
Eudaimonia ile nitelendirilen geleneksel mutluluk felsefesini kendi düşündüklerimle harmanlayarak bir kaç parçada aktaracağım. Bunlardan biri diğerine üstün veya tercih edilebilir değil. Mutluluk derken iki nokta üst üste formül şeklinde bir tanım geliştirilebileceğine inanmıyorum. Bir dizi eylemin birlikte sürdürülmesi halinde sağlanan zihinsel bir durum olduğunu düşünüyorum.
Adım adım ilerleyelim.
Kişinin neyin elinde olup neyin elinde olmadığının ayırdına varmasıyla edinilen farkındalık.
Doğada durumların nasıl işlediği, bizim "yaşam" olarak adlandırdığımız şeyin kaç farklı etmen aracılığıyla daimi olarak sürekli belirleniyor olduğunu hatırlamak gerek. Fiziksel, kimyasal, biyolojik belirlenimlerden; tarihsel, toplumsal, kültürel koşullara türlü belirlenim altındayız. (Maddi koşulları yadsımıyormuşum yani.) Bir şeyler benim elimde değil. Elimde olmayan şeyler üzerine üzüntü, öfke ve kaygılanmayı seçiyor ve sürdürüyor olmamın hiçbir olumlu, yaratıcı sonucu yok. "Keşke başka bir ailede doğsaydım..." "Covid olmasaydı ekonomik kriz yaşamasaydık...", "İngiltere'de doğup büyüyen bir genç ile benim sahip olduğum koşullar aynı değil!" değil, doğru. Hiçbirini sen seçmedin. Hayatlarımızı yaratan koşulların büyük ölçekte etkili, kökensel olanları üzerindeki etkimiz çok az.
Bu ifadeleri pasifleşerek, mevcut neyse onunla yetinelim diye kurmuyorum. Gerçekçi bir kavrayışla insanın doğası nedir, nasıl belirlenir, yaşam nasıl bir şeydir hatırlayalım diye yazıyorum. Hatırlayalım ki sarfettiğimiz efor keşke şikayetleri yerine kontrolümüzde olan şeyleri değiştirme çabasına gitsin. Enerji sınırlı bir kaynak, dikkat nereye gidiyorsa malum enerji de oraya gidiyor.
O halde adım iki...
Koşulları yadsı ya da yadsıma bütün fikirlerinin gerçekliğin kendisinden ne olduğundan bağımsız olarak (belki de kendisinde zaten hiçbir şey değildir) senin yorumun olduğunu kavramak.
Dünya kendisinde iyi veya kötü de değil. Şeyler hakkındaki fikirlerimiz yukarıda bahsettiğim milyonlarca etmenin bir araya gelerek oluşturduğu benim "fikirlerim". (Hatta benim fikirlerim, salt benim fikirlerim bile değil; öznellik de özne dışında kuruluyor. Ama odak nokta bunların bizim "kanılarımız" olduğu.) Friedrich Nietzsche de"Olgular yoktur, yalnızca yorumlar vardır." derken böylesi bir kavrayış ile hareket eder.
Öznelliğimiz indirgeyebileceğimiz, göz ardı edebileceğimiz bir şey değil. Hadi bugün ben olmaktan çıkarak zihinimi bir kavanoza kapatayım, bir de dünyayı öyle anlamaya çalışayım cümlesi ne kadar saçma ve çelişik değil mi? Buna epistemolojik bir yaklaşımda ilkece imkansız denir. Özetle fazla lafa gerek olmadan, mümkün değil. Haliyle yaşama dair matematiksel hesap yapar gibi edindiğimiz nesnel bir yaklaşımımız yok. Öznelerin yaşamından özneleri soyutladığımızda elde ne kalır? O halde gördüğüm dünya benim tasarımımdan (Schopenhauer'a selam olsun); anlamlandırdığım dünya ise benim yorumumdan başka bir şey değil.
Çok mu felsefi laf salatası, bilimsel kanıta mı ihtiyaç var? Henüz 1864-1944 yıllarında, Alman biyolog Jakob Johann Freiherr von Uexküll hayvanlar üzerine çalışmalar yaparken bir tavşanın dünyası ile bir insanın dünyasının birbirinden farklı olduğunu kaydetti. Nasıl yani?
Dünya bir ve tek bir şey değil mi? Muhtemelen öyle. Burada kastedilen "fenomenal dünya". Canlılar kendi ilgi ve kaygıları bağlamında kendi ilişkisel ağlarını yani kendi dünyalarını yaratırlar. (Bu ilgi ve kaygıların evrimsel gelişimi elbette yadsınmıyor, evrimin gerçeklik algımızdaki şekillendirici rolü üzerine iyi bir çalışma Donald Hoffman'a ait, özeti izlemek için buraya tıkla) Bir karıncanın dünya ile ilişkilenme biçimi ile seninki bir mi? Her canlı kendi varolma tarzında kendi fenomenal dünyasını yaratıyor.
Daha da önemlisi, canlılar kendi algısal yetileri bağlamında dünyaya dair enformasyon alırlar. Bir köpeğin, yarasanın ve insanın baktığında gördüğü şey aynı mı? Diyelim ki bir yarasanın dünyayı nasıl gördüğünü görebileceğimiz bir filtre gözlüğümüz olsun, o gözlüğü takarak dünyaya baktığımda gördüğüm şey bir bir yarasanın gözlerinden bir insanın dünyayı nasıl gördüğü olacak hala. Kendim olmaktan çıkarak yarasanın dünyayı nasıl gördüğünü yarasa olarak bilemeyeceğime göre ne olacak?
Özetle algılar göreli, algılara bağlı olarak ideler göreli, fenomenal dünyamı kuran tüm kültürel yargılar göreli. Gerçek acı veya kötü değil; yargılarımız olmaksızın gerçekte ne olduğuna dair bir fikrimiz (haliyle) yok. Gerçeğin acı veya kötü olması sadece senin gerçeği alımlayış (biyolojik) ve yorumlayış (kültürel, psikolojik) biçimine bağlı olarak yaptığın bir yorum.
"Bunun farkında varmak önemli ama hala öyleyse bile bunun ne anlamı var sonuçta kendi algı ve yorum dünyamda yaşıyor ve çile çekiyorum!" denilebilir. Karıncanın korona adlı virüse dair bir yargısı olmaması ya da Afrika'da yaşayan çok eşli anaerkil bir kabile için bizim sorunsallaştırdığımız şekilde otoriter baba travmasının olmaması benim mevcut gerçekliğimdeki sorunların etkisini azaltıyor mu? Bu perspektiften bakarsak azaltmaz ama anlam denilen şeyin alımlanana dair bir yorum olduğu gerçeği, yorumların yeri geldiğinde az ya da çok değiştirilebilme imkanı olduğunu gösteriyor.
Bu da eylem meselesine geri getiriyor.
Peki neyi seçebiliyorum? Ebevenylerimle yaşayıp yaşamayacağımı, onların benim hakkımdaki fikirlerinin benim fikirlerime olan etkisini, nerede yaşayacağımı ve en önemlisi içine doğduğum mevcut koşulları kendi etkim bağlamında kısmen dönüştürmeyi seçebiliyorum. Dönüştürmekte olduğum canlı yaşamın kendisinin geri dönüp beni ne şekilde dönüştüreceğini ise yine seçimlerim bağlamında kestiremiyorum, milyonlarca değişken yaşamın hesaplanmasına direniyor. Bütün parçayı belirlediği gibi, parça da bütünün akışını etkiliyor. Hatta parça ve bütün arasında sınırlar hiç olmadı diyorum. Ve geri dönüyorum, gücüm dahilinde olana odaklanmayı seçiyorum. Aksi takdirde sürdürülen şikayetçi kötümser tavrın zaten kimse için hiçbir değer yaratmadığına inanıyorum. Nitekim ister bireysel ister toplumsal politik sorunlara dair değişimi amaçlayan bir tavrın esasen bu değişimin yaşanabileceğine dair umuta ve bu değişimin yaşanması vesilesiyle olanaklı mutluluğa inanması gerekir. Bu fikri Immanuel Kant da paylaşıyordu, bu yüzden "umut" kavramından çokça söz ederek kendi değerlerine uygun olarak mümkün iyi bir toplumsal ideal kurguladı. Eğer şikayetçi-kötümser-mutluluğu olumsuzlayan bir yapısı olsaydı ortaya "bir ideal" koymak için ömrü boyunca çabalamazdı. Böylesi bir çaba içerisinde olmayan filozofların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Elbette nicelik - nitelik ayrımına gidilebilir ama ben Arthur Schopenhauer gibi filozofların yanıldıklarını düşünüyorum. Varlığın bizi mutsuz etmek için varolmuş olması düşüncesi benim için sadece Schopenhauer'ın psikolojik durumuna dair bir şeyler söylüyor.
