🌺 Uludoruk'un zirvesinden Hakkari

Arabanın klimasının çaresiz kaldığı bir Haziran günü, Van-Hakkari yolunda ilerliyorum. Diğer şeritte sıralanmış askerî araç konvoyu artık sıradan bir manzara. Açıkçası biraz gerginim, bölgenin 40 senedir yaşadıklarından dolayı değil, ne ile karşılaşacağımı ya da ne diyeceğimi bilemediğim için.
Ülkenin batısında doğup büyümüş biri olarak bölgeyi iyice anlamak istiyorum. Zaten o yüzden yoldayım. Uzaktan beyaz camdan, telefon ekranından adeta yıllardır bir dürbünle baktığım coğrafyayı keşfetmek istiyorum. Ahkâm kesmek en kolayı.
Virajlar dönüyorum, gittikçe dikleşen vadilerden geçiyorum. Bölgenin coğrafi sertliği gittiğim her kilometreyle artıyor. Bir yandan araba kullanırken diğer yandan hayranlıkla doğayı izliyorum. Bir şeyi ilk defa gören bir çocuğun merakıyla etrafıma bakıyorum.
🚗 Yüksekova'dan Şemdinli'ye
Yüksekova’ya, Kürtçe adıyla Gever’e, giriş yaptığımda bir anda dağlar ortalıktan kayboluyor. Adının hakkını veriyor. Yemyeşil, dümdüz, sanki dağlar ortasında insanların sığınacağı bir vaha gibi. Ana caddede ilerlerken sonra plansızlığın getirdiği özgürlüğümü değerlendirmek için tabelada Şemdinli yazsını görüp sürmeye başlıyorum. Yıllardır beynimin acı ve korkuyla eşleştirdiği bu ismin nereye ait olduğunu görmek istiyorum. Tarlalar ve bahçe içerisindeki sevimli tek katlı evlerin arasında bir süre yol aldıktan sonra ova bitiyor ve tekrar dağlar başlıyor.
Yol boyunca gördüğüm manzaraların karşılığı huzur, ancak geçmişin zihinsel mirası Yüksekova-Şemdinli yolunda olduğuma dair sürekli hatırlatmada bulunarak beni tetikte tutuyor. Sanki her an bir tatsız sürprizle karşılaşacakmış gibi hissediyorum. Şemdinli’ye yakın bir yerde askerî kontrol noktasında duruyorum. Ben dahil herkes şaşkın, İstanbul’dan gelen, 34 plakalı araçtaki şivesiz konuşan bir adamın neden Şemdinli’ye gideceğini merak ediyorlar... Ben de nedenini anlasam da, buna neden bu kadar şaşırdıklarını merak ediyorum. Karşılıklı meraklarımızı giderince yola devam ediyorum.
Şemdinli’yi ilk olarak uzaktan görüyorum. İki dağın arasındaki bir vadiye kurulmuş yeşillikler arasında bir yer. Doğası güzel olduğu kadar da sıkışık görünüyor. Şehir merkezinde bir tur atıyorum. Kayda değer bir şey bulamayınca yola devam ediyorum. Dere kenarında bir tesis bulup çay içiyorum. Sıcak havada bir kurtarıcı oluyor adeta.
Dönüş vakti geliyor. Gün batarken Şemdinli’den çıkıyorum. Sarı ışık yeşil dağların ağaçların üzerini adeta bir tül gibi kaplıyor. Ülke tarihinin en acı olaylarının yaşandığı bir coğrafyada değil herhangi bir Anadolu ilçesindeyim sanki. Doğanın adaleti diyorum içimden. Doğa herkese eşit güzellikle davranıyor, tüm bu dengeyi bozan taraf insan.
Kafamdaki ve gerçekte gördüğüm Yüksekova
Akşam Yüksekova’ya varıyorum. Otele yerleştikten sonra dışarı çıkıp dolaşıyorum. Gelirken sahip olduğum gerginlik yerini meraka bırakmış durumda. Bir kafeye giriyorum. Oturan insanları izliyorum. Gençler birbirlerine telefonlarından bir şeyler gösterip heyecanla bir şeyler anlatıyorlar. "Dünyanın herhangi bir yerinde olabilirim" hissi geliyor bir anda. Kafamda şekillendirdiğim Yüksekova ile gerçekte gördüğüm Yüksekova arasındaki farklar yine bana seyahat etmenin ve görmenin gerçeğini hatırlatıyor.
Ertesi sabah, gördüğüm yerleri anlattığımda kısa bir düşünme sürecinden sonra biletlerini alan Süleyman ve Furkan İstanbul’dan ilk uçakla yanıma geliyor. Yüksekova’dan çıkıp Hakkari yönüne doğru sürmeye başlıyoruz. Yolda Esat Abi ile buluşuyoruz. Ana yoldan ayrılıp bir köy yoluna giriyoruz. Köyü de arkamızda bıraktıktan sonra yoldaki asfalt bitiyor, bir vadiye giriyoruz ve toprak yol başlıyor. Araçla gidebileceğimiz son noktaya kadar gidiyoruz. Daha sonra yürüyüşe başlıyoruz.

