Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız

Aposto Gündem
Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Bir cenaze evindeyiz.
Elimizde birer kaşık, dev bir helva kavuruyoruz, bir lokma bile yemeden oturanlardan birisi "Eskiden salçalı tost yerdik, komşu teyze verirdi, sokaklar ne güzeldi" diye bir cümleye başlıyor. Bir de bakıyoruz, normalleşmişiz. Elimizde kaşık, bir lokma helva yiyip bir dua yollamadan tosttan midemiz yanmaya başlıyor, evin ortasında bir kuzine yanıyor aniden, dumanından göz gözü görmüyor. Aniden ortalık birbirine giriyor. Biri çayı beğenmemiş, öteki berikinin musalla taşı story’sini yeterince parlak bulmamış, kavga büyürken uzaktan bir ses geliyor. Esas bilmem kimi gördünüz mü diyor, yeni bir düşman geliyor, kavga bitiyor.
Tanıdık geldi biliyorum. Dönüp dolandığımız fasit daire tam da böyle çünkü. Siz bu anlattığıma ister kesinlikle Yaşar Kemal’e ya da Nâzım Hikmet’e ait olmayan birtakım ağdalı dizeleri, ister “kötülüğün sıradanlığı…” tweet’i ekleyin. Artık algoritmanız ne çıkarıyorsa. Ta ki bir sonraki yangına, depreme, bir kadın cinayeti ya da bir çocuk ölümüne kadar.
Sürekli kavgada ortaklaşıp, benzer tekrarlarla tutulamayan bir yasın, iyileşemeyen yaraların arazlarıyla uğraşıyoruz. Kim daha beter kahroluyor yarışmasının galibi yok, olmayacak da. Giderek birer performansa dönüşen canlı üzüntüler bizi bir yere götürmeyecek. Acı yarıştırmak o kadar yorucu ki, çare aramaya dermanımız kalmıyor.
- Peki, yetmedi mi? Aynı daireyi çizip durmaktan başımız da dönmedi mi? Başka bir yolu yok mu?
Birkaç adım geri gideyim, sonra ilerleyelim.
Bir önceki yazımda söz ettiğim Gallup’un dünyanın duygu haritasını çıkardığı araştırmasında, okuduğum andan beri aklımdan çıkmayan bir bulgu vardı: “Şimdi dünü düşünün, sabahtan, günün bittiği ana kadar, neler yaptın, neler hissettin? Dün gülümsedin ya da kahkaha attın mı” sorusuna en çok hayır diyen ikinci ülkede yaşıyoruz. İlki Afganistan. Bir an durun ve düşünün. Dün neye kahkaha attınız? Attınız mı?
Twitter'da en çok okuduğumuz cümlelerden biri, “Bakalım bugün ne felakete uyandık” sorusu olabilir. Beş ülkeye yetecek kadar gündem kalabalığımız var. Çelik gibi sağlam sinirlerimiz var gibi geliyor ancak yok. Bir şey oluyor, üstünden atlıyoruz, yenisi geliyor üstünden atlıyoruz, insan “Ben en son neye üzülüyordum” diye düşünürken bulabiliyor kendisini.
Biz ne ülkesiyiz?
Biz “Bir dur, zaten canım burnumda” ülkesiyiz. Paramız yok, keyfimiz yok, ağzımızın tadı yok, sofrada herkesin doyasıya yiyeceği kadar yemek yok, iki tek atsak, içkiye yetecek maaş yok, bir tane iyi haber yok. 6 Şubat Depremi’nin üzerinden iki yıl geçmek üzere. Orada çadırlar duruyor. Hayat duruyor, zaman duruyor. Bir yangının üzerinden bir yıl geçti, yeni gelenlerine de hazır değildik. 20 gün bir kız çocuğunun öldüğü kesinleşsin diye bekledik. Konuşmadan. Hepimiz biliyorduk. Çünkü biz öldürülen kadınların, çocukların isimlerini ezbere bilenlerin ülkesiyiz. Biz bir déjâ vu ülkesiyiz. Çünkü 6 yaşındaki Leyla bir dere yatağında bulunmuştu, hatırlıyoruz. Daha doğrusu, hatırlıyor muyuz? Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. İnsan unutur. Ama insanı diğer canlılardan ayıran şey, insanın hatırlayabilmesidir.
Tutulmayan yasın gölgesi, bir ömrün tamamını karanlıkta bırakıyor. Bizim, ülkece layıkıyla tuttuğumuz bir yas yok. Yüzleşilmiş, sorumluluğu alınmış, faili bulunmuş, adalet tesis edilmiş emsalimiz yok. Son üç yıla kadar daraltalım. Salgınlarda, yangınlarda, depremlerde, maden kazalarında, pandemide, son olarak Narin’in, Sıla’nın henüz taze kayıplarında nelerin tartışıldığını düşünelim. Her birinde toplumdaki duygusal kutuplaşmanın ne kadar derinleştiğini hatırlayalım. Ya bir düşman yaratıp, o düşmanın peşinde koşuyoruz, ya birbirimize düşüyoruz, ya iyileşiyoruz, normalleşiyoruz telaşına kapılıyoruz. Oysa oturup kaybımızı sindirmek, gerçekten o helvayı yememiz, biraz kendimize bakmamız gerekiyor.
Zafer Yenal ve Biray Kolluoğlu’nun, 6 Şubat Depremi’nin ardından yazdıkları Zappa Zamanlar bültenindeki “Toplumsal Yaralarımızı Nasıl Sararız?” yazısında şöyle diyordu:
"Felaket sarsıntıyla değil, teknik bilgi kullanılmadığında, yönetmelik uygulanmadığında veya bunların hepsi yapıldığı hâlde sonrasında kullanıcıların günlük çıkar ve kaygılarıyla şekillenen pratiklerinde ortaya çıkıyor. Yönetmelikleri etrafından dolaşılması gereken engeller gibi gören yaklaşım, kolonları da mekânın kullanımını engellediği için kesilmesi gereken fazlalıklar olarak görmemize yol açıyor. Buradaki temel sorunlardan biri, depremi felaket olmaktan çıkaracak bilgiyi etkin şekilde yaygınlaştıramamamız ve uygulamaya koyamıyor olmamız. Bu sorunla baş etmenin olmazsa olmazları arasında meselenin sosyolojik boyutlarını tanımak ve bunlara çare olacak politikalar üretmek var.”
Hiçbir şeyde ortaklaşamayan, bir ortak anısı bile kalmayan, birbirini tanımayan, giderek düşman olan, dayanışamayan, konuşamayan bir kalabalıklar yığınına dönüştük. Halbuki tek başımıza ne normalleşebilir ne iyileşebiliriz. İkiye bölünen ekmek daha çok doyurur, bir el uzanırsa ayağa daha kolay kalkarız, tek bir çubuk kolayca kırılır ama birarada duran çubuklar esner. Kırılmazlar. İşte bu yüzden, artık toplumsal dayanıklılık ve toplumsal ihtimam kavramlarını konuşmanın tam sırası.
Toplumsal dayanıklılık nedir?
Psikolojik dayanıklılık güçlüklerle karşılaştıktan sonra kendini toparlama becerisine deniyor. Amerikan Psikoloji Derneği bunu "stresli durumlar, travma, trajedi, tehlike ve hatta ağır stres kaynakları—ailevi ve ilişkisel sorunlar, ciddi sağlık problemleri ya da işyerinde yaşanan sıkıntılar ve maddi güçlükler gibi durumlar karşısında uyum sağlama süreci" olarak tanımlıyor.
Toplumsal dayanıklılığa gelirsek. Dennis Charney ve Steven Southwick, birlikte yazdıkları Psikolojik Dayanıklılık: Hayattaki Büyük Zorluklarla Başa Çıkma Sanatı kitabında şöyle diyorlar:
“Dayanıklı bir toplumu, birbirini önemseyen ve birlikte çalışmaya istekli, yeterli bilgi ve motivasyona sahip olan güçlü bir insan topluluğu olarak tanımlayabiliriz.”
Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı bilim heyeti, toplumsal dayanıklılığı "çokkatmanlı ve büyük tehdit ve tehlikelere karşı halk sağlığı, ekonomi ve kamu güvenliği açısından en az zararı yaratacak şekilde hazırlıklı olma, yanıt verme ve toparlanma becerisi" olarak özetliyor.
Şefkat hislerini eyleme dönüştürmek yani mesela birine yardım etmek için yolunu değiştirmek toplumsal dayanıklılığın temel taşı sayılıyor. Zira topluluk üyelerinin yalnızca birbirleriyle ilgilenmesi değil, yardım etmek için harekete geçmesi gerekiyor. Toplumsal dayanıklılık aktif sevgiden besleniyor. Kendi menfaatlerini ikinci plana atarak toplumun yararı için çalışan sevecen ve tutkulu bireyler, toplumsal dayanıklılığı arttırıyor. Ne yazık ki, Türkiye’de birbirine güven, hem kişilerarası hem de genel olarak sisteme güven anlamında her yıl giderek düşen bir eğride.
- Dünyada kişiler arası güvende ve kurumlara güvende en sondaki 10 ülke arasındayız. KONDA’nın Gündelik Hayatta Küçük Etkileşimler araştırmasına göre her 5 kişiden 3’ü, “İnsanlara karşı dikkatli olmak gerekir” diyor.
Türkiye’de bu kadar hızlı bir şekilde kenetlenen ve aynı hızda çözülen dayanışma, sistematik bir sivil toplum ağının gelişmemesinden kaynaklanıyor. Gönüllülük çok az insanın kendini vakfettiği bir sistem. Ancak yaşadıklarımız bize bu ülkede öncelikle bunu çözmemiz gerektiğini söylüyor. Bu yüzden, kendimize bir düşman aramak yerine durup kutuplaşma meselesini konuşmak, kavgayı ayırmak zorundayız.
Kötülüğün sıradanlığı meselesi
Gerçekten "ahlaki çöküş" gibi geniş bir kavram üzerinden tartışmaya devam etmeli miyiz? Sanmıyorum. Ahlak gibi ucu açık, kiminin Eurovision’a, kiminin Netflix’e, kiminin yargı sistemine, yani kısacası yolda 10 kişi çevirsek her birinin ahlak denince başka bir şeye bağlayacağı bir kavram üzerinden tartışmak bizi bir yere götürmeyecek. Bizim artık meseleleri ahlaki çöküş gibi soyut nedenlere bağlayıp bir öfke denizinin içinde savrulmak değil, sağduyuyla, bir seçim sonucuna bel bağlayıp yılgınlığa düşerek, zaten olmaz yerine deneyerek, ayrışmak ve nefret etmek yerine en küçük ortak katsayımızı bulmaya çalışmak iyileştirebilir ancak. Durmadan tekrar ettiğimiz kötülük ve toplumsal ahlak yerine yeni kelimelere geçmemiz gerekiyor.
- KONDA’nın toplumun iyi/iyilik algısı üzerine yaptığı araştırmada, “Siz ne kadar iyi bir insansınız?” ve “Çevrenizdekiler sizi ne kadar iyi görüyor?” şeklinde sorulunca toplumun yüzde 62’si hem kendisini iyi biri olarak görüyor hem de çevresindekilerin kendisini iyi gördüğünü düşünüyor.
Bu birazcık, sürekli kötülük üzerinden kurduğumuz ikiliği açıklıyor. Her şeye "kötülüğün sıradanlığı" yazıp paylaşılmasından yılmadık mı? Sıkılmadık mı? Kötülüğe yükleyince, üzerimizden sorumluluğu atma kolaylığına yeterince kaçmadık mı? Zaten sevgili arkadaşlar, öncelikle “kötülüğün sıradanlığı…” o dediğiniz şey değil. Hannah Arendt’in kendisi bile, bu kavramın bu kadar kullanılmasına şaşırırdı. Yeri gelmişken bu çeviride kayboluşu da anmadan, en azından bir kişi için düzeltebileceksek düzeltmeden geçmeyelim.
- Sıradanlık ile sıradanlaşma birbirinden farklı. Kötülük ne kadar sıradan bir şey oldu değil. “Bu insanlar kötü” diyip içinden çıkmak, öldürdüğü eşini cinnet anı diye savunmaktan farksız. Kötü öteki değil. Mesela kötü taşra değil, doğu değil. Birdenbire taşra düşmanlığına kapılmanın, uzak bir tepenin ardında bir düşman arayıp bulmanın hiçbir faydası olmadığını defalarca yaşadık. Olmadı, olmuyor, olmayacak.
