini ikna etmiş. Türk öğrencileri geri çağırmış. Bunun üzerine Almanya’dan gelenler geldikleri yerlere dönmüşler. Babam da dahil.
Nitekim, Almanların Polonya’yı istilasından ve Fransa’nın teslim olmasından sonraki devrede de Türk öğrencilerin hayatında bir değişiklik olmamış fakat tabii yukarıda anlattığım gibi durum uzayan savaşın son yıllarına doğru çok değişmiş.
Nüvit Bey aslında iki branşta eğitim almış; makine ve tekstil mühendisliği. Profesörü, tank motorları ile ilgili bir doktora çalışması yapmasını ve bir süre daha Almanya’da kalmasını önermiş sanırım. Bu ilginç projenin konusunu kısaca anlatabilir misiniz?
Doktora çalışmasını babam Stuttgart Üniversitesi Malzeme Araştırma Enstitüsü’nde (Materialprüfungsanstalt) yapmış. Bu sürede iki buluşu olmuş. Konusunu bilmediğim birincisiyle ilgili olarak büyük bir Alman kimya endüstrisi şirketi olan I.G. Farben babama iş teklifinde bulunmuş. Almanya’daki vazifesi Sümerbank "emriyle" belirlendiği için babam kabul etmemiş.
Malzeme Araştırma Enstitüsü’deki çalışması sırasında profesörleri ona aralarında görüştükleri teknik bir konuyu açmışlar. O sırada İngilizlerle Almanlar, Libya çöllerinde çarpışmaktalarmış. Alman kumandan General Erwin Rommel’in tanklarının motorlarıyla sorunu varmış. Kum, tank motorlarını işlemez hâle getiriyormuş. Enstitü’den bir çözüm bekleniyormuş.
Babam şunu önermiş: Kadife kumaş dokusunu taklit eden metalik bir doku, bant hâlinde bir tambur etrafında döndürülecek. Motorun içine girecek kumlar bu bandın dokusuna yapışacak. Yapışan kumlar bant dönerken dökülecek. Kumlar yeniden yapışacak ve motora gitmeyecek. Enstitü müdürü, babamın Türkiye’ye dönmeyip bu konuyu doktora tezi olarak geliştirmesini istemiş. Bu durum babamı yine Sümerbank ile Almanya arasında ikileme sokmuş. Ancak Enstitü’nün yaptırdığı patent başvurusu araştırmasında iki yıldan beri artık fikir patenti verilmediğini, sadece tatbikat patenti verildiğini öğrenmişler. Kısa bir süre sonra bir fabrika fikrin imalatına talip olmuş.
Ve 1945’te savaşın son haftalarında Türkiye’ye dönüş serüveni başlıyor ve bir enterne edilme süreci de var. Can alıcı noktaları sizden dinleyebilir miyiz?
1944 yılında, Alman şehirleri yoğun hava saldırıları altında kalıp savaş Almanya’nın aleyhine dönünce Berlin’deki Türk büyükelçiliğinden Türk uyrukluların Viyana’da toplanmaları talimatı gelmiş. Türklerin daha güvenli olduğu değerlendirilen Viyana’dan trenle yurda dönmeleri planlanmış. Ancak bir türlü yola çıkamamışlar çünkü Yugoslavya’daki tren köprülerinin patlatılarak imha edilmiş olduğu ortaya çıkmış. Öğrencilere İsviçre’ye gitmeleri talimatı gelmiş fakat babam İsviçre’de kalmayı reddedip Türkiye’ye dönmek istemiş. Viyana’da kalan Türk diplomatlarla başka bir yoldan Türkiye’ye dönmeye çalışmış. Bu sırada Türk hükümetinin Türkiye’deki Almanları Kırşehir’de enterne etmesine misilleme olarak, Alman hükümeti de Almanya’da bulunun Türk uyruklulara "açık hava hapishanesi" uygulaması başlatmış.
Babam ve yol arkadaşları enterne edildiklerini Almanlar tarafından bindirildikleri trende bir SS subayından öğrenmişlerdir. Beş ay Silezya’da bir dağ otelinde kalmışlar. Burada dışarıdaki şartlardan daha iyi şartlarda yaşamışlar. İyi muamele görmüşler. Sonra bir sabah alelacele eski vagonlu bir tren katarına bindirilmişler.
