Bedenin modası, beslenmenin trendi: Peki şimdi ne yiyeceğiz?


Doğadan mutfağa uzanan şıklık: WMF Fusiontec serisi Geçtiğimiz günlerde gastronomi yayınımız Apero ve WMF işbirliğiyle Urla’nın bereketli doğasında Şef Dilek Yetkiner ile Ege otlarını hasat edip keyifli bir sofrada buluştuk. Doğadan mutfağa uzanan bu ilham verici lezzet serüveninin ardındaki eşsiz performans ise Alman mühendisliğini estetikle buluşturan WMF imzası taşıyordu. Mutfak ve sofralara estetik dokunuşlar katan WMF, yepyeni renk seçenekleri ile öne çıkan Fusiontec serisiyle bu deneyimi doğrudan evlerinize taşıyor. Gücünü doğadan alan yüzey: 20 farklı doğal mineralin birleşimiyle üretilen, metal spatulalarla dahi kullanıma imkân tanıyan, çizilmelere karşı üstün dirençli ve uzun ömürlü yapı. Kusursuz ısı dengesi: İdeal sıcaklığa kısa sürede ulaşarak ısıyı tencerenin her noktasına eşit dağıtan ve tariflerin en yoğun aromalarını koruyan performans. Modern renkler ve fonksiyonellik: Okaliptus, papaya, mango, makademya ve ocean blue gibi zarif renk seçeneklerinin yanı sıra, ısı transferini azaltan kulplarla güvenli ve konforlu kullanım. Michelin yıldızlı şeflerin de tercihi olan, mutfaklara zamansız bir estetik katan WMF Fusiontec tencere setlerini buradan keşfedebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
"Skinny is back", yani "zayıflık geri döndü" son birkaç yıldır moda ve popüler kültür üzerine konuşurken giderek daha sık duyduğumuz bir cümle. 1990’ların ve 2000’lerin ilk yarısının aşırı ince beden idealini hatırlatan bu söylem, yalnızca podyumlarda ya da sosyal medyada daha zayıf bedenlerin yeniden görünür olmasıyla ilişkilendirilemez. Aynı dönemde kilo vermeyi kolaylaştırdığı düşünülen GLP-1 ilaçları milyonlarca insanın gündemine giriyor; market alışverişlerinden restoran menülerine, porsiyon algısından protein tüketimine kadar yeme biçimleri yeniden tarif ediliyor.
- Bir yandan beden çeşitliliğini savunan beden olumlama hareketinin açtığı alan daralırken, diğer yandan "fit", "güