Devaydı, derde dönüştü: Resesyon günlerinde bir Gıda Günü

Yemek bir zamanlar bizi psikolojik ve fiziksel olarak iyileştiren bir devaydı. Bu günlerde ise artık korktuğumuz, güvenmediğimiz, pahalı olduğu için evde pişiremediğimiz, paylaşamadığımız bir derde dönüştü.
Yemek neydi? Birinin senin için bir şeyler pişirmesi, bir sofrada oturmanın neşesiydi bir zamanlar. Çağlaları görünce bahar gelmiş, yeşil mandalinaları görünce yaz bitti diye düşünmekti. Bağ kurmak, paylaşmak, hikayeler dinlemek, hikayeler anlatmaktı. Güzel günleri, güzel akşamları, insanları, arkadaşları, aile bireylerini hatırlamaktı.
Yemek, bir korku filmi olmadan önce, yemekti. Komşudan gelen kekin içinde rendelenmiş portakal kabuğunu fark etmekti, portakalın kabuğundaki zehri düşünmek değildi. Kiraz, çocukların küpe yapıp ziyan etmelerinde beis görülmeyen, kiloyla alınan bir şeydi. Bir baharı kiraz yemeden geçirdiğimizi düşünemezdik bile hiçbirimiz. "Bu zeytin, bu pul biber boyalı mı", "Bu tavuk, bu yumurta nerede yetişmiş", "Bu ekmeğin içinde gerçekten ne var" diye endişeler denizinde yüzmek değildi. Çocukların beslenme çantasının boş gitmesi değildi.
- Yemek paylaşılan bir şeydi. Yemek hastalığın çaresi, minör depresyonların şifasıydı. Yemek, dert değildi.
Bugün Dünya Gıda Günü. Ne yazık ki, kutlayabileceğimiz, bir patates püresinin tesellisinden, bir çorbanın şifasından bahsedebileceğimiz bir gün değil artık. Yemek artık bizi birleştiremiyor çünkü sofralarda yemek yok.
Yemek neydi, ne oldu?
O yüzden, biraz düşünelim istiyorum. Yemek neydi, şimdi ne oldu? Çocukluğumuzda yediğimiz yemekler, bizim psikolojimizi iyileştiriyordu. Bir bisküvili puding pastasının iç neşemizi arşa çıkarması, ortak bir duygu. Bir sofra kurmak mesela, bir sofranın etrafında sevdiklerimizle oturmak, stres, depresyon ve anksiyete semptomlarını azaltıyor aslında. Ancak bir sofra kurmak artık bereketli, bize iyi gelen bir şey değil, stresin ta kendisi. Çünkü gıda artık çok pahalı. En çok da burada pahalı.
Gıda fiyatları, dünyada pandemiyle başlayan, ardından Rusya-Ukrayna kriziyle büyüyen kuraklık, toprakların tarım zehirleriyle kirlenmesi gibi bir sürü nedenle bütün ülkelerde artış gösterse de, bir süredir bu fiyat artışı pek çok ülkede durulmuş durumda. OECD genelinde gıda enflasyonu yüzde 4,6 seviyesinde sabit. Türkiye’de ise yüzde 40,6. Aralık 2019-Ağustos 2025 arasındaki gıda fiyat artışı oranı da Türkiye’de yüzde 790.
- Kafanızda büyük resmin oluşabilmesi için diğer ülkelerden örnek verirsek bu oran İsviçre’de yüzde 6,9; Kolombiya ve Macaristan’da yaklaşık yüzde 80.
Gıda enflasyonunun Türkiye’de ne menem bir hâlde olduğunu anlamamı şu sağladı. OECD’nin 2024 Temmuz raporunda şöyle bir ifade var:
“Türkiye hariç tutulduğunda, OECD enflasyonunun Temmuz ayında genel olarak istikrarlı olduğu görülmektedir.”
İstatistikleri alt üst edecek bir gıda enflasyonu var ülkemizde.