Ajite bir matem, ona tezat bir 'normal'
Kimseye çatmak gibi bir derdim yok ama bu denli ajite üzüntülerin ardından gelen derin unutuşa yerimiz kalmadı. Tüm toplumsal yıkıcı meselelerde, insanlar konunun gündemden düşmesinden ölesiye korkuyor. Başka yere bakmamıza müsaade yok. Ancak bu delirmişçesine odakta tuttuğumuz konu, aniden buhar oluyor ve unutuluyor.
Hayvanlarda bile uzlaşamıyoruz. Halbuki bakın, bundan 500 yıl önce bunu da bir şekilde hallediyormuşuz. Gülgün Üçer Aybet’in Avrupalı Seyyahların Gözünden Osmanlı Dünyası ve İnsanları kitabında Fransız seyyah Jean du Mont’un 1690-1691 yılında yazdıklarına rastladığımda uzlaşmamakta uzlaşmanın bile işe yarayabileceğini düşündüm:
"Onların (Türklerin) hayırları hayvanlara bile geçerlidir. Özellikle köpeklere karşı çok müşfiktirler. Köpekleri gerçekten sevmemelerine ve evlerinde beslememelerine karşın sokaklar köpeklerle doludur. Bunlar o kadar zayıf ve zavallılardır ki birisi bunların bir günden fazla yaşayacağını sanmaz. Ekmek ve etle bu köpekleri kapılarının önlerinde beslerler. Türklere göre kedi, köpek ve at gibi eti için beslenmeyen hayvanları öldürmek suçtur…”
Biz, hayvanları öldürmemekte bile anlaşamıyoruz artık. Halbuki bir hayvanı, bir çocuğu sevmek ne kadar kolay.
Kutuplaşmadan hayır gelebilir mi?
İstanbul Ekonomi Araştırma’nın Temmuz ayında yayımlanan Türkiye’de Kutuplaşmanın Coğrafi Evrimi ve Gençlikte Kutuplaşma adlı araştırmasına göre son 20 yılda kutuplaşma endeksi 2002'deki 0,186'dan 2023'te 0,232’ye yükselmiş. Sosyal psikolog John Drury, Mayıs’ta yayımlanan kutuplaşma ve ortaklaşma üzerine yazdığı makalesinde "Kutuplaşma bir iletişimdir" aynı zamanda diyor:
“Önemli olan, grup içindeki inançların birliği ve bunların tartışma yoluyla sosyal psikolojik dönüşümüdür. Bu nedenle, kutuplaşma bir toplumsal hastalık olarak patolojikleştirilmemelidir. Nasıl ki gruplar iyi kararlar alabilir ve kalabalık içindeki insanlar mantıklı ve akılcı davranabilir, kutuplaşma da kendi başına kötü değildir ve olumlu sosyal değişim için bir araç olabilir. Aslında, hiçbir bölünme ve kutuplaşmanın olmadığı, vatandaşların görüşlerinde homojen olduğu bir toplum, değişim ihtimali olmayan, statik ve totaliter bir toplumla eşdeğer olurdu. Eğer Victor Hugo ‘zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü hiçbir şey yoktur’ konusunda haklıysa, o zaman kutuplaşma zamanları hem kötü hem de iyi fikirler için tartışma fırsatlarının bol olduğu zamanlardır.”
Kutuplaşma belki de, sorunun değil, çözümün kendisidir, nereden baktığımıza bağlı. Sorun şu ki, kutuplaşma işine o kadar teşneyiz ki, artık bir çözüm yolu bile aramıyoruz. Belki de kutuplaşma işine o kadar dalıyoruz ki, buradan çıkarabileceğimiz çözümlere, ortaklaşabileceğimiz minicik adımlara, atılabilecek tek bir filizinin bile bir çölü yeşertmeye kadir olabilecek tohumlara bakmıyoruz bile. Kavga edip, neden kavga ettiğimizi bile konuşmadan dağılıyoruz. Elbette, bu kadar öfkeli bu kadar kavgacı bir toplum olmamızın çözümünü bulmak için de yine nedenlerine bakmak lazım.