İçinde yaşamak zorunda kaldıkları bu trenle, doğudan ilerleyen Rus ordularından kaçarak, dura kalka, kör rayların ucunda bekleye bekleye iki ay sonra Danimarka sınırına varmışlar. Oradan İsveç’e geçip, nihayet İsveç’ten Drottningholm adlı bir gemiyle Türkiye’ye doğru yola çıkmışlar. Bu gemi o zamanlar Swedish-American Line adlı bir şirkete ait yolcu gemisiymiş. Ama savaş yıllarında Alman bombardımanından korunmak için beyaza boyanıp üstüne büyük bir Kızıl Haç da boyanarak hastane gemisi görüntüsü verilmiş. Gemide Türk öğrencilerden başka Türk diplomatlar, ülkelerine geri yollanan yaralı askerler ve İskandinav ülkelerindeki Güney Amerika ülkelerinin temsilcileri varmış. Galatasaray Liseliler enterne edildikleri otel ve trende olduğu gibi bu gemide de buluşup kader birliği etmişler.
Gemi Göteborg’dan yola çıkmış. Enterne edilen grup trenle oradan oraya dolaşırken savaşta pek çok değişiklikler olmuş. Alman ordusu teslim olmuş ama Alman denizaltıları olmamış ve savaşmaya devam etmişler. Gemi Kuzey Denizi’nde yol alırken zaman zaman alarm verilmiş ve gemidekiler yakınlarda dolaşan İngiliz savaş gemileri ve denizin üstünde oluşan büyük beyaz lekeler görmüşler. Bu lekeler su altında patlayan mayınlardan geliyormuş. Gemi Faroe Adaları'ndan, İngiltere ve İrlanda arasındaki kanaldan, Liverpool’dan geçerek, Lizbon’a gelmiş. Cebalitarık’a yaklaşırken havada birçok zeplinin deniz üzerindeki 14-15 gemiyi koruduğunu görmüşler. Bunlar Amerika’dan Avrupa’ya malzeme getiren Liberty gemileriymiş. Sonunda Mısır’ın Port Said limanına uğrayarak İstanbul’a varmışlar.
Böylelikle Sümerbank bursiyeri Nüvit Arıcan, 18 yaşında eğitime gittiği Almanya’dan 27 yaşında bir deri bir kemik dönebilmiş.

1945’te İsveç’ten Türkiye’ye gelirken bindikleri geminin güvertesinde.
(Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Türkiye’ye döndüğünde mecburi hizmet gereği ne gibi görevler üstlendi?
Babam Türkiye’ye döner dönmez Sümerbank’ın Bakırköy Bez Fabrikası’nda makine şefi olarak mecburi hizmetine başlamış. 1946-1947 yıllarında vatani görevini İstanbul Deniz Kuvvetleri’nde yapmış. Taşkızak Tersanesi’nde Amerika’nın hibe ettiği savaş gemilerinin tamiri, seyir tecrübesi işlerinde, Haliç Tersanesi’ndeki denizaltılarda, İstinye Tersanesi’nde ve Flotilla Komutanlığı'nda çalışmış.
Askerlikten sonra tekrar Sümerbank’ın Bakırköy Bez Fabrikası’na dönmüş ve burada yeni bir imalat sisteminin uygulanmasında ve Amerika’dan getirilen iplik makinaları ve dokuma tezgahlarının adaptasyonunda çalışmış. 1948 yılında Sümerbank onu Kayseri-Bünyan-Adana Pamuklu Mensucat Fabrikaları Müessesesi Teknik Müdür Muavini olarak Kayseri’ye tayin etmiş. Nazilli’deki basma fabrikası gibi bu fabrikayı da Ruslar tarafından kurulmuş ve zamanın en iyi teknolojisiyle teçhiz edilmiş. Babam burada işletmenin verimliliği, kalitesi ve kârının artırılması üstünde çalışmış ve ilerlemiş.
Evlendikten sonra İstanbul‘da Sümerbank Alım Satım Müessesi’nde dış alımlar müdürü olarak çalışmaya devam etmiş. Sonra Bakırköy Bez Fabrikası’na Amerika’dan modern iplik ve dokuma makineleri gelince tekrar orada teknik müdür muavini olmuş.
Hep Sümerbank’ta mı çalışmıştı?
Hayır. O sıralarda zamanın mensucatçılarında Ahmet Sadıkoğlu ve Boyner aileleri yünlü kumaş fabrikası kurmayı tasarlamaktaymışlar. 1954 yılında Sümerbank’a mecburi hizmet bedelini ödeyerek babamı Altınyıldız Mensucat Fabrikası'nda kurucu müdür olarak görevlendirmişler.
