"Tiyatroyla Katolik Nikahlı": Boğaçhan Sözmen

Pazartesi günü 27 Mart Dünya Tiyatro günü. 10 yaşından beri tiyatroyla ayrılmaz bir bağı olan sanatçı, şimdilerde Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikalinin yönetmeni Boğaçhan Sözmen ile tiyatroya bakıyoruz.
"Tiyatroyla Katolik Nikahlı": Boğaçhan Sözmen

1. Uzun yıllardır farklı oyun ve projelerde birçok önemli isimle birlikte sahne aldınız. Tiyatro sanatıyla ilişkinizi nasıl anlatırsınız?

"Katolik nikahı" diye tanımlayabilirim. Sevdik birbirimizi, yollarımızı birleştirdik, gerisi “hastalıkta, sağlıkta, ölüm bizi ayırıncaya kadar”. 10 yaşındayken TRT Ankara Radyosu Çocuk Kulübü’ne sınavla kabul edildim. 8-18 yaş aralığında 69 çocuk; ilk oyunculuk, diksiyon, fonetik, seslendirme eğitimlerini aldık. Yaklaşık 2 yıl sonra konservatuvarın müzik bölümüne başladım. Orta ikinci sınıfta geçen yıl yitirdiğimiz Bozkurt Kuruç hocamız, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda yöneteceği Dürrenmatt’ın Fizikçiler adlı oyununda hem flüt çalıp hem oyunculuk yapacak bir çocuğa ihtiyaç duyunca beni çağırdı. 1985 yılının sonunda Küçük Tiyatro’da ilk kez sahneye ayağımı bastım. Buradan bakınca bir yandan Katolik nikahı gibiyse diğer yandan da beşik kertmesi denebilir sanırım. Hem müzik hem tiyatro, insanı bütün olarak çevreleyen, yaşam biçimini oluşturan ve yeri geldiğinde -hiç de elinizde olmadan- 24 saat sizinle yaşayan işler. Ben işimi kendim gibi yapmaya çalışırken, işim de beni ben yapan asal unsurlardan biridir yaşamımda.

2. Yönetmenliğini yaptığınız Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikali Devlet Tiyatroları'nda bu sezonun en çok dikkat çeken ve beğenilen projelerinden birisi. Bu projeyi hayata geçirme fikri nasıl oluştu? Süreci anlatır mısınız?

Uzun zamandır büyük bir müzikal projesini, içinde bulunduğum kurumumuzda gerçekleştirmeyi istiyordum. Geçen yıl Sivas Devlet Tiyatrosu’nda yine ilk ustalarımdan Dinçer Sümer’in yazdığı Karacaoğlan adlı oyunu bir müzikli yapıma dönüştürmüş ve sahneye koymuştum. Bu sezon başında da kurumumuzun yöneticilerine gittim ve Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı Ankara’da yönetmek istediğimi söyledim. Sevinçle kabul ettiler. 

Bu müzikal ülkemizde ilk sahnelendiği yıllarda büyük ses getirmiş, 45 yaş üstü hemen herkesin bir şekilde anısının olduğu, bir iki tekrarı denenmiş ama bence ilkinden sonra hakkını yeterince bulamamış bir proje idi. Adı bile gişede sıralar oluşmasına neden olurken, bizim de kurumumuza ve başta Ankara olmak üzere Devlet Tiyatroları seyircisine yakışacak, dünya müzikallerinden geri kalmayacak bir yapım gerçekleştirmemiz gerekiyordu. Çok çalıştık. Elbette her zaman daha iyileri yapılabilir, biz de yapabiliriz. Ama çıkan sonuç beni mutlu eden, hayal ettiğime yakın bir şey oldu. Oyun benim için çok erken yitirdiğim bir ağabey, bir dost olan Melih Kibar’a da yarım kalan ortak hayallerimiz adına bir selam olacak, birazcık da tamamlanmış hissettirecekti. Bunu oyunumuzun broşürü için yazdığım yönetmen yazısında ayrıntılı olarak anlatmıştım. Hatta Devlet Tiyatroları’nın web sitesinde de haber olarak yayımlandı. Daha ayrıntılı olarak dileyenler buradan okuyabilir.


3. Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın yanı sıra farklı alanlarda da beğenilen projeler üretip sunmaya devam ediyorsunuz. Bu projelerden de bahsedebilir misiniz?

Evet elimden geldiğince çok üretmeye çalışıyorum. Şöyle bir bakışım var benim: Mesleğimi yapacağım diyelim 50 yılım var, bu 50 yılda her yıl bir yeni yapımda çalışsam on binlerce tiyatro metninden ancak 50 tanesiyle buluşabilirim. Eh, ben de bu mesleği çok seviyor ve yapmak istiyorum. O zaman yitirecek zaman yok demektir. Tiyatro oyunlarının yanı sıra müzikli ve anlatılı sahne gösterileri, konser projeleri ve 41 yıllık iş arkadaşım mikrofonun aracı olduğu seslendirme işleri devam ediyor. Sevgili dostum, kardeşim Musa Göçmen’le bir araya gelmemiz ve üretime çok benzer şekilde bakmamız da çok verimli bir sonuç verdi. Bu süreçte “19’dan Çok Önce, 23’ten Sonsuza – Senfonik Destan” -ki metnini ben yazdım, anlatıcılığını ve solistliğini de üslendim, Musa da müziklerini yazdı, yönetiyor- bizi çok mutlu eden, 100 yıllık cumhuriyetimize bir borç ödeme olarak gördüğüm bir proje oldu. Yine Musa’nın müzik düzenlemesini yaptığı, sevgili dostum Erol Onur’un ricam üzerine kaleme aldığı Müzikli Türkiye Takvimi adlı gösteri de çok eğlenerek sürdürdüğümüz işlerden biri. Halk türkülerini, aldığımız batı müziği eğitiminin doğrultusunda, bozmadan ama düzenlemeler yaparak seslendirdiğimiz Sevdiğimiz Türküler de piyano, klarnet, viyolonsel, perküsyonun olduğu ve benim de flüt çalıp aynı zamanda solistliğini yaptığım bir çalışma. Bunların yanında değişik orkestra ve topluluklarla birlikte ya da bireysel olarak çalışmalarım sürüyor.

4. Uzun yıllardır tiyatroya farklı alanlarda emek veriyorsunuz, tiyatro ve genel olarak kültür-sanat alanında farklı dönemlere de şahit oldunuz. Sizin başladığınız günden bu yana, geçmişle bugün arasında bir karşılaştırma yapacak olursanız, Türkiye’de tiyatronun gidişatını nasıl değerlendirirsiniz?

Elbette pek çok değişim olduğu gibi sanatın değişmez yanları da sürüyor. Bir kere benim içinde bulunduğum geçen 41 yılda dünya bambaşka bir yer oldu. Teknoloji, iletişim yöntemleri ve dili, zaman algısı, değer yargıları, siyasal anlayışlar, toplumsallık ve bireysellik, hepsi başkalaştı. Biz de hem üretim biçimlerimizi hem de konularımızı bunlara göre değerlendirmek, günün insanlarına yönelmek durumundayız. Sinema ve televizyon gibi temeli teknik kurguya dayalı, efekt ve tempo açısından çok avantajlı rakiplerimiz var. 5 saniyede her türlü sihri kullanabilen 5 plan izleyen günümüz seyircisinin, “kapat ışığı, bas müziği, 3-5 dakika dekoru değiştir, seyirci beklesin” diyen yapımlara hiç tahammülü yok. Elbette teknoloji bize de destek oluyor. Ama işin doğası gereği biz tiyatrocular organik olarak da bu beklentiye yanıt verecek çözümler üretmek zorundayız. Bu da mesleği bilmek kadar, günümüz dünyasını, teknolojiyi, yeni yaklaşımları izlemeyi gerektiriyor. Açıkçası dünyanın hızını düşününce epeyce ürkütücü. Bilgisayar dünyasına neredeyse henüz oralar dutlukken girmiş olmak bile -şimdiden yetişemediğim- pek çok dijital sosyal mecranın varlığına bakarak geride kalmamıza engel olamayacak. Tüm çabam bu geride kalma durumunu olabildiğince geciktirmek.

5. Ankara'daki tiyatro sevgisini ifade etmek için bir tanımımız var: Tiyatro Kenti Ankara. Bugüne kadar farklı sanat dalında üretim yapan birçok sanatçıdan, Ankara seyircisinin çok farklı olduğunu, buradaki performanslarındaki hissiyatın diğer şehirlere göre daha coşkulu olduğunu duyduk. Bilhassa tiyatro için daha geçerli olduğuna inandığımız bu önermeye hangi açılardan katılır veya katılmazsınız?

Gerçekten de “Tiyatro Kenti Ankara”. Bizim meslekte Ankara sahneleri sürekli bir sınav ortamı gibidir. Devlet Tiyatroları'nın doğum yeri, Çağdaş Türk Tiyatrosu’nun Cumhuriyet tarihi boyunca lokomotifi olan bir şehir Ankara. Seyircinin, bir sermaye kentine göre popülist yapımlarla çok da karşılaşmadığı, bu yüzden de çıtası epeyce yüksek, başkent olması nedeniyle protokol havasının da verdiği bir ağırlıkla gerçekten etkilemediğiniz sürece kolay kolay tepki alamadığınız bir seyirci vardır Ankara’da. İletişimin bunca gelişmesi değil şehirleri, ülkeleri bile bir tek tipliğe ve benzeşmeye itelese de bu gibi özellikler neyse ki yaşamayı sürdürüyor.


6. Yurt dışında örneklerini gördüğümüz üzere klasik metinlerin günümüze uyarlanması, çağdaşlaştırılması izleyicinin kendini ait hissettiği duyguyu yakalamasını kolaylaştırarak seyir zevkini artırıyor. Türkiye’de bu yönde çalışmalar var mı? Genel olarak tiyatro dünyamızın bu konuya bakışı nasıl?

Elbette Türkiye’de de böyle çalışmalar var. Olmalı da. Ancak burada temel sorun sanatsal üretimin olmazsa olmazı “Neden?” sorusudur kanımca. Sahnede -hatta yaşamın her yerinde de- bir eyleme, bir söze, “Neden?” sorusunu sorduğunuzda verecek tutarlı, içten ve gerçek bir yanıtınız varsa o eylem ve/veya söz tutarlı, içten ve gerçek olmaya adaydır. Nedensizlik bile seçilmiş bir neden olmalıdır. Yoksa denemeler, anlaşılmaz ve dayanaksız olabiliyor. Ama burada neden sorusunun içeriği de önemli. Kastım, o olay örgüsü içinde o tercih neden var, gibi bir soru. Yanıtınız içerikten bağımsız “seyir zevki artsın” gibi dışsal bir çerçevede kalırsa o, tutarlılık olmayacaktır. “Ben yaptım oldu” kolaycılığına düşme tehlikesi de epeyce yüksek. Özetle iyi düşünmeli ve tasarlamalı.

7. Sahneye konulması planlanan oyunla birlikte ait olduğu dönemi anlatan dekor ve kostüm tasarımları da tiyatroseverler için çok önemli bir husus. Başarılı bir yönetmen olarak oyunun dekor ve kostüm tasarımlarını oluşturan ekibin, uyumu yakalayabilmek için bu süreci nasıl yönettiğini anlatır mısınız? Uyumun yakalanamadığı oyunlar da izlediğimiz oluyor ve bu da seyirciyi üzüyor, bu durum süreçteki hangi aksaklıktan meydana geliyor?

Öncelikle “başarılı” sözünüze çok teşekkür ederim. Umarım öyleyimdir. Ekip, bence olmazsa olmaz bir koşul. İyi bir yönetici, her şeyi yapan değil, üstüne düşenleri yapan, bunun yanında gereken diğer uzmanların arasında her şeyin en iyisini yapanları bulup onların bilgi ve becerilerini eş güdümleyen kişi olmalı. Dil ve akıl birliği çok önemli. Ne düşlediğinizi önce yaratıcı sonra da yorumcu takıma çok iyi anlatmalı, onlardan gelen önerilerle zenginleşmeyi bilmeli, fikrinize aşık olmamalı, eleştirileri ve önerileri “haklılık payı olabilir” diyerek yararlanmak üzere dinlemeli ama bunların yanı sıra kendi düşlediğiniz kurguya da ihanet etmeden, gerekirse gerekçelerini de açıklayarak zarafetle “hayır” diyebilmelisiniz. Bu planlamalar dikkatle yapılmazsa uyumun oluşmaması doğaldır. O zaman da olumsuz eleştirilerin gelmesi kaçınılmaz doğal olarak. 

Bir tiyatro projesinde emek veren herkes benim meslektaşımdır, tiyatrocudur. Oyuncu, tasarımcı, müzisyen, terzi, sahne teknisyeni, temizlikçi, kondüvit, gişeci gibi tüm teknik ve yönetsel ekip de. Hepsi “tiyatrocu” olduğunda, kimse yönetmene, oyuncuya ya da herhangi bir kişiye hizmet etmiyor. Hep birlikte “oyuna” emek veriyoruz. Hepimiz sorumluluk alanlarımızı sırtlıyoruz. Sonra da işini yapmış birinin keyfiyle evlerimize gidiyoruz. Delirmez, ışıkların altında oyunculuk işi yaptığınız ya da yönetme sorumluluğunu üstlendiğiniz için kendinizi “başka bir şey” zannetmez, işin gereklerinin içinde kalırsanız o uyumun daha kolaylaştığını düşünüyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto AnkaraAposto Ankara

BÜLTEN SAYISI

Sendromsuz pazartesiler, 🎭 mevsimlerden bahar günlerden tiyatro

Bu hafta Ankara'daki birbirinden başarılı tiyatro oyunlarının, Dünya Tiyatro Günü için özel tiyatroların bir listesini tutuyoruz, arka planda Ankara Sonat'ı çalıyor.

26 Mar 2023

Sendromsuz pazartesiler, 🎭 mevsimlerden bahar günlerden tiyatro

YAZARLAR

Aposto Ankara

Her pazartesi saat 18.00'de Ankara'dan özenle seçilmiş etkinlikler, haberler ve hikayeler.

İLGİLİ OKUMALAR