Birleşmiş Milletler’in mutluluk endeksi raporlarına göre bir ülkenin mutluluğunu gelir adaleti, şeffaflık, özgürlük, sağlık, sosyal güvence ve yardımseverlik belirliyor. Sosyal psikolog Fran Norris ve ekibinin "Bir Metafor, Teori, Beceriler Bütünü ve Afetlere Hazır Olma Stratejisi Olarak Toplumsal Dayanıklılık" başlıklı çalışmalarında, ekonomik kalkınma, sosyal sermaye, adaptasyon ve esenlik gibi özelliklerin topluluklar açısından güvenlik ağı işlevi gördüğü anlatılıyor. Bunların düzelmesi için de yine bir araya gelmek gerekiyor.
Siyasi kutuplaşmadan duygusal kutuplaşmaya
Yaz sonu “Amasya'nın sadece 10 gün yetecek kadar suyu kaldı” tweet’lerini hatırlar mısınız bilmiyorum. Bir müddet deli gibi Amasya’nın kuraklığı konuşuldu. Birkaç gün sonra Amasya’ya o kadar çok yağmur yağdı ki, şehri sel aldı. Bir gün “Bir sorun Twitter’da gündem olmadan Allah bile harekete geçmiyor” tweet’ini görünce beni bir gülme aldı. Amasya’ya yağmur yağdırabiliyorsak o zaman birbirimizin üzerinde tepinmek yerine bazı sorunların çözümlerine nasıl aktif bir şekilde katılabileceğimizi düşünmekte ortaklaşalım. Demek ki becerebiliyoruz.
Özellikle afetlerden sonra kurulan dayanışmaların temel etkeni, “yurttaşların toplumsal hafızasında derin bir kök salarak unutulmaması.” İyi bir kolektif hafıza, şeffaf bilgi ve iyi bir sivil toplumla mümkün. Gökçer Tahincioğlu geçen hafta Spektrum’daki yazısında şöyle yazmıştı:
“Rakamlar sadece kayıt tutulması anlamına gelmiyor. Kimin neden öldürüldüğünü, hangi çocuğun nerede, nasıl kaçırıldığını ya da kaybolduğunu öğrenmek, bir yol haritası çizebilmek için gerekli. Öyle süslü kampanyalar değil mesele.”
Siyaset, basitçe, belirli bir yönetim birimi içerisindeki farklılaşan çıkarların, kendilerine bütün toplumun refahını ve mevcudiyetini sürdürmesi için taşıdıkları önem nispetinde iktidardan pay verilmesi suretiyle uzlaştırılması faaliyetidir. Yani, “Siyaset yapılacak zaman değil” denen her an, tam da siyaset yapmamız gereken anlar.
Bu kolektif bir şekilde galeyana gelip sonra da gözden ve gönülden ırak bir rafa kaldırma işi bize özgü değil elbette. Yine Psikolojik Dayanıklılık kitabından alıntılarsam:
“Yaşanan bir felaketin hemen ardından büyük dayanıklılık planları geliştirildiğine şahit oluyoruz, ne var ki daha sonra finansman veya siyasi irade eksikliği nedeniyle bunlar bir kenara atılıveriyor. İşte bu yüzden kamuoyunda farkındalık uyandırma kısmı toplumsal dayanıklılık açısından kilit bir önem taşıyor, zira dayanıklılık inşasının zaman içerisinde ekonomik ve sosyal açıdan karşılık getirecek değerli bir yatırım olarak görülebilmesi ancak bilinçlenmeyle mümkün olabilir.”
Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye genelinde başsavcılıkların çocukların cinsel istismarına ilişkin açtığı dosya sayısı 2015-2023 arasında yaklaşık iki katına çıkmış. Narin’in nasıl öldüğünü gündemimizde tutarken bunu da konuşmamız, bunun da örneğin siyaset zemininde tartışılmasını, kamuoyu oluşturulmasını sağlamamız gerekiyor. Sivil toplumu güçlendirmek, aktif bir dayanışma zemini kurmak demek. Değişmeye buradan başlayabiliriz ancak. Bir yerden başlamak, önce aşağıdan tamir etmek. Örgütlü toplum, yasa yapıcıları bir şeylere zorlayan toplum olmak demek.
Yeniden kurmak, bir tohum olsun atmak demek kıraç bir toprağa bile olsa. Peki nasıl?
Toplumsal ihtimam
Dünyada özellikle pandemi sonrası “bakım toplumu” kavramı giderek önem kazanmaya başladı. Toplumdaki çocuk, yaşlı, hasta, engelli bakımı için kullanılan; İngilizce umursamak, gözetmek, bakım vermek anlamına gelen care kavramını genişleterek toplumlarda giderek yerleşen umursamazlığa dikkat çeken ve yeni bir toplumsal düzen kurulacaksa bunun bakım üzerinden kurulması gerektiğini savunan Bakım Manifestosu kitabında uzun uzun anlatılıyor:
“Bakım aynı zamanda, yaşamın esenliği ve serpilmesi için gerekli olan her şeyin beslenmesine yönelik bir toplumsal kapasite ve etkinliktir. Bakım gezegenin kendisinin yanı sıra bu gezegendeki insanlar ve canlı varlıkların büyük bir çoğunluğunun serpilip gelişmesine izin veren politik, toplumsal, maddi ve duygusal koşulları hem bireysel hem müşterek olarak sağlama becerimizdir.”
Yeni Sosyal Baskı adlı derlemede Fatmagül Berktay’ın yazdığı makalede bakım yerine kullandığı ihtimam sözcüğünü ödünç alırsak, meseleyi daha iyi anlıyoruz. Berktay’a göre bakım etiği, Hannah Arendt’in “dünya sevgisi” olarak anlattığı dünyaya minnet duyan, onun için dertlenen, sorumluluk alan yurttaş anlayışının içinden düşünüldüğünde, aynı anda hem kendimize, hem başkalarına, hem dünyaya ihtimam göstermenin de yolu açılmış oluyor. Sosyal çalışmayı uzmanlık çıkmazından kurtarmak ve ataerkil yardım anlayışının ötesine geçebilmek için “dayanışmacı uzmanlık” kavramını öneriyor.
Önce şu kavurduğumuz helvayı yiyelim mi?
Kartacalı general Hannibal, Alpler’i fillerle geçmenin imkansız olduğunu söyleyenlere, “Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız” der. Belki bizim de mezarı Gebze’de olan Hannibal’dan örnek almamız lazımdır. Engin Geçtan, Hayat kitabında yetişkin olmanın sorumluluğundan söz eder, hayatında olan biten için bir düşman aramayan, kendi hayatının sorumluluğunu almanın yetişkinlik olduğunu söyler:
“Çağdaş dünyanın gerçekleriyle ve kendi tarihsel mirasını uzlaştırıcı bir yaşam felsefesi geliştirememiş toplumların, kronolojik yaşıyla orantılı olarak olgunlaşmış bireyler üretebilmelerini beklemek bir ütopyadır.”
“Bu milat olsun" dediğimiz hiçbir şey milat olmadı. Bu sefer olsa mı? Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında. Eh, 100 yaşına gelmiş bir ülke artık yetişkin bir insan gibi sorumluluk almak zorunda.
Bu yüzden bu kez, şu koca bir millet kavurduğumuz helvayı bir yiyelim, yasımızı tutalım, biraz kendimize bakalım, kaçmadan, yorulmadan, yılmadan şu bereketli toprağa bir tohum atmayı en azından deneyelim. Bakarsınız bir güneş doğar, bir çiçek açar, bir tohum bir yerden bir filiz verir, birlikte hasat ederiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Sinem Dönmez
Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

İspanya, Arjantin'i tarihin en tek taraflı finallerinden birinde Ferran Torres'in golüyle yendi ve ikinci kez dünya şampiyonu oldu.

“Ama” bağlacı, dilimizde temel olarak karşıt anlamlı iki cümleyi veya sözcük grubunu birbirine bağlama görevini yapar. Tek başına bir anlamı olmayan bu sözcük, cümleler arasında kurduğu köprüler sayesinde cümleye çok çeşitli anlam ve işlev kazandırır. “Ama” bağlacını karşıtlık ve zıtlık ilişkisi kurmak, koşul (şart) anlamı kazandırmak, anlamı pekiştirmek ve güçlendirmek, dikkati çekmek, uyarı ve ikazda bulunmak, beklenmeyen bir durumu / istisnayı belirtmek için kullanırız.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.



