Nörobiyolojik kıvılcımlar: Güçsüzlük illüzyonu nasıl çöktü?

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Bir şeyi yapabildiğinizi idrak ettiğiniz o küçük anın ölümsüzlüğünü bilirsiniz. Hani iki tekerli bisikleti sürebildiğinizi anladığın bir an vardır çocukken. O hayretle karışık sevinç anı tüm hayat boyu sizi takip eder. Bir daha o başarı hissini hiç unutmazsınız. Çok büyük bir şeyin parçası olduğunuzu fark ettiğiniz, tarih yazılırken orada olduğunuzu anladığınız anlar da tıpkı bisiklete binmeye benzer.
“Tarih bugünleri yazacak.” Bu zaman zaman iyi niyetli bir temenni, iç soğutmak için bir avuntudur. Fakat öyle zamanlar vardır ki, içinden geçtiğimiz günlerin tarih yazıcılarının elinde bir metne dönüşeceğinden emin oluruz.
Adalet duygusu, tıpkı açlık gibi, susuzluk gibi doyurmaya muhtaç olduğumuz bir ihtiyaç. İlkel atalarımızdan kalma bir miras. Bir tür ferasetle muhtacız adalete. Adaletsizliği de bir içgüdü gibi seziyoruz. Evrimsel olarak beynimize kazılı bir şey bu.
“Bir tek insanın çektiği dert ortak salgın olur. Gündelik acımızda başkaldırma, düşünce düzeyinde, 'cogito'nun gördüğü işi görür: İlk kesinliktir. Ama bu kesinlik bireyi yalnızlığından çekip alır. İlk değeri bütün insanlar üzerine kuran bir ortak noktadır. Baş kaldırıyorum, öyleyse varım.”
Albert Camus, Başkaldıran İnsan kitabında böyle der. İşte bu "Başkaldırıyorum öyleyse varım" hissi bazen bir an, bazen bir sürecin patlamasıdır.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilip ertesi gün tutuklanmasıyla başlayan protestoların fişeğinin ateşlendiği, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını aştığı an da böyle bir andı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi Yiğit Aydın, televizyonda katıldığı bir yayında “Biz barikatı aşarken korku barikatını da aştık” diyordu. Haklıydı.
Bu tür bir isyanın nörobiyolojik bir karşılığı da var. Beynimiz bir haksızlık gördüğünde sosyal acı merkezi insula ve "Bir şey yap!" diyen ACC bölgelerine sinyal geliyor. İnsula, sosyal acı sinyalini; ACC, "bir şey yapman lazım" bölgesini ateşliyor. Yani, midenize bir yumruk yediğiniz anda ne hissediyorsanız, bir haksızlığa şahit olduğunuzda da beyninizde birebir aynı şey oluyor.
Normalleştirmenin körlüğü
Amerikalı sosyolog Diane Vaugnan’ın NASA’nın Challenger deneyine dayanarak toplumlar için genelleştirdiği "sapmanın normalleşmesi” (normalization of deviance) diye bir kavram var. Bir şirket ya da devlet kurumu gibi organizasyonel yapılarda çalışanların, kendi kurallarını ya da dış dünyadaki standartları ihlal ettikleri davranışları artık "normal" ve "kabul edilebilir" görmeye başlamasına deniyor. Bir nevi kaynayan sudaki kurbağalar gibi... Atalet ve körlük gibi.
- Haksızlığı gören beynimiz, bir yerden sonra bunu normalleştirmeye başlıyor. Insula köreliyor yani, beynimizdeki hakkaniyet alarmı uyuşuyor.
Bu körelmeyi, bazen bir fotoğraf yeniden ateşliyor. Bir “yeter” anı geliyor. Bunu da bilim "ahlaki şok" (moral shock) kavramıyla açıklıyor. O körelen insula, birden öfke ve sorumlulukla pırıl pırıl patlamaya başlıyor. İşte o barikatın yıkıldığı an bir tür nörobiyolojik kıvılcım. Hakkaniyetsizliği gördüğü anda itkisel olarak hareketlenen bilinçaltımız, bize kendimize inanmayı hatırlatıyor.
Saraçhane protestolarında "Imposter Erdoğan" pankartı taşıdığı için cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla tutuklanan öğrenci de bana bu normalleşme körlüğünü ve imposter sendromunu çağrıştırdı.
Açayım.
İmposter sendromu, 1978’de Amerikalı psikolog Pauline Clance ve Suzanne Imes’in akademik ve profesyonel olarak başarılı kadınların kendilerini yetersiz hissetmesine odaklanan çalışmasıyla literatüre girmiş. Bu başarılı kadınlar elde ettikleri başarıları kabul etmekte zorlanıyor; çoğu, aldıkları övgüleri hak edip etmediklerini sorguluyor ve insanları "kandırdıklarına" inanıyorlar.
Bugün Google’a imposter yazınca 5 milyondan fazla sonuç çıkıyor; önerilen çözümler ise sadece bireylere yüklenenlerden ibaret. Kimse sistemdeki soruna odaklanmıyor. Kimse şu soruyu sormuyor: Neden bu kadar çok insan, özellikle de kadınlar ve gençler, sistematik olarak kendilerini yetersiz hissediyor?
Öyle şeyleri üzerimize giyiyoruz ki, bunun bizi bireysel olarak da toplumsal olarak da ne kadar etkilediği üzerine düşünmüyoruz. Şimdi imposter sendromunu bir şemsiye gibi düşünelim. Kadınların ve siyahların, imposter düşüncelerini daha sık ve yoğun yaşadığını gösteriyor araştırmalar. Bugüne kadar işe yaramaz hissettirilen her insanla değiştirelim onları. İnsanlar azınlık gibi görünmelerine rağmen birleştiklerinde ne kadar güçlü olabileceklerini fark etmiyor ya da ettirilmiyorlar.
İmposter sendromu bir güçsüzlük illüzyonu mu?
Belki de sosyal medyada, gazete, dergilerde, çok okunan sitelerde bir süredir imposter sendromunun popülerleşmesi de bir neden değil, sonuçtur. İmposter sendromu, bir nevi kitleselleşti, toplumsallaştı çünkü; bireysel olmaktan çıktı. Peki kendini güçsüz, yeteneksiz ve işe yaramaz hissetmenin adı olan "imposter sendromu"nun bu kadar popüler olmasının altında da bu güçsüzlük illüzyonu olabilir mi?
Herkes “Ne işe yarayacak ki benim bir şey yapmam” demiyor muydu?
Son derece ithal ve çeviri olmasına rağmen üzerimize dikilmiş gibi davrandığımız kuşak ayrımının bizim enlem ve boylama uymadığını; arkalarından konuşup eleştirmeyi bırakıp biraz konuşmaya davet ettiğim bir yazı yazmıştım. Uzaktan, kendi aramızda yargılayıp asla diyalog kurmaya çalışmadığımız Z kuşağıyla diğer kuşaklar arasında yeni bir diyalog başlatmalıyız demiştim.
Gençlerin apolitikten de öte; köksüz, bağsız, çaresiz olmaları kullanışlıydı. Imposter sendromu da aynı şekilde kullanışlı. Hem de tüm dünya için. İnsanlar itirazlarının bir etkisinin olacağını düşünmüyordu. Ta ki bugüne kadar. Görülmemek ve duyulmamak belki Türkiye’de sadece gençlerin değil, çok daha geniş bir kitlenin ortak sorunu.
Yıllardır hırpaladığımız Z kuşağının aslında hiç de düşündüğümüz kadar apolitik, bilinçsiz ya da umursamaz olmadığını dünya olarak izliyoruz. Onları sadece TikTok'ta makyaj ya da kombin videoları izleyen, asla isyan etmeyecek, sesleri duyulmayacak, dünyadan bihaber insanlar topluluğu sandılar. Halbuki dünya artık öyle bir yer değil. Dünya artık sesini yükselten gençleriyle yankılanan bir yer. Gençlerin dünyayla derdi çok ama dünyanın ve dünyanın geleceğinin gerçek sahiplerinin esas dertleri bir geleceklerinin olmaması.
Birkaç ay geri gidersek 2024’ün son aylarında aynı anda Afrika’nın birden fazla ülkesinde (Kenya, Gana, Nijerya ve Mozambik) gençler işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığına karşı sokağa aynı anda çıkmıştı. Kenyalı aktivist Boniface Mwangi, Context'e verdiği röportajda şöyle diyordu:
”Protestonun en büyük örgütleyicileri Z kuşağıydı. TikTok, Instagram ve X'teydiler. Sokaklardaki insanların çoğu gençti."
Z Kuşağı, X kuşağı. Artık Alfa Kuşağı. İtiraz etme olasılığı olan, ayrımcılığa uğrayan herkes. Sistematik bir şekilde güçsüz hissettirilen bireyler. İçinde bulunduğu koşullara isyan etmemeleri için sürekli hiçbir şey yapamayacak kadar pasif hissettirilen kuşaklar. Türkiye’de bu kuşakların işe yaramaz hissetmesi için bir sürü neden var. En basitinden 22 yıldır giderek sertleşen, ayrımcılık tonu giderek keskinleşen bir iktidar. Dizilerden haberlere, her farklı sesin gürültüde kaybolduğu bir medya. Her tarafı kaplayan, her gün duyduğumuz tek ses. Bu sesi 22 yıldır dinleyen, kindar yetiştirilmeye söz verilmiş bir nesil yetiştirilmeye çalıştılar.
Sokaktan korkar olmuş, isyan yolları muhalefet tarafından kapatılmış ve büyük bir umutsuzluğa sürüklenmiş bir sürü insan. Buradaki hayal kırıklığı yerini bir kabullenişe bırakmıştı zaten. Bütün isyanını çeşitli seçimlerde sandık görevlisi olmaya indirgemiş, hayat gailesine düşmüştü o kuşak. Bir sonraki üniversiteli kuşak, Gezi Direnişi’nin ardından gelen sessiz ve tenha sokaklardan başka bir sokak yüzü bilmedi. Covid yüzünden evlerinde eğitim gördüler, ilk işlerine girip maaş aldıklarında bile evde olan, hayatı internet ya da televizyondan öğrenen gençlerdi onlar. Zaten onların başını "Z kuşağı gerizekalı, apolitik" diyenler ezdi.
Güçsüzlük illüzyonu nasıl çöktü?
İnsanlar uzun zamandır "Nasılsa beni duymayacaklar, ben tek başıma neyim ki?" diye düşünüyordu. Öte yandan beyin çürümesine yol açtığını düşündüğümüz sosyal medya, dev bir hoparlöre dönüşmüş durumda. Fransa’da ya da ABD’de gençler ayaklandığında artık sadece Fransa değil, bütün dünya duyuyor. Artık herkes biliyor, artık herkes gücünün farkında.
Sürekli telefona bakmakla suçladığımız gençlerin yeri geldiğinde herkesten önce telefonu ellerinden bırakması ve hatta telefonlarını bunun için kullanmaları bence hep birlikte özeleştiri vermemiz gereken bir mesele. Hâlâ görüyorum, bir türlü bu insanların örgütlendiğine, sokağa bir bilinçle çıktıklarına inanmayanlar var.
- Ama “Nasılsa kimse duymaz” duygusu yerini “Herkes beni duyabilir”e bıraktığında güçsüzlük illüzyonu da çöküyor.
Lise son sınıfta okuyan, üniversiteye hazırlanan gençler, artık üniversiteye girseler de hiçbir şeyin garantisinin olmadığının farkında. Böyle bir geleceksizliği tahayyül etmek bile güç. TÜİK 2025 verilerine göre, Türkiye’de 15-22 yaş arasındaki çocukların yüzde 25’i işçi. İşe girdiklerinde beğenmediğimiz, işe dahi giremeyen ev gençleri, nihayet duyulmaya karar verdiler. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyleri yok. “Siyasetin nesnesi değil öznesiyiz artık” diyorlar.
Bugün sokaktaki gençlerin öğrenci olmayanları da halihazırda işsiz, okuyup okulu bitirseler de diploma ne işe yarayacak emin olmayan, yurtlarında su akmayan, okurken çalışmak zorunda olan, çalışsalar da kalifiye işlerde nadiren çalışan gençler. Yaşları benzer, koşulları umutsuz. Ayça Örer’in Aposto için market ve çağrı merkezi çalışanlarıyla konuştuğu yazılarda görüş verenlerin büyük çoğunluğu 20’lerinin başlarındaydı.
İşte eşik böyle aşıldı. Haksızlık duygusunu bir tür ferasetle nasıl sezdiğimizi, gençlerin neden sokakta olduğunu konuşup duruyoruz. Onlar mikrofonu alınca o kuru gürültü yerini keskin, kararlı cümlelere bırakıyor artık. Sözü biz söylemeyelim artık yeter. Bu kadar yetersiz, başarısız hissettirdiğimiz de yetti. Görüyoruz artık.
19 Mart günü Saraçhane’ye gitmek için hazırlanırken haber verdiğim bir arkadaşım “Neden gidiyorsun?” diye sordu. Kısmen retorik olan sorusuna karşılık çok düşünmeden “O gün oradaydım demek istiyorum” dedim. Var olmak istiyordum. Ve bugünden bakınca kendimi de, oradaki kalabalığı da daha iyi anlamlandırabiliyorum. Görülmek, duyulmak, var olmak istiyorduk. Bir çağrıdan ziyade bir içgüdüyle oradaydık. Mevzubahis bir şeyi kazanıp kazanmamak değildi, bir parçası olmaktı o günün, o kalabalığın.
Bugün bir ay sonra neden sorusuna cevap vermeye çalıştım. Yine bir kuşak hakkında boş konuştuysam, affola. Zamanın ruhu diye bir kavram var; bazen bazı şeyler dünyanın farklı köşelerinde aynı anda yaşanır. Çünkü cesaret bulaşıcıdır. İnsan olmanın en temel koşullarından biri konuşmak, kendini ifade etmektir.
2020’lere ilk girdiğimizde 20’ler ruhu tekrar edecek mi diye makaleler yazılıyordu. Ancak 20'lerin gençlerine kayıp kuşaklar deniyordu. Bence 2020’ler kayıp değil, kendini bulan kuşakların yüzyılı olacak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Sinem Dönmez
Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR


