Türkiye’de basın özgürlüğü

(Görsel: Hacı Bişkin, Gazete Duvar üzerinden)
Haziran ayında Dünya genelinde kutlanan Onur Haftası etkinliklerinde, haklarını savunmak için yürüyüş yapan LGBTİ+ bireyler ile insan hakları savunucuları meydanları doldururken; hem kendileri hem de basın mensupları orantısız güce ve kısıtlamalara maruz kaldı. Pulitzer adaylığı bulunan ve 2014'te Time dergisi ve The Guardian gazetesi tarafından Yılın En İyi Fotoğrafçısı seçilen Bülent Kılıç da bu orantısız güce maruz kalırken, polis şiddeti gördüğü anlardaki görüntüler kamuoyuna yansıdı. Bir basın mensubu olarak Bülent Kılıç, sırf çalışma hürriyetini kullanıp habercilik görevini yerine getirdiği için mağdur edilenlerin ne ilki ne de sonuncusu...
Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik ihlaller, yıllardır çeşitli şekillerde devam ediyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 2020–2021 Basın Özgürlüğü raporuna göre ülkemizdeki 43 gazeteci, gazetecilik faaliyetlerinden dolayı cezaevinde bulunuyor. Son bir yılda ise toplam 274 gazeteci ise çeşitli suçlamalarla yargılandı. Gazeteciler en çok "terör örgütü propagandası yapma" suçu ile yargılanırken karşılaştıkları zorluklar yalnızca yargılamalar ve usulsüz tutuklamalarla da kalmıyor. Kamuoyunda kendilerine karşı oluşturulan algı doğrultusunda, fiziksel ve sözlü şiddete de maruz kalabiliyorlar. Yine aynı rapora göre yalnız son bir yılda 44 gazeteci fiziksel saldırıya uğrarken, 23 gazeteci de sözlü olarak tehdit edildi. Elbette ki bu rakamlar, yalnızca kayıt altına alınanlardan ibaret.
Gazetecilerin şahsına yapılan saldırıların yanında, yayınlarına yapılan müdahaleler de ön plana çıkıyor. "Kamu güvenliği", "milli güvenlik", "devlet sırlarının ifşası", "kamu düzeni" ve benzeri sebeplerle yayın yasağı getirilmesi işten bile değil. Aslına bakılırsa Anayasamız, "Basın hürdür, sansür edilemez" demekle basın ve haberleşme hürriyetini koruyup bu durumların önüne geçebilir gibi görünüyor. Ancak ilgili kanunun 26. maddesinde, basın özgürlüğüne kısıtlama getirilebilecek haller çok daha kapsamlı ve çeşitli olarak anlatılıyor. Basın özgürlüğü, 5187 sayılı Basın Kanunu ile korunmaya çalışılsa da tüm bu düzenlemelerdeki açık kapılar ihlallere yol açıyor ve adeta kamu düzeni ve devlet güvenliği ile basın özgürlüğü arasında bir çıkar çatışması varmış gibi görünüyor. Kanunlardaki kısıtlayıcı maddeler yargı çevrelerince geniş yorumlandığında ise, bu çatışmasının kaybeden tarafı genellikle basın özgürlüğü oluyor.
Son dönemde Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu bir karar ise bu gidişata bir umut ışığı olabilir. 2015 yılında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) protestolarına ilişkin haber yapmaya çalışan muhabir Beyza Kural’ı gözaltına alan polislere ilişkin yargılamayı sonlandıran Anayasa Mahkemesi, verdiği karar ile söz konusu olayda "basın özgürlüğünün, çalışma özgürlüğünün ve ifade özgürlüğünün ayrı ayrı ihlal edildiğini" belirtmiştir. Bu kararın gelecekteki yargılamalara emsal oluşturacağına şüphe yok.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi 2021 yılı sonuçlarına göre 180 ülke arasında 153. sırada olan Türkiye’de; basın özgürlüğü kanunlarla korunmaktan çok kısıtlanmaya müsait bir kavram olarak varlığını sürdürse de, anlaşılan o ki yargı mercilerinin görüşleri değişmeye başlıyor. Ancak bu süreçte gerek gazetecilerin çalışma hakkının, gerek yurttaşların haber alma özgürlüğünün ihlalinin önlenmesi adına çok daha etkin önlemler alınması gerekiyor. Kanunlarda yer alan kamu güvenliği, milli güvenlik gibi genel ve geniş kapsamlı ifadelerin detaylandırılarak kısıtlanması ile basın özgürlüğünün güvence altına alınması da mümkün. Bunun yanı sıra toplumdaki birçok kesime olduğu üzere basın mensuplarına karşı da kullanılan nefret söyleminin ortadan kalkması, gazetecilerin devletin bütünlüğüne karşı bir tehlike oluşturduğu şeklindeki algının kırılması gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


