Artık utanç yer değiştirmeli: Kadınlar konuşmaya başlayınca ne olur?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Kadınlar olarak yakınlık kurarken bir noktada birbirimize anlattığımız birer taciz hikayesi kesin oluyor. O uzun sohbetlerin bir anında, bir şey oluyor. Bir mayanın bir ekmeğe yaptığı kimyasal tepkime gibi handiyse. Bir cesaret anı geliyor, anlatıyor biri. Sonra diğeri sözü alıyor, başka bir hikaye anlatıyor. O bir tek kendinin başına geldiğini zannettiğin, çok utandığın, hiç anlatamadığın, hep kendini suçladığın olayın hiç de münferit olmadığını anlıyorsun.
Bu sohbetlerin arasında “Yok canım öyle olmamıştır” diyen bir kadını hiç görmedim. Benzerlerini defalarca dinledim çünkü. Yaraları hep birlikte sardık. Maya dedim ya, o bir ömür sürecek kadın arkadaşlığın mayası maalesef budur, ekşi bir mayadır ama öyledir. O kadın anlatırken hep kendini suçlar: "Ben o gün öyle mi giyinmiştim, böyle mi bakmıştım?" Karşısındaki anlar, emin misin diye sormaz. Yok canım, demez. Öyledir çünkü, bilir. Bizim mayamız bu, ekmeklerimiz kabarık.
Bir kadının, böyle bir şeyi ifade etmesi, gerçekten kolay bir şey değil. Evet arkadaşlarına anlatmak bile. Tek bir kadının bile bir şey anlatması, ünlü hikayedeki kelebeğin kanat çırpmasına benziyor. Çünkü dikkat ederseniz, ne zaman bir erkek hakkında bir ifşa paylaşılsa ardından bir yenisi geliyor. Asla bir kişiye yapmamıştır zira. Paylaşılanları arka arkaya okuduğunuzda görürsünüz, bir benzerini ben de duymuştum, deniyor kesin. İfşa işte böyle böyle, bir rüzgara dönüşüyor.
Ve sonra rüzgar birden duruyor. Peki o rüzgar niye duruyor? Benzetmekten haz etmesem de o çalı yangını niye devasa ağzımızı burnumuzu tıkayan devasa bir afete dönüşmüyor? Bugüne kadar bu rüzgarın şıp diye kesilmesinin nedeni neydi düşünelim mi?
Bir kadın konuştuktan sonra ne olduğunu izliyor bir başka kadın, uzaktan. O kadınları konuştukları için değersizleştirdiler; davaları görülse bile adamlar, sinemalarda, televizyonlarda takılmaya devam ettiler. Boy boy billboard’lara yüzleri basıldı. Koca koca dizilerde, filmlerde oynadılar. Davalar uzadı, hâkimler değişti, kadınları yıldırmak için her şey yapıldı.
Birileriyle yaşadıkları bu türden şiddet deneyimlerini paylaşan kadınların yalnız kalma korkuları, kendilerine inanılmayacağı korkuları baştan ağır basıyordu zaten. Bu zamana kadarki ifşalarda hep aynı şeyi izledik. Faili değil, mağduru beğenmedi insanlar.
Halihazırda erkek egemen bir toplum zaten doğrudan erkeği koruduğu için, mağdurun makbul olması gerekiyor. En tuhafı da herkes ama herkes, önce mağdura alıcı gözle bakıyor. Faile yakıştırmamak, mağduru beğenmemek zaten zor olan bir şeyi, yani başına gelen şeyi paylaşmayı başından zorlaştırıyor. Tacize uğrayan bir arkadaşım, alabileceği tepkilere karşılık, ne kadar makbul sayılabileceğini, geçmişe dönük paylaşımlarına bakarak hesaplamaya çalışıyor mesela. Siz hiç makbul olmaya çalışan tacizci gördünüz mü?
Birkaç yıl önce 8 Mart’ta Cihangir’e doğru gitmeye çalışırken yanımdan bir kadın, kızıyla yürüyordu. O gün hava çok soğuktu. Hızlı hızlı yanlarından geçerken küçük kız üşüyorum dedi, annesi ise “Şimdi bir sürü kadının nefesiyle ısınırsın yavrucuğum” diye karşılık verdi. Hayatımda kulak misafiri olduğuma daha çok memnun olduğum bir konuşma daha yoktur muhtemelen. Hiç, hiçbir zaman unutmadım. Bir kadın konuştuğunda, işte o buz gibi hava, bir sürü kadının nefesiyle dağılıyor.
Bir kadın konuştuğunda başka ne mi oluyor?
Bir cesarettir gelip yerleşiyor herkesin kalbine.
Artık korkmuyorsun.
Yalnız olmadığını biliyorsun.
Anlaşılıyorsun.
Belki de en önemlisi, o söz bir korku salıyor.
Bu korkuya ihtiyacımız var. Çünkü yıllarca kimse korkmadı. Başına hiçbir şey gelmeyeceğinden emin bir şekilde bulundukları mevki, makam ve koltuklarda oturmaya devam ettiler. İfşa hiç değilse bu potansiyeli içinde taşıyanların rezil olmaktan korkmasına yol açıyor. İtibarlarının bununla anılması, kadınlar için doğal olarak koruyucu oluyor. Bugün erkekler kadınlara davranışlarında bir parmak ucu kadar değiştilerse bu yine kadınların sayesinde.
'Yeni kız' olmak
Mad Men dizisinin ilk bölümünde Peggy, ofisteki ilk gününde kendisinden daha kıdemli olan Joan’a “Neden bütün erkekler bana bakıyor?” diye sorar, Joan “Çünkü sen yeni kızsın” der. Adamlar, o yeni gelen kızları taciz etmeyi son derece normal bulur. Kızın da normal bulması beklenir.
Bir işyeri hayal edin. Koltuklarına kazık çakan yayın yönetmenleri, köşe yazarları, büyük gazeteciler, meslek büyüğü "abiler", reklam sektöründe kreatif direktörler, yöneticiler, oturdukları yerlerde oturmaya devam ediyor. Herkes birbirini tanıyor. Ve "yeni kızlar" kendilerinden daha kıdemli bir erkek onları evine davet ettiğinde bunu reddetmenin bir bahaneyle işlerine mâl olacağını kendilerinin asla dahil edilmediği fısıltılarda hissediyorlar.
- Bu yüzden yaptığı işi bırakan, mesleğinden vazgeçen, kariyer değiştiren kadınlar var. Onlarla ne kadar empati kurduk şimdiye kadar?
Üniversite ikinci sınıfın sonundaki stajımı büyük bir televizyon kanalında yaptım. Kattaki fotokopi makinesinin yanında aşağıdan hava üfleyen bir havalandırma deliği vardı. Eh stajyerim, en çok fotokopi makinesinin oralarda işim var. Bir gün dizimden aşağı boyda bir etek giymiştim, kanalda çalışan erkeklerden biri, arkamdan geçerken "Çok tehlikeli bir yerde duruyorsun" demişti ağzının içinden, gülerek. Şimdi hatırladığını bile sanmıyorum, öyle sıradandır ki eminim çünkü o yeni gelen kızla hadsizce şakalaşmak. Kalakaldığımı hatırlıyorum, cevap verememiştim. Kimseye de söylememiştim.
Kadınlar hayatta var oldukları her yerde sistematik bir şekilde tacize uğruyor. Hiçbir sektörü birbirinden ayırmak mümkün değil. Hiçbir sektör, pirüpak değil ancak bazı sektörlerin, ne kadar “erkek” olduklarını da anlatmak gerekir. Erkek egemen sektör denince forklift operatörlüğü, tır şoförlüğü gibi şeyler akla gelse de esasen gazeteler, televizyon kanalları, reklam ajansları erkek egemen yerlerdir. Çok kadın çalışır, o arı gibi koşturan muhabirler, sunucular kadındır ancak yazı işleri toplantıları, kreatif direktörler, (çok yakın zamandan bir örnek gerekirse geçen yılın içinde sadece bir kadın olan Kristal Elma jürisine göz atabilirsiniz) iletişim sektörünün farklı kollarında büyük gazeteciler, büyük yazarlar, erkektir. Onlar abilerdir. Saygın meslek büyükleridir.
Çok rahatlardır, kimsenin konuşmayacağına çok eminlerdir. Zaten seçtikleri kurbanlar, o işyerine yeni gelmiş, hevesli, onlara hayran genç kadınlardır. Yani "yeni kızlar"dır. Onlara göre güçsüz, itiraz edemeyecek, konuşmayacak genç kadınlar. Ya da konuşursa bir daha orada barınamayacak olanlar...
Medyada çalışan, çalışmış her kadının, bir parça tedirgin hissettiğini, biraz da beklediğini biliyorum. Çünkü neler yaşanmadı ki? Genç kadın gazetecilerin bacaklarını merdivenlerden çıkarlarken ayan beyan dikizleyenleri mi duymadım, kenara köşeye sıkıştırıp dokunanları mı? O zamanlar bunlar büyük gazeteci olmaya engel değildi.
Onlar kendilerine saygı duyan, belki bir şeyler öğrenirim ümidiyle onlarla konuşan ve gözlerinin içine bakan kızlara yan gözle bakarken gazeteye yeni gelen genç kadınların yüzündeki ürkeklik, birkaç ay içinde silinir. Çok izledim. Uzaktan, yakından. Çok duydum, dinledim. Derisi kalınlaşır kadınların bir şekilde. “Büyüklerin” üstü kapalı ya da açık tacizlerine giderek duyarsızlaşırlar.
Bu köşe taşlarını, koltuklarını büyük büyük erkeklerin tuttuğu tüm sektörlerde, yanlış inşa edilmiş ilişkiler var. O mesleğe yeni atılmış genç kadınlar, yazılarını okudukları, televizyonda, seminerlerde, konferanslarda dinledikleri büyüklere çok saygı duyuyorlar. O saygı, istismar ediliyor. Zaten en korkuncu da bu. Bugün, o büyük adamların bazıları öldü. Anılar ölmedi. Birkaç gazeteci kadın arkadaşımla konuşmamız yetti. O büyük, saygıdeğer gazetecilerin neler yaptığını herkes biliyor. Kimisi bu ifşalarla başına gelenleri hatırlıyor.
- Çünkü yaşamaya devam etmek için bir yandan da unutmanız gerekiyor. Güç hiyerarşilerini kullanan, hep suyun üstünde kalan, sizi bir küçük hamleyle suyun dibine itebilecek büyük abilerin yaptıklarını bir kişi faş edince, eteklerdeki taşlar dökülüyor. Dökülecek.
Yolu bu. Ayça Örer’in burada geçen hafta sonu yayımlanan röportajında Aksu Bora şöyle diyor:
“Bu korkunç cezasızlık durumu, büyük bir öfke yaratıyor kadınlarda, doğal olarak. Elimizde ifşadan başka adalet aracı kalmamış gibi görünüyor, o da hem riskli hem de etkisiz bir araç. Adamlar genellikle ufak tefek sıyrıklarla ve asla ceza almadan, tabii ki özür filan dilemeden, hiç pişman olmadan yollarına devam ediyorlar.”
“Konuşma, ona bir şey olmaz” diye caydırılan kadınlar ilk kez yaralarını gösterirken delil, kanıt isteyen, "itibar suikastı", "sosyal medya linci" yorumları yapan herkes de o yaraya biraz daha kalın kalın tuz döküyor. Paylaşmaya karar vermeden önce zaten bu kadınlar kendilerini neyin beklediğini maalesef biliyor. Aşağılanma, boydan boya incelenme, alay edilme, en kötüsü inanılmama. Birkaç gündür, izliyorum. Ünlü olmak istemekle suçlanıyor bazı kadınlar. Yani kadınların ünlü olmak için bir erkeğe muhtaç olması mı kaldı Allah aşkına?
Hep yeni baştan
Ne kadar konuşsak da her yeni ifşa dalgasında başa döndüğümüz için bazı temel noktaları da tekrara düşüyoruz demeden hatırlatmakta fayda var. Türkiye'nin imzacıları arasından çıktığı İstanbul Sözleşmesi 33. Madde şöyle der:
“Taraf Devletler, zorlama veya tehditle bir kişinin psikolojik bütünlüğünü ciddi bir şekilde bozan kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gereken yasal veya diğer tedbirleri alır.”
Maalesef, bunun olmadığını biliyoruz. Bir hukuksuzlukla çepeçevre sarılı olduğumuzu da. Bunun ışığında bakalım:
Beyan esastır ne demek?
"Beyan esastır" kaidesi, bir mağdurun somut kanıt olmasa da beyanı esas alınarak soruşturmanın başlatılması anlamına gelir. Esasen, cinsiyetten bağımsızdır kavram. Ancak hem şiddette hem de boşanmalarda “mağdur” çoğunlukla kadın olduğu için bu yasalar yaygın olarak kadınlarla ilişkilendiriliyor.
Neden beyan esas alınır?
Erkek şiddeti büyük bir çoğunlukla kimsenin şahit olamayacağı birtakım yer ve zamanlarda gerçekleşir. Çoğunlukla belgesi, kaydı, ispatı, şahidi yoktur. Tıpkı bir otomobil kazası gibi tacizden sonraki travmada da donakalma, konuşamama tepkileri gerçektir. Dolayısıyla taciz her zaman ha deyince anlatılabilecek bir şey olmayabilr. Zaman zaman terapilerde ortaya çıkan ve ancak orada kişinin kendisini suçlamayı bıraktığında konuşabildiği, kendinde ancak yıllar sonra güç bulabildiği bir mesele olabilir.
Bu konunun masumiyet karinesi ile ilgisi var mı?
Masumiyet karinesi, bir kişinin suçu sabit oluncaya kadar o kişiye suçsuz gibi davranmak anlamına geliyor. Zaten konu yargıya taşındığında, o kişinin suçsuz olduğunu ispat etmesi gerekiyor. Bu yüzden de yargılanırken suçlu demiyor kimse; sanık ve şüpheli diyor yargı da. Yani, hayır, yok.
Ne yapacağız?
Şiddet beyanında bulunan birine vereceğimiz tepki kendisine destek olmak; bu kadar basit. İfşalar; linç̧ girişimi ya da itibar suikastı değildir. Birer magazin haberi gibi değil, bir yüreklendirme olarak okumamız ve desteklememiz gerekir. İfşa, bugün dönüştürücü olmaya başladı. Neden mi? Çünkü yaptırımları başladı. Kimse unutmadı. Unutturmayacak da bu kez.
Daha yeni başlıyoruz.
İpi çekersek altında kalanlar, şiddet failleri olacak. Bu rüzgarın durmaması gerekiyor. Bu kez durmaması gerekiyor. Hukuken yalnız olan, toplumda sahip çıkılan şiddet faillerinin normal bir şekilde hayatlarını yaşamaya devam ettiğini gören kadınların güçsüz hissetmemesi için, bu sesi büyüteceğiz. Bu sefer böyle olmayacak. Utanç gerçekten taraf değiştirecek mi? Günün birinde?
Kadınların gözlerindeki ışığın sönmemesi için buradan itibaren hepimize bir iş düşüyor. Her kadının pırıl pırıl parlaması; kendini göstermekten, dimdik yürümekten korkmaması için elimizde kendimizden ve inanmaktan başka bir güç yok.
Kapak fotoğrafı: Üzüm Derin Solak | 5harfliler.com
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Sinem Dönmez
Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.