Dolma görünce anne yerine kimyasal hatırlamak
Keşke sorun sadece pahalılık olsa. Issız Adam’ın sonundaki yaprak sarma sahnesini, maalesef içindeki pestisit ve kimyasal kalıntılarını düşünmeden izlememiz mümkün değil artık mesela. Tam annenizin sarmasını özleyecekken Türkiye’den Avrupa’ya geri gönderilen ürünlere şöyle bir baktığınızda asma yapraklarının, içlerinde bulunan Difenoconazole, captan, dithiocarbamate gibi mantar önleyici zehirler, Acetamiprid, Emamectin ve Penconazole gibi farklı pestisit kalıntıları yüzünden Almanya tarafından kabul edilmediğini görebilirsiniz.
AB’nin Hızlı Gıda ve Yem Uyarı Sistemi (RASFF) raporuna göre Türkiye, 2025 yılının ilk dokuz ayında 384 bildirim ile bu listenin de zirvesinde. Türkiye’den gelen ürünlerde en çok ihlal, 169 bildirimle meyve ve sebzelerde, 89 bildirimle kuruyemişler, çekirdek ve tohumlarda ve ardından 30 bildirimle baharatlar ve otlarda...
Her yıl yaklaşık 600 milyon kişi kirlenmiş gıdaları yedikten sonra hastalanıyor ve yaklaşık 420 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
Resesyon dönemi tarifleri
Patatesin sosyal medyayı ele geçirdiği günlerden geçiyoruz. Gıda fiyatları pandemi, Rusya-Ukrayna krizi, kuş gribi, iklim krizi, kuraklık gibi nedenlerden yükselirken dünya genelinde 2,33 milyar insan, düzenli olarak yeterli gıdaya erişmekte zorlanıyor. Bu sayının içinde 864 milyon kişi, şiddetli gıda güvensizliği yaşıyor.
Hâl böyle olunca 2022’den beri TikTok ve YouTube gibi platformlarda, Recession Era Cooking (Resesyon Dönemi Mutfağı) trendi başladı. Burada ekmek, mercimek, patatesle yapılabilecek, düşük maliyetli yemeklerin tarifleri veriliyor en çok. Google da uzun zamandır Struggle Meal aramalarının arttığını söylüyor.
Ufak bir gezintiyle göreceksiniz zaten, artık yemek tariflerinin maliyetleri de yazılıyor yanlarına, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada. Bu maliyetler arasında üstelik, bu ürünlerin yetiştiği arazi, su, benzin, raf, gübre sayılmıyor. Ne yazık ki organik yetişen meyve-sebze çok pahalı olduğu için, gıdanın yolculuğu üreticiden, topraktan sofraya giderek uzadığı için, üretici de verdiği emeğin karşılığını layıkıyla alamıyor. Markete gelene kadar da bu sebzeler pahalanıp duruyor.
Yemek pişirmekten kapıdan yemek siparişi almaya
Uzayan gıda zincirinin içinde artık bir de paket servis masrafı var. Buna rağmen, bir akşam yemeğinin maliyeti kendiniz pişirirseniz çok daha pahalı. İçimiz rahat bir sofra kurmak hiçbir surette mümkün olamıyor gördüğünüz gibi.
Nostalji, gerekliliğe, pişirmenin ve paylaşmanın hazzı masrafa dönüştü. Bir akşam yemeği için alışverişe çıktınız diyelim. Market rafları kabus gibi olduğu için, eve sipariş uygulamaları gözünüze çok daha uygun görünmeye başlıyor.
- Ticaret Bakanlığı'nın Türkiye'de e-Ticaretin Görünümü Raporu’ndaki hızlı ticaret yani bir saat veya daha kısa sürede teslim edilen siparişler istatistiğine göre hızlı ticaretin hacmi 2022 yılında 63,3 milyar lirayken 2024'te yüzde 99,2 artışla 126,1 milyar liraya ulaştı.
Getir Yemek’in 2024 değerlendirmesine göre, Türkiye’de yılda yaklaşık 23 milyon kişi online yemek siparişi veriyor. Yemeksepeti’nin 2024’te en çok verilen sipariş istatistikleri de tavuk döner, lahmacun, pide, çiğ köfte ve hamburger. Ekmek, kıyma, tavuk, baharat, domates, biber, maydanoz aldınız diyelim. Mutfakta bunları pişirmenin maliyeti, ne yazık ki siparişin yanından bile geçemiyor.
Peki içinde ne var?
Gıda güvenliğiyle ilgili meseleler ve iyi, besleyici gıdanın önündeki engeller bununla sınırlı değil. Gıda güvenliği, tüm insanların her zaman fiziksel ve ekonomik olarak yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya erişebildiği, bu gıdanın onların beslenme ihtiyaçlarını ve tercihlerini karşılayarak aktif ve sağlıklı bir yaşam sürmelerine imkan tanıdığı durum için kullanılan bir terim.
Buna bağlı olarak, bir de yediklerimizin bizi hasta etmemesi gerekiyordu. Tarım zehirlerinin yanında bir de ultra işlenmiş gıdalar var. Ultra işlenmiş gıdalarla beslenmenin en öngörülebilir ve doğal sonucu, vitamin eksikliği.
- Yapılan araştırmaların sonucunda, işlenmiş gıdayla beslenenlerin magnezyum, B3, B6, B12, D, E, çinko, demir, fosfor, selenyum bakımından eksik beslendiği görülmüş.
Yani aslında işlenmiş gıdalarla beslenmek, yetersiz beslenmek anlamına geliyor. Aşırı şekerli, doymuş yağ veya katkı maddeleri içeren besinler, bağırsağın bariyerine zarar veriyor ve toksinlerin kana geçişi kolaylaşıyor. Hormonların işleyişi ve beynimiz de dahil olmak üzere, bir domino etkisi yaratarak işleyişi bozuyor. Ancak, sizin de tahmin edeceğiniz gibi, aşırı işlenmiş gıdalar, besleyici ve taze gıdalardan… Bildiniz. Ucuz.
Soframızdakinin bir zamanlar bir hayvan, bir ağacın meyvesi, zar zor yetişen bir sebze olduğunu da unutmaya başladık. Marketten aldığımız tavuk kanatla, bir düğmeye basarak sipariş verdiğimiz sütlaçla, paketlenmiş maydanozla kurduğumuz ilişki belki bu yüzden de zayıflıyor.
Yemek, hikayeler demekti bir zamanlar. Aşk, arkadaşlık, aile, mutluluk demekti. Vesile demekti. Birini aramanın, buluşmanın, hatırlamanın yolu yani. Şimdi yemek tüm bu iyi hissettiren duygulardan çok uzakta. İhraç edilen meyve-sebzeler tarım zehirleri yüzünden geri dönerken, çocuklar okullarda açlıktan su içmek zorunda kalırken, beslenme çantasındaki boşluğu konuşurken, çocuklarda raşitizm ve bodurluk gibi açlıktan kaynaklanan sorunlar artarken bugün yargı paketlerinde bu konuyu hiç görmüyor olmamız da ayrı bir utanç vesilesi.
Ülkedeki her 10 çocuktan biri taze meyve-sebze ve et yiyemiyorsa konuşacak başka bir şeyimiz maalesef yok. Hâl böyleyken, 16 Ekim Dünya Gıda Günü ve 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü’nde konuşmamız gereken şey, belli: Açlık. Belki de bu vesileyle yemek üzerine düşünme fırsatı da buluruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Sinem Dönmez
Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Fine dining dünyasının baskıları, aile mirasları, kapanmayan yaralar ve kırılgan dostluklar... The Bear final sezonunda yeni hikayeler anlatmak yerine yıllardır taşıdığı yüklerle aynı masaya oturuyor. Dizinin Mikey'nin gölgesi, restoran kültürü, Carmy'nin liderlik krizi, Richie'nin dönüşümü etrafında beş sezondur ördüğü temalar, son sezonda birer birer çözülüyor.
18 Tem 2026

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026





