
Hayatım boyunca ön yargılarımın önümde aşılmaz bir gümrük oluşturduğu ülkedeyim. Hindistan. Yemeklerin baharatlılığından toplumsal düzeni oluşturan kast sistemine hem kişisel hem de ilkesel birçok sorunlu konuyu barındıran ülkeye iş nedeniyle gitmeye ikna ediliyorum. Açıkçası beklentilerim zaten çok düşük. Ancak daha ülkeye girdiğim ilk andan itibaren yıllarca biriktirdiğim ön yargılar teker teker yok edilmeye başlıyor. Bu toz pembe tablonun yanında bir de kaçınılmaz gerçekler var. Mesela trafik tahminimden daha da berbat çıkıyor. Açılan 10 şeritli yollarda bile genelde uzun süre sadece duruyorsunuz. Üstelik bu yürümeyen trafik düzeni içinde korna gibi oldukça bıktırıcı bir iletişim yöntemi söz konusu. Bu yöntem sürücüler tarafından o kadar benimsenmiş ki araçların arkasında İngilizce “korna çal” gibi uyarılar söz konusu.

Tüm bu ısınma günleri gördüklerime şaşırarak geçerken ziyaretimin assolistlerinden biri olan Tac Mahal’i ziyaret etmek için Delhi’den Agra’ya doğru yola çıkıyorum. Babür İmparatorluğu’nun eski başkenti olan Agra savaştan çıkmışçasına bakımsız, kaotik ve tozlu bir şehir. Sanki Hindistan’ın en çok ziyaret edilen, farklı etnik gruplar tarafından benimsenmiş en önemli kültürel mirasına ev sahipliği yapmıyor gibi görünüyor. Şehrin bu hâli Tac Mahal'le ilgili tüm beklentilerimi düşürüyor. Bu kadar döküntü bir kentte yer alan bir eserin etkileyiciliğini kafamda sorguluyorum. Bu düşünceler içinde kendimi otelde uykunun kollarına bırakıyorum.
Ertesi sabah 4 civarı çalan acı alarmla uyanıyorum. Yaz aylarında olduğumuz için Tac Mahal’i en serin ve en boş saatleri olan gün doğumu esnasında ziyaret edeceğim. Tac’ın çevresini saran surun yanındaki sıranın başında bekliyorum. Benim gibi meraklı birkaç turist daha var. Hepimiz yıllardır duyduğumuz şeyin bizi ne kadar etkileyeceğini merak eder hâldeyiz. Bir süre sonra kapı açılıyor ve dış avluya doğru giriş yapıyoruz. İçeri kamera dışında neredeyse hiçbir şey sokulamıyor. Bu nedenle epey sıkı bir aramadan geçiyorum. Ardından Tac Mahal'le aramdaki son engele varıyorum; son kapı. Bu ufacık kapı mekânın genel heybetinin içinde bir iğne deliği gibi görünüyor. Kapıdan içeri süzülüyorum. Henüz içindeyken karşımda bembeyaz, fildişi renginde bir dev beliriyor.

Bir anda kendimi başka bir boyuta geçmiş buluyorum. O küçük kapının da etkisiyle karşımda boyutuyla beni şoka sokan aynı zamanda sade zarafetiyle büyüleyen bir yapıyla karşılaşıyorum. Nabzımı yükseltecek kadar etkileniyorum önümde duran dev inci tanesinden. Beklediğimden çok daha güzeli zarif, görkemli ve etkileyici. Kelimelerle anlatılamayacak kadar farklı bir gücü olan yapıya doğru ilerliyorum. Düşük sezonun ve seçtiğim saatin etkisiyle sanki tek başıma ziyaret eder gibiyim Tac Mahal’i. Zamanında Prenses Diana’nın poz verdiği bankın bulunduğu setten yapıyı uzun uzun izlerken aklıma Hindistan'da çok daha mana kazanan bir söz geliyor. “İnsanlar ikiye ayırılır. Tac Mahal’i görenler ve onu görmeyenler.” Artık onu görenler sınıfına dâhil olduğum için ne kadar şanslı olduğumu fark ediyorum.
Şah Cihan’ın erken yaşta kaybettiği eşi Mümtaz Mahal için inşa ettirdiği bu anıt mezar aslında insanın estetik algılarını değiştirmesi nedeniyle gerçekten bir hayatında mihenk taşı olabilecek güzellikte. Cennet bahçesini sembolize eden bahçeden ve havuzların yanından hızlı adımlarla mekânın içine doğru ilerliyorum. Tümü simetrik olarak planlanmış ve inşa edilmiş dev komplekste tek simetrik olmayan şeyle karşılaşıyorum. Eşi Mümtaz Mahal’in yanına defnedilmiş Şah Cihan’ın mezarı. Aslında büyük bir aile trajedisinin sembolü bu durum.

Yamuna nehrinin kıyısına eşine bu anıt mezarı yaptıran Şah Cihan'ın, oğlu tarafından tahtan indirilip Agra Kalesi'ne hapsedilmeden evvel en büyük planlarından biri nehrin karşı kıyısına siyah mermerden kendi için bir Tac Mahal yaptırmak ve bunu bir köprüyle birleştirip dünyaya aşkın en büyük eserini bırakmak. Ancak oğlu imparatorluk hazinesini patlatacak müthiş fikri durdurabilmek için bir darbe düzenliyor ve çılgın proje sonsuza dek kapanıyor. Adeta babasının eserine ek bir imza atmak istercesine bu nedenle babasının mezarını Tac Mahal’e defnettiriyor ve böylece mezardaki tüm simetriyi bozuyor.
Tac Mahal’in içindeki mermer işçiliklerin görkemine doyduktan sonra anıt mezarına Yamuna nehrine bakan kısmına geçiyorum. Karşıda Şah Cihan’ın projesinin temelleri seçiliyor. İmparatorluğunun ve iktidarının gücünü eşi üzerinden anlatmaya çalışan bu çılgın adamın yüzlerce yıl sonra bir gün doğumunda bana yaşattıkları hisleri düşünüyorum. Sebebi ne olursa olsun böyle bir eseri yaptıran adamın sonu daha iyi bitmeliydi diyerek kendimce konuyu hükme bağlıyorum. Saatin ilerlemesiyle içerideki kalabalık artıyor. Hindistan gerçekleri Tac Mahal’in sabah büyüsünün üstünü renkli bir sari gibi örtüyor. Ben de Agra’nın kaotik sokaklarında ön yargılarımla olan savaşıma geri dönüyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Ruta'nın rotası bu hafta Hindistan'a dönüyor, Delhi'den Agra'ya oradan Tac Mahal'e uzanıyor.
02 Mar 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