Cennet Cehennem Vadisi
🌱 Çiçeklerin üzerinde ilerlerken
Yamaçlara doğru yürüyen dev bir sürü var ileride. Başlarında da Siirt’ten Hakkari dağlarına kadar hayvanlarını yürüten ve otlatan göçer çobanlar. Hayatımda benzerini görmediğim çiçek tarları içinden ilerliyoruz. O kadar gerçeküstü bir manzara var ki sanki yere basmadan, çiçeklerin üzerinde ilerliyoruz. Başlarda çiçekleri ezmemek için temkinli adım attığımı gören Esat Abi gülüyor ve “Onların olmadığı bir yer yok, yoksa yürüyemezsin.” diyor. Her 100 metrede bir farklı çiçekler koparıp bize getiriyor. Her biri eşsiz kokular sahip. Hakkari’nin yüzlerce endemik türe ev sahipliği yaptığını öğreniyorum. Hiç görmediğim formlarla, hiç koklamadığım kokularla, hiç görmediğim renk tonlarıyla tanışıyorum her adımımda.

Cilolar
Dikkatimi çevrede hiç çöp olmaması çekiyor. Neredeyse 40 yıldır pek insanın girmediği bir yerde olduğumu hatırlıyorum. İnsan etkisinin yokluğunda ortaya çıkan şeyin bakirliği karşısında büyüleniyorum. Arada bilerek grubun arkasında kalıyorum. Boşluğu, ıssızlığı, rüzgarın burnuma taşıdığı kokuları, sessizliği ve çevremdeki dağları sindirmeye çalışıyorum.
Yaklaşık 2 saat sonunda karşımıza dev bir duvar ve altında bir buzul ortaya çıkıyor. Sanki bir kalenin kapısıyla karşı karşıyayız. Sol tarafımızda Türkiye’nin ikinci en yüksek dağı Uludoruk’un zirvesi var. Ciloların karşısında devler ülkesine düşmüş Güliver gibiyiz. Tepelerin hemen altında ise Cilo Buzulu uzanıyor. Bittiği noktada ise gri bir buzul gölü var. Grubun ilerlemesini bekliyorum.
Karşımdaki manzara içimde hiç bilmediğim şeyler uyandırıyor ve gözümden yaşlar akıyor. O kadar muhteşem bir yerde yaşayıp onunla uzun yıllar tanışamamanın hüznüyle gördüğüm şeye duyduğum hayranlığın bir karışımı. Saatlerce buzulun üstünde vakit geçiriyoruz. Dev çatlakların üstünden atlayıp, bir ayna gibi görünen buzul gölünü dolaşıyoruz. Dönüş yolunda sürekli arkama bakıp bölgenin makus kaderini yeneceği günleri hayal ediyorum.
Ve Nazan Bekiroğlu’nun şu dizeleri aklıma geliyor:
“İçinde çok deniz,
Sırtında çok dağ,
Başında çok fırtına taşıyarak yaşamak hiç kolay değil.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Ruta bu hafta Yüksekova'dan Şemdinli'ye yolculuk yapıyor, Türkiye'nin en yüksek ikinci zirvesi Uludoruk'tan endemik çiçekleri seyrediyor.
29 Haz 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