Altınyıldız, Türkiye’nin elinde hiç döviz bulunmayan bir dönemde kurulmuş. Makineleri ilk kez tütün, fındık ihraç edilerek; sanayi teçhizatı da Doğu Almanya’dan takas yoluyla ithal edilerek temin edilmiş. Fabrikanın kuruluşu ve ilk çalışmasından sonra babam ve Altınyıldız’ın bir ortağı, o sıralardaki döviz kıtlığında takas yoluyla makine satan DIA adında bir Doğu Alman firmanın temsilcisi olmuşlar. Babam onlara daha ileri teknolojiye sahip Amerikan makinelerini anlatıp onların da bu teknolojiye kendilerini uydurmaları gerektiğine, yoksa Türkiye’de alıcı bulamayacaklarına ikna etmiş. Böylece İstanbul’da Kartaltepe ve Akfil, Kayseri’de de Orta Anadolu ve Bergama gibi pamuklu tekstil fabrikaları hiç döviz kullanmadan fındık, tütün gibi yerli ürünler karşılığında temin edilen fakat aynı zamanda modernize de edilmiş dokuma teçhizatına ulaşabilmişler.
O sıralarda Sınai Kalkınma Bankası endüstriyel yatırım projelerini finanse ediyordu. Sınai Kalkınma Bankası, Koç Grubu ve Pensoy ailesi müştereken Bozkurt Mensucat T.A.Ş adında bir şirket kuruyorlar. Babam 1957 yılında fabrikanın kuruluşunda önce ikinci müdür, sonra müdür olarak 12 yıl burada mesai sarfetmiş. Bu dönemde Bozkurt, dünyadaki modern tekstil teknolojilerini takip ederek ve inovasyon odaklı çalışarak Türkiye’nin önde gelen tekstil fabrikalarından biri olmuş. İlk defa polyester ve karışımlı kumaş imalatını başlatmışlar. Terylene, gofre, milre, empermeable (su geçirmez) kumaşlar, poplinler ve perdelik kumaşlar bu dönemde piyasaya sürülmeye başlanmış. Galiba ihracat da yapılmış, emin değilim. Saydığım kumaş cinslerinin adları, kumaş katalogları, babam bizi fabrikaya götürdüğü zaman burnumuza gelen o ekşi kimyasal koku... Kızkardeşim ve ben hâlâ bunları hatırlarız.
Babam daha sonra polyester iplik fabrikası kurma projesi olan Türk-Hoechst firmasında ve yine aynı firmanın BAGFAŞ Bandırma Gübre Fabrikası projesinde özel müşavirlik yaptı. 1970’lerde Genel Müdürü olduğu Sifaş Sentetik İplik Fabrikası’nda da baş meşgalesi fabrikaya polyester bölümü eklemek oldu.
1988’de kendini emekli ettiğinde arkadaşı Nicholas Weinstable’ın kurmuş olduğu mümessillik firmasında ortak olarak gemi inşa eden, gemi makine ve teçhizatı imal eden Alman firmalarını temsil ediyordu.
Nüvit Bey emeklilik dönemini nasıl geçirdi?
Keyifli bir emeklilik dönemi oldu. Çocukluk hayali olan ülkeler dahil birçok yere seyahat etme imkanını buldu. Bedenen hep aktif oldu; şehir içinde uzun mesafeler yürürdü. Almanya'dan ve Galatasaray'dan arkadaşlarıyla buluşurdu.
Resim kurslarına devam etti. Çok sevdiği hobisi olan karikatür çizmeye daha bol zaman ayırabildi. Babam Galatasaray Lisesi günlerinden beri karikatür çizer, resmî olmayan hemen her yazısını, ajandasını, hatıratını çizimleriyle resimlendirirdi. Galatasaray’da lakabı Karga veya Saksağan olduğundan karikatürlerini bir karga figürüyle imzalardı.
Kendisinden istendiğinde konuşmalar yazar, mülakatlar verirdi. Bol bol okurdu. Dolu ve mutlu bir emekliliği oldu.

Yüzünden tebessüm eksik olmayan Nüvit Arıcan, 2009. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Kendisi gibi yurt dışında okutulmuş diğer Türk öğrenciler ile irtibatı var mıydı?
Evet. Almanya’dan döndükten sonra, hem iş hayatında hem de özel hayatında öğrencilik arkadaşlarıyla yolu zaman zaman kesişiyordu. Ama emekli olduklarında daha sık ve düzenli buluşmaya başladılar. Babamla aynı yıllarda devlet bursuyla yurt dışına yollanan arkadaşı Adnan Şener, 2000’li yıllarının başında bulabildiği devre arkadaşlarını 10 Kasım’da biraraya getirmeye başladı. Bu toplantının amacı, hem Türkiye’nin geleceğini hem de kendi yaşamlarını doğrudan şekillendiren Atatürk’ün manevi huzurunda toplanmak ve onu anmaktı. Derin sevgi, saygı ve bağlılıklarıyla Atatürk’ün gerçekten de manevi mirasçıları olan bu yaşlı öğrencilere "Atatürk Çocukları" denmeye başlandı. Son yıllarda 23 Nisan’da da olmak üzere toplantılar yılda iki kez yapıldı.
Adnan Şener’in vefatından sonra toplantıları babam düzenledi. 90 yaşına yaklaşıp da bu iş onu zorlamaya başlayınca ben yardımcı olmaya başladım. Onun vefatından sonra Tahsin Önalp bu rolü üstlendi. Ben de ona yardım ettim. O da vefat edince ben devam edemedim. Bu toplantılar başladığında katılanlar 50 kişi civarındaymış. 23 Nisan 2014 toplantısına ise 5 kişi gelebilmiş.

Genç Cumhuriyetin kıvılcımlarının yıllar sonraki buluşmalarından bir an.
(Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Büyük zorluklar çekmiş ve emekler vermiş babanızın neslini nasıl tarif edebilirsiniz?
Babamın temsil ettiği nesil, çöken bir imparatorluğun en kötü günlerinde dünyaya gelmiş ama genç bir ülkenin de doğuşuna katkıda bulunup, bunun heyecanını da yaşayabilmiş. Bahsettiğim "Atatürk Çocukları" toplantıları sayesinde bazılarıyla tanışma ayrıcalığına sahip olduğum bu müstesna kişiler sadakatle, özveriyle ve çok çalışarak Cumhuriyet Türkiyesi’nin temellerini kurmuşlar. Birçoğu aynı kuruluşta bir ömür çalışmış. Hemen hepsi başka ülkelerde çok daha rahat imkanlarla çalışıp yaşabilecek kalibrede insanlarken yaşamlarını ülkelerine hizmet ve sadakate adamışlar. Bilime saygılıydılar. Öğrenciler yetiştirmişler, fabrikalar, tesisler kurmuşlar, icatlar yapmışlar, memleketin kıt imkanlarına rağmen yaratıcılık ve çok çalışmayla kendi branşlarında yenilikler getirmişler. Kendilerine verilen bursun karşılığını hakkıyla vermeye çalışmışlar.
Onların hikayesinde beni etkileyen bir şey de bu öğrencilerin anne-babalarının sırf öğrenim için çocuklarını savaşın ortasına yollamayı kabul ederek gösterdikleri fedakarlık oldu. Babam kendince duygularını şöyle anlatmıştı: ‘
‘Atletizmde iki saniye havada uçmak beni nasıl mutlu ediyorsa memlekete hizmet etme hissi de beni öyle mutlu etti."

Yük. Müh. Nüvit Arıcan’ın kullandığı kartvizitlerden biri. (Arıcan Ailesi Hususi Arşivi)
Daha fazla bilgi için:
- Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi
- Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği
- 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan, Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan, dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Bülent Eczacıbaşı, babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlatmış; Prof. Dr. Nilüfer Öndin ise Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine konuşmuştu. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i, Celal Şengör'den dinlemiştik. Dizinin son yazısında ise Türkiye arkeolojisinin büyük hazinesi Ekrem Akurgal'ı, mühendislik alanında önde gelen isimlerinden olan oğlu Ali Akurgal anlatmıştı. Genç Cumhuriyet'in ilk uçak mühendislerinden Fuat Dörtbudak'ın hayatını ve Cumhuriyet'in sanayi gelişimine verdiği emekleri kızı Tomru Önalp'ten dinlemiştik. Son üç yazıda ise Türk Eğitim Vakfı'nın kurucu üyesi, eski bakanlardan Şahap Kocatopçu'yu ve İTÜ'nün en saygın makine mühendislerinden İsmail Hakkı Öz'ü kızları, Türkiye Satranç Federasyonu’nun ilk başkanı, İstinye Tersanesi müdürlüğü yapmış gemi makineleri yüksek mühendisi Mübin Boysan'ı, oğlu Dr. Hasan Ferit Boysan anlatmıştı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Dr. Emir Öngüner (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri)
Makine mühendisi.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