Peki neyi nasıl seçiyorum? Bu da diğer bir adım.
Kendi doğana uygun bir biçimde kendi tayin ettiğin amaçlarını gerçekleştirmeye doğru gösterdiğin daimi çabanın yarattığı bir yan etki mutluluk.
Mutluluğa ulaşmak diye bir şey olmadığı gibi, şu an mutluyum, dün değildim, belki yarın olurum ama öbür gün yine olmayabilirim türünden bir görünüp bir yok olan duygu durumlarından söz etmiyorum. Hatta benim Antik Yunan felsefesinden esinlenerek kavramsallaştırdığım mutluluk tanımı bir duygu bile olmayabilir, daha ziyade farkındalıkla eylemek, bu eylemlerin sürekliliğinde kendini iyiden iyiye yer eden bir kavrayış biçimi.
"Dilara mutluluk derken ne kastediyorsun, benim için açık değil!" diyorsan aslında çok basit; yaşamı gerçekte olduğu haliyle kavrayarak belirlenimlere rağmen tayin ettiğin amaçlar odağında eylemde bulunmanın sürekliliği diyorum.
1) Canlı ve maddi bir varoluşta işler nasıl yürüyor?
2) Belirlenimler neler?
3) Bunlara rağmen ve bunlarla birlikte, yaşama katılma tarzları arasından benim doğama en uygun olanı ne?
4) Tekil bireysel varoluş, varlık tarzımız açısından mümkün olmadığından doğama uygun olanın kolektif varlığımıza katkısı ne?
5) Bu bilince erişmenin anlamı ne?
Anlamı pratikte kendini göstermesi gerektiği; bilmek değil, eylemek. Aristoteles'in dediği gibi, bilginin amacı bilginin kendisi bile değil; bilerek eylemek. Ya da Stoacıların dediği gibi "Felsefe bize nasıl davranacağımızı öğretmeli, nasıl konuşacağımızı değil!"
6) Varoluşun zamansal tarzı düşünüldüğünde bu tek "bir" eylem değil; süreklilik olmalı. Alışkanlık haline getirerek huy edindiğimiz bilinçli bir tavır gerekli.
O halde mutluluk arada hissettiğin bir keyif, bir şeyi yapmaktan aldığın haz, hedeflediğin, arayıp bulduğun, durup dururken artık mutlu olmayı seçiyorum türünden bir ifade ile sahip olduğun bir "şey" değil; varoluşunun her bir anına sinen, yukarıdaki 6 maddenin farkındalığıyla bilgece yaşama çabanla yaklaştığın zihinsel durum oluyor.
-diye düşünüyorum.
2022 Nisan ayındaki Dilara böyle düşünüyor. Değişirse güncellerim. Bunları üzerine birlikte düşünelim, tartışalım diye paylaşıyorum. Amaç ne demiştik, mutluluk. O halde her tür katkıya kapım pencerem sonuna dek açık.
Başka bir yazıda görüşürüz, merakla kal!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




