Suadiye’ye Kadar Otobüs Safası
Mehmet Selahattin, 15 Ağustos 1931
Namlusundan fırlayan bir kurşun belki bu kadar hızlı gidemez. Her çivisi ayrı ses çıkaran bir otobüsteyiz. Fakat ne gidiş gidiyoruz ya, arkamızdan şeytan kovalıyor sanki! Arada bir yolcu inmek isteyince otobüs zınk diye duruyor. Haydi kafa kafaya, sırt sırta, burun buruna bir toslama! İhtiyar bir hanım inerken az kalsın düşüyordu. Şoföre “Canım ne acelen? Hanım insin de ondan sonra kaldır.” diyecek oldular şoför gözlerini açtı:
“Benim için bir dakika 1 liradır. On yerde ikişer dakika durursam 20 lira atar. Rekabet bu.”
Al lafı otur aşağıya!
Delicesine gidiyoruz. Bu hızla Yoğurtçu köprüsünü geçmemizle Erenköy’e varmamız hemen de bir oldu. Göz açıp kapamadan ne görelim? Suadiye’ye varmışız bile. Sürat asrında olduğumuzu inkâr edenlerden değiliz. Otobüsün manda arabası gibi gitmeyeceğini biliriz. Yalnız rekabet yapacağız, öteki otobüsten evvel yetişeceğiz diye her seferinde yirmiye yakın yolcunun hayatının hiçe sayılması doğru mudur? Neyse bir kazaya uğramadan varmak istediğimiz yere vardık ya biz ona bakalım.
Kadıköy otobüsleri ve Bostancı sahillerine bir nazar
“Suadiye… Suadiye… Efendim dehşet bir plaj yapmışlar ki hiç sormayın. Şöyle para dökülmüş, böyle masraf edilmiş.” filan filan.
Kulaklarımız kaç zamandır hep bu methiyelerle dolmuştu. Gidip gördük. Plaj deyince hatıra geniş, hudutsuz bir kumsal gelir. Vakıa Suadiye Plajı da kâfi derecede geniş. Yalnız nasıl anlatmalı, kumsalı tabii bir kumsal değil. Söylendiğine göre bir hayli masraf sarf edilerek bilmem nerelerden getirilen kumların yarısını şimdiden deniz alıp götürmüş. Taşıma su ile değirmen dönmeyeceğinin bir misali.
Vakıa birçok asri tesisat yapılmış. Localar, kameriyeler, soyunma ve istirahat etme mahalleri, hepsi güzel. Yalnız bütün bunlar acaba kumları kendi malı olan bir plajın verdiği hazzı temin edebilir mi? Orasını bilmem.
Daha vakit erkendi. Plajın asıl bundan sonra kalabalık olduğunu söylüyorlar. Fakat gazino kısmı şimdiden dolmuştu. O kadar ki bir tek iskemle bulana aşk olsun! Hele denize yakın taraflar hıncahınç. Orkestra ağır, klasik bir parça çalıyor. Garson erdi yetişti. Nereden bulmuş bilmem hemen bir iskemle uzattı, bir de küçük masa tedarik etti. Alesta vaziyette soruyor:
“Ne içeceksiniz?”
En mühim mesele bu işte: Ne içeceğiz?
Önüme uzatılan listeye şöyle bir göz gezdirince hafifçe sendelemekten kendimi alamadım. Kahve 50, çay 50, limonata 50. Yuvarlak hesap ne arasanız 50 kuruşa. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var.” derler. Şimdi ben de burada içilen kahve için “Bir fincan kahvenin kırk yıl acısı çıkmaz.” desem hakkım yok mu? Bir hayli düşündükten sonra nihayet limonatada karar kıldım. Az şekerli, çok ekşi bir limonata ki doğrusu içimine doyulmuyor.
Orkestra bir dans havasına başladı. Tenleri güneşten kızıl bir renk almış genç kızlar kollarında birer tunç benizli delikanlı, göğüs bağır açık Marmara’nın lacivert denizine karşı hararetle dönüyorlar. Daha yaşlılar dudaklarında buruşan tuhaf bir gülümseme ile onları uzaktan seyretmeyi tercih ediyor. İşte şu hanım belki de dans edenlerden birinin annesidir. Arada bir yanındakinin kulağına eğilerek gömleğini direklerine kadar sıvayan parlak siyah saçlı bir genci gösteriyor. Nezih bir aile muhitinde yetiştikleri anlaşılan bu gençler sahiden çok güzel dans ediyorlar.
Gazinoda daha fazla kalmadım. Biraz da etrafı dolaşayım diyorum. İşte bir tenis meydanı. Beyaz pantolonlu iki erkek hararetli bir maça başladılar. Ötede, ağaçlar arasında başka bir âlem. Alaturka bağdaş kurup dinlenen köy hanımları. İstasyona çıkan yolun başında küçük bir baraka, önünde eli çıngıraklı bir adam.
“Deniz kızını gelip burada görmeli. Yarısı kız, yarısı balık. Canlı kız gösteriyoruz efendim. Allah’ın hikmetini seyretmeli. 10 kuruşa! Şıngır şıngır şıngır…”
İhtiyar bir bey barakadan yüzünü ekşiterek çıktı:
“Para dolabı! Zavallı kızın belden aşağısını balık derisinin içine sokmuşlar. Nedir o? Deniz kızı!”
Öteden bir başkası;
“Çıkacak cana bu kadar cefa olur mu ya? Zavallı kıza pek acıdım doğrusu.”
Hakkında bu kadar methiye dinledikten sonra deniz kızını görmek arzusuna kapılmadım. Bana kalsa plajda hakiki deniz kızlarını doya doya seyreden bir adam bu tahta kulübeye 10 kuruş verip girmez. Deniz kızını, denizi ve hele plajı olmayan bir yere götürüp halka orada temaşa ettirmeli.
Yolun üstünde sıra sıra dizilen otobüslerden birine binerken şoför tanıdı:
“Kısmet yine bizim arabayaymış.”
Dedim ki:
“Aman biraz ağır!”
Güldü:
“Siz merak etmeyin.”
Merak etmedim ama yolun dönemeç yerlerinde çarpışmak tehlikesi geçirdikçe bindiğime bineceğime de pişman oldum. Otobüs mü? Aman eksik olsun!
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR



