Bize her gün anksiyete: Kaygı, bu devre verilmesi gereken normal tepki mi?

Ülke ve dünya gündemi her gün boğazımızı sıkıyor. Elektrik akımından mı, yangından mı, depremden mi, serseri bir kurşundan mı, pestisitlerin, plastiklerin neden olduğu kanser türlerinin birinden mi öleceğiz belli değil. Anksiyete de bu çağın gerçeği ve hatta gerekliliği hâline geliyor. Hatta bir nebze enteresan olmaktan da çıkıyor. Deliye her gün bayram misali, bize her gün anksiyete…
Bize her gün anksiyete: Kaygı, bu devre verilmesi gereken normal tepki mi?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İçinde bulunduğu zamana “anksiyete çağı” diyen ilk insan, 1948’de yazdığı aynı adlı kitapla Pulitzer ödülü kazanan W. Auden. 2. Dünya Savaşı’nın ardından o zamanın hissini tariflemek için kullanmış bunu. Bugün ise kapısının önünde bomba patlamayanlar için de anksiyetenin hiç olmadığı kadar görünür, yaygın ve hatta “popüler” olduğu bir çağdan geçiyoruz. Öyle ki anksiyete ile baş etmek üzerine yazılan kaç kitap vardır diye merak edip Goodreads’teki kategorisine baktığımda 8.741 kitap olduğunu görüyorum anksiyete rafında. 

İnsan için her şey bulaşıcı aslında. Neşe gibi, keder gibi, umut gibi ve tabii anksiyete gibi… Artık birbirimize temas ettiğimiz yer sosyal medya olduğu için bu salgın da dijital olarak yayılıyor. Bir zamanlar “gerçek” olarak kabul edilmeyen sanal dünya, artık psikolojimizi şekillendiriyor. 

Dünyanın en kötü zamanına mı denk geldik?

Sosyal medyada en sık denk geldiğim genellemelerden biri, "dünyanın en kötü zamanına denk geldiğinden" yakınan içerikler. Kimse bir zamanlar insanların aslandan kaçmak zorunda kaldığını, bitmeyen savaşları, vebayı, kıtlığı, penisilinin bulunmamış olmasını filan aklına getirmiyor. Aslında tüm bu yakınmalara rağmen insanlık, tarihinin en büyük refah dönemini yaşıyor. Peki neden biz, aslandan kaçan atalarımızdan daha endişeliyiz?

Bazı araştırmalar, özellikle son 10 yılda giderek yükselen anksiyete rakamlarını pandeminin etkilerine bağlıyor. Örneğin Dünya Sağlık Örgütü, 2020 yılında sokağa çıkma yasakları ve diğer kısıtlamaların getirilmesiyle birlikte anksiyete bozukluklarında yüzde 25,6'lık bir artış olduğunu bildirmişti.

Ülkemizde de anksiyetenin sembolü olabilecek kadar güçlü bir örneğiyle toplu olarak karşılaşmamız pandemi sırasında olmuştu. Luppo vakasını hatırlarsınız. Pandeminin ilk günlerinde son dakikada aldığımız sokağa çıkma yasağı haberiyle hepimiz içgüdüsel olarak markete gitmiştik. İki saat sonra, belirsiz bir süreyle eve kapanacağını öğrenen insan, neyin yokluğuyla sınanacağını bilemez. Canı aniden tatlı ister mi, çocuğu akşam vakti bisküvi diye tutturur mu, bilemez. O beyefendi de derin, gerçek ve haklı bir bilinmezlik hissinin uzayacak kasa kuyruğunun stresiyle birleştiği anlarda anlı şanlı bir anksiyete nedir dersi veriyordu bize aslında. Ki bu kıvılcımın çok daha büyük bir dalganın habercisi olduğunu sonradan yaşayarak öğrendik.

Öte yandan kaygı seviyeleri, pandemi öncesinde de yükseliyordu aslında. Örneğin Birleşik Krallık'ta 18-44 yaş grubunda anksiyete bozukluğu teşhisleri, 2018'de yüzde 6,7'ye yükselmişti ve bu artış özellikle gençler arasında belirginleşmişti. Gençliğin gamsızlıkla özdeşleştirildiği eski günlerin her geçen gün arkada kaldığını el yordamıyla da olsa pandemi öncesinde de hissediyorduk. Ancak belki henüz adını bu kadar net koyamamış, net bir nedene bağlayamamıştık.

Türkiye’de anksiyetenin Google Trendler’e yansıyan bir ivme kazanması da 2020’de pandemiyle birlikte başlamıştı. Ardından ekonomik kriz ve 2023’te deprem geldi. Böylece Google aramalarında 2021-2025 döneminde anksiyete konusunun ivmesi sabitleşip bir tür “yeni normal” oldu ve aramalar yüzde 85-95 bandında kalıcılaştı. Artık 5 yıl önceki gibi “Anksiyete nedir?” gibi temel aramalarla yetinmiyoruz. Son 1 yılda "anksiyete için nefes egzersizleri", "kaygılı bağlanma nasıl düzelir", "terapi ücretleri 2025", "mindfulness anksiyete" gibi daha hedefli sorgular yapılıyor. Üstelik bu aramalar yalnızca büyük kriz anlarında zirve yapmıyor; yıl boyunca yüksek bir platoda seyrediyor.

Zira bu dönemde belirsizlik de inişli çıkışlı bir grafikten hayatımızın sabiti olmaya doğru evrildi. İlk defa bir alt kuşağa meslek ve eğitimle ilgili öneride bulunamaz hâle geldik çünkü yapay zeka o işi yapacak mı emin değiliz. Bir fotoğraf gerçek mi, üretilmiş mi emin olamıyoruz. İklim krizi nedeniyle bir orman yangını büyüyerek evimize ulaşacak mı, bir fırtına evimizin çatısını uçuracak mı bilmiyoruz. Yarın bile iyi olacak mıyız, hayatta olacak mıyız, bir işimiz olacak mı bilmiyoruz. 

Türkiye gerçekten hiçbir yere benzemiyor. Doğrudan tercüme edilmiş, ithal ruh sağlığı içerikleri de bize o kadar uymuyor. Biz, buradan göçenler de dahil her sabah sosyal medyaya kaç like aldığımızı görmekten öte “Bugün kim tutuklandı, kim gözaltına alındı, bir yerde deprem oldu mu, yangın çıktı mı” emin olmak için giriyoruz. Her gün Türkçe bilen herkes için bir anksiyete festivali zaten. 

AXA Sigorta ve Ipsos'un dünyada 16 ülkeden 1.000’er kişiyle görüşerek yapılan “Ruh Sağlığı Raporu 2024” araştırması da bunu doğruluyor. Araştırmaya göre Türkiye, herhangi bir psikolojik rahatsızlığa sahip olma oranlarında yüzde 38 ile ikinci sırada yer alıyor. Bu oran, 2023’e göre yüzde 8 artmış durumda. Bugün bu araştırma tekrarlanırsa 2025’te bu oranın arşa çıkmış olacağından adım kadar eminim.  

Dünyada da işler güllük gülistanlık değil. Burnumuzun dibinde savaşlar oluyor, güvenilir kurumlar çöküyor, iktidarlar değişiyor, gözlerimizin önünde kimsenin sesini çıkarmadığı soykırımlar yaşanıyor. Öyle “Haber okumuyorum artık ben” diye kaçmak yok. Havada asılı bir ruh hâli, sokağa çıktığınız anda yakanıza yapışıyor. O kadar ortak bir dert ki, çareyi herkes damdan düşenlerde arıyor. 

Hâl böyleyken anksiyete de patolojik bir durum olmaktan çıkıp bu devre verilecek normal tepki hâline geliyor. Anksiyete yaşamamanın biraz anormal olacağı bir dönemden geçiyoruz.

Anksiyeteyi anlamak

Öncelikle anksiyeteyi tanımlamak ve komşu hislerle farklarını anlamakla başlamalı. En yakın komşularından biri korku. Ancak korku, beş duyumuzla algılanabilecek tehditleri bize tercüme ederek bizi bu tehditlerden kaçmaya ya da onlarla savaşmaya iter. Örneğin bize doğru koşan vahşi bir hayvan gördüğümüzde, arkamızdan yaklaşan ayak seslerini işittiğimizde, evimizden duman kokusu aldığımızda veya birisi beklenmedik şekilde sırtımıza dokunduğunda duygusal beyin olarak bilinen limbik sistem, korku tepkisini devreye sokar. 

  • Korku, harekete geçip bu tehditler karşısında av olmamak için içimizdeki enerjiyi harekete geçirir; anksiyete ise o enerjiyi geri iter.

Stresten de farklıdır çünkü stres, genellikle dışsal bir durumla tetiklenirken anksiyete, daha çok geçmişe dair yargılar ve geleceğe yönelik endişeler gibi içsel ve aşırı düşüncelerle beslenir. Bu ruh hâli, sadece zihinsel bir endişe olarak kalmaz, aynı zamanda kaslarda kasılma, sürekli tetikte olma, mide bulantısı, uyku zorluğu ve odaklanma güçlüğü gibi bir dizi bedensel belirtiyle birlikte yaşanır. Ancak bu durum aşırı, kontrol edilemez bir hâl aldığında ve en az altı ay gibi uzun bir süre boyunca kişinin günlük yaşamını olumsuz etkilediğinde “Yaygın Anksiyete Bozukluğu” (YAB) gibi ruhsal bozukluklara dönüşür.

Bu noktada artık insanlar, hayatta kalmalarına yardımcı olacak evrimsel bir tepkiden çoğu zaman var olmayan tehditleri algılayarak sürekli “savaş ya da kaç” içgüdüsünü canlı tutan ve onları normal hayatlarını sürdüremeyecek bireylere dönüştüren bir hisle başbaşa kalırlar.

Neden refah seviyesi, anksiyeteyi artırıyor?

Yazının başında, aslanlarla savaşan atalarımıza kıyasla daha az tehditle yaşadığımızı söyledik. Öte yandan bugünün dünyasında da gerçek tehditler yok değil. Dünyanın birçok bölgesinde gençler başta olmak üzere insanlar, güvenli olmayan bölgelerde, travma ve istismar geçmişleri nedeniyle aile üyeleri arasında bile güvende hissetmeden yaşıyorlar.

Fakat 204 ülkede anksiyete bozukluklarının yaygınlığını inceleyen Küresel Hastalık Yükü Projesi'nin 2022 yılı verilerine göre Avrupa ve Amerika kaygı seviyelerinde en yüksek rakamların görüldüğü ülkeler olurken Afrika ve Asya listenin sonlarında yer alıyor. Yüksek gelirli ülkelerde olduğu gibi aynı ülke içerisindeki yüksek gelirli gruplarda da anksiyete oranları daha yüksek görülüyor. 

Bunun bir nedeni, dezavantajlı gruplardaki çocukların hislerini dışa vuracak bir ortam bulamaması nedeniyle “utangaç” sayılarak anksiyete yaşadıklarının görmezden gelinmesi; bir nedeni de varlıklı toplumlarda yetişen gençlerin stresle başa çıkma mekanizmalarını geliştirebilecekleri bir ortamın yokluğunda çoğunlukla görmezden gelinen ağır bir baskıyla yaşaması olabilir.

New York Times'a görüş veren Arizona Eyalet Üniversitesi psikoloji profesörü Suniya Luthar, görüşte her şeye sahip olan bu gençlerin birçoğu için en büyük stres faktörünün asla "Yeterince yaptım ve artık durabilirim" diyebilecekleri noktaya gelememeleri olduğunu söylüyor. 

"Her zaman bir aktivite daha, bir özel ders daha, iyi bir üniversiteye girmek için yapılması gereken bir şey daha var. Çocuklar kendilerini yeterli görmüyorlar. Baskı acımasız ve giderek daha da kötüleşiyor.”

Sosyal medya, anksiyetenin kuluçkası gibi

Yüksek kaygılı gençler arasında en yaygın endişe kaynaklarından bir diğeri ise sosyal medya. Sosyal psikolog Jonathan Haidt de Anxious Generation kitabında Z kuşağının neden anksiyete kuşağı olduğunu sosyal medyanın yaygınlaşma grafiğiyle bağlantılandırıyor. Kuşaklara indirgemenin doğru olmadığını düşünsem de tespitleri düşünmeye değer, üstelik bugünü anlamlandırmaya yarıyor. 

Öncelikle 2000’lerde internet hem hızlandı hem demokratikleşti. 2007’de iPhone piyasaya sürüldü ve bugün hâlâ kullandığımız platformlar doğdu. 2009’da beğenme, retweet etme, paylaşma özellikleri geldi. Haidt diyor ki: 

“2009’dan önce, sosyal medya arkadaşlarınla takıldığın bir yerken birdenbire bir performans alanına dönüştü ve bugünkü toksik hâle doğru evrildi. 2010’da telefonlara ön kamera eklendi, 2012’de Facebook Instagram’ı satın aldı. Gerçekten de Instagram’da 2012’den önceki fotoğraflarımız görüntülü bir günlük gibiydi. Tweetler de öyleydi. Şimdi zorbalık kolaylaştı. Birbirlerini sokakta, dışarıda değil, sosyal medyada tanıyan çocuklar, pandemiyle birlikte doğuştan anksiyeteli bireylere dönüştüler. Başka şansları da yoktu.”

Gerçekten de sosyal medya, anksiyetenin kuluçkası gibi. Beğenilmek, ne kadar beğenildiğinin ölçülebilmesi, rezil olma korkusu, bunların internetten, dolayısıyla kişinin tarihinden asla silinmemesi, dijital zorbalık, bir nesli komple anksiyete sahibi yaptı. Ki zaten, anksiyetenin viral bir şarkıya dönüşmesi, sosyal medyada en popüler konulardan biri olması da genç kuşağın gerçekliği olmasında gizli.

Haidt, Z kuşağının ergenlik dönemini beğenilip beğenilmediklerini, sosyal olarak kabul edilip edilmediklerini anlık olarak ölçen bir araca bağımlı geçirdiklerini söylüyor. Bugün dünyada belli bir yaş altına sosyal medyayı yasaklamak gerektiği konuşuluyor lakin artık çok geç.

Anksiyete gerçek olduğu için mi popüler, popüler olduğu için mi gerçek?

Şimdi burada duralım. Anksiyete gerçek olduğu için mi popüler? Popüler olduğu için mi gerçek? Bu çağın doğal getirisi mi? Yoksa her stres, anksiyete gibi mi algılanıyor? Dünyada ve Türkiye’deki hiç bitmeyen belirsizlik hâli, ekonomi, politika hepimizi anksiyete bozukluğu olan kişilere dönüştürdü ve bununla yaşamayı öğrendik mi, yoksa herkes anksiyeteden bahsettiği için sürekli “Bende de anksiyete mi var” diye kendimizi mi yokluyoruz? 

2022’de Lucy Foulkes ve Jack L. Andrews, yayımladıkları bir araştırmada "yaygınlık enflasyonu" (prevalence inflation) terimini ortaya atıyor ve şöyle diyorlar: 

”Eğer insanlara sürekli olarak ruh sağlığı sorunlarından bahsedilirse her türlü olumsuz düşünce ve duyguyu bu mercekten yorumlamaya başlayabilirler. Anksiyete bozukluklarının yaygınlığı konusunda aşırı farkındalık kazanan bazı bireyler, düşük seviyelerdeki anksiyeteyi kendi bozukluklarının işareti olarak görebilirler.”

Ben anksiyetenin bu çağda artık kolumuz, bacağımız gibi bir uzva dönüştüğünü düşünüyorum. Dünyanın hâli, bizi bu “savaş ya da kaç” tepkisine duyarsızlaştırmış durumda neredeyse. Eskiden “Kaos bağımlısıyız” derdim, ancak Shirley Li’nin Atlantic’teki yazısını okurken izlediğimiz dizilerin bile bizi hizaladığını fark ettim. 

  • Li, eskisi gibi iyi hissettiren dizilerin yerini izlemesi bile zorlayan, durduk yere aslanlar tarafından kovalanıyor gibi hissettiren gergin yapımların aldığına dikkat çekiyordu. 

Yakın bir arkadaşımla dizi izleriz; ona sık sık “Bugün ülke yeterince gergin, bir de bu dizinin gerginliğini çekemem” dediğimi hatırlıyorum. Ancak popüler kültür, toplumun anksiyete ve ajitasyon seviyesine ayak uyduruyor. Yale’den psikoloji profesörü Wendy Berry Mendes de beynimizin neden bu dizilere bu kadar tutulduğunu şöyle açıklıyor: 

“Vücudumuz, 'The Bear' izlerken mi yoksa yürüyüşe çıktığımızda mı kalp atışımızın hızının arttığını çoğu zaman fark etmez. Buna ‘vikaryöz stres’ deniyor: Savaş–kaç tepkisi gibi hissettiriyor ama sıfır risk taşıyor.” 

Seyirci, dizi izlerken böylece kendi stresini de anlıyor. Belki çözüyor. Ünlü psikolog Profesör David H. Barlow ise anksiyetenin işlevine şöyle dikkat çekiyor:

“Anksiyete olmadan çok az şey başarılırdı. Sporcuların, sanatçıların, yöneticilerin, zanaatkarların ve öğrencilerin performansı düşerdi; yaratıcılık azalırdı; ekinler bile ekilmeyebilirdi. Ve hepimiz, hızlı tempolu toplumumuzda uzun zamandır aranan o pastoral duruma erişirdik: bir ağacın altında ömür tüketmek. Bu da türümüz için nükleer savaş kadar ölümcül olurdu.”

Bunca yıllık akademik metin okuryazarlığı bana temelde tek bir şey öğretti. Makale yazarı genellemek ister, sen sına. Kısayoldan neden-sonuç ilişkisi kuran makalelerden kork. O yüzden, şunlar anksiyeteye neden olur, bunlar anksiyeteyi halleder diye bir şey yok. Anksiyete belli ki bu çağın gerçeği ve hatta gerekliliği. Belki de bunu cebimize koyup, öyle bakmalı. 

  • Robert Frost, bir şiirinde “Tek çıkış yolu içinden geçmektir” der ya hani, bizimki de o hesap. Anksiyeteyi tefekkürle karşılayıp, durmak ve geçmesini beklemek yerine, rahatımızı bozmasından faydalanmayı deneyebiliriz.

Bence zaten öyle yapıyoruz. Ülke gündemi her gün boğazımızı sıkıyor. Elektrik akımından mı, yangından mı, depremden mi, serseri bir kurşundan mı, pestisitlerin, plastiklerin neden olduğu kanser türlerinin birinden mi öleceğiz belli değil. Kusura bakmayın ama bence anksiyete bizim için enteresan da değil

Deliye her gün bayram misali, bize her gün anksiyete…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Sinem Dönmez

Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Ayça Örer

·

25 Tem 2026

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?
AngstAngst

HİKAYE

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Nis Tuğba Çelik

·

25 Tem 2026

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?
AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?
AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?