
Sinem Dönmez
Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.
Şu anda dünyada büyük bir kutuplaşma ve güven krizi var. Bu yeni bir haber değil. Öte yandan Türkiye bu güvensizlik zeminine zaten aşina. Bizim ihtiyacımız olan, sıfırdan bir Nordik güven ütopyası icat etmek değil; sokakta bir hayvana bağış yağdıran, Marmaray'da tanımadığına bisküvi alan o mayayı hatırlamak, modernize etmek.

Ağaçlara karşı bu kadar kör, bu kadar zalim bir ülkede yaşarken ağaç sevgisi hakkında yazmak belki insana boşa kürek çektiğini hissettirir ama belki günlük hayatlarımızda ağaçların farkına varmak, onların mucizelerine, hikayelerine kulak vermek, bizi ağaçlara karşı daha duyarlı kılabilir.

Yeni yılda kararlar almak, Babillilerden bu yana süren bir alışkanlık. Öte yandan Babillilerden beri öğrenemediğimiz bir şey varsa o da yeni yıl kararlarını hayata geçiremediğimiz. Ocak ayının dinlenme ayı olmasından çok büyük, hayatımıza uymayan, bizi neşelendirmeyen, başkası alıyor diye aldığımız kararlara bunun türlü nedenlerini araştırmacılar anlatıyor. Peki daha gerçekçi, daha şefkatli yeni yıl kararları neye benzerdi?

Bir zamanlar "yılın kelimeleri" seçildiğinde herkes bunların neden seçildiğini hemen anlardı. Oysa 2025’i farklı kavramlar üzerinden anlatmak için hangimiz yola çıksak farklı kelimeler seçeriz. Zira artık bizi birbirimize bağlayan tutkallar yok. O yüzden bu listeyi kim okusa eksik bulacak ve hepsi haklı olacak. Yine de denemenin ve hatırlamanın eğlenceli bir aktivite olduğu gerçeği değişmiyor.

Kasım ayının başında Vogue'un Britanya edisyonunda Chanté Joseph imzasıyla yayımlanan “Erkek arkadaşlar artık utanç verici bir şey mi?” başlıklı makalenin yankıları geçmeden The Economist "İlişki Durgunluğu" kapağıyla boy gösterdi. Gerçekten kadınlar artık sevgilileri olmasından utanıyorlar mı?

Yemek bir zamanlar bizi psikolojik ve fiziksel olarak iyileştiren bir devaydı. Bu günlerde ise artık korktuğumuz, güvenmediğimiz, pahalı olduğu için evde pişiremediğimiz, paylaşamadığımız bir derde dönüştü. Hâl böyleyken, 16 Ekim Dünya Gıda Günü’nde konuşmamız gereken şey, belli: Açlık.

Ülke ve dünya gündemi her gün boğazımızı sıkıyor. Elektrik akımından mı, yangından mı, depremden mi, serseri bir kurşundan mı, pestisitlerin, plastiklerin neden olduğu kanser türlerinin birinden mi öleceğiz belli değil. Anksiyete de bu çağın gerçeği ve hatta gerekliliği hâline geliyor. Hatta bir nebze enteresan olmaktan da çıkıyor. Deliye her gün bayram misali, bize her gün anksiyete…

Kadınların gözlerindeki ışığın sönmemesi için buradan itibaren hepimize bir iş düşüyor. Her kadının pırıl pırıl parlaması; kendini göstermekten, dimdik yürümekten korkmaması için elimizde kendimizden ve inanmaktan başka bir güç yok.

Monokültür devrini biliyoruz. O zamanlar siz bir şeyi biliyorsanız herkes biliyordu. Biri ünlüyse ünlüydü. Bir şarkı tutmuşsa duyardınız. Bugün ise size göre çok ünlü olan biri, başka birinin hayatında duymadığı birisi olabilir. Peki bu ortamda her köşeden fışkıran nostalji krizini, sürekli geçmişe özlem duymaktan çıkarıp kolektif hislerimizi yeniden bulmak için kullanabilir miyiz?

MIT Media Lab, son zamanlarda gördüğümüz en spekülatif ama en çarpıcı çalışmalardan birinin ara sonuçlarını yayımladı. Deneme yazarken yapay zeka kullanmanın bilişsel kapasiteye etkisini ölçen bu makale, “Yapay zeka bizi aptallaştırıyor mu?” sorusuyla gündeme geldi. Peki yapay zekayla kendi zekamız arasındaki ilişkide bir orta yol yok mu?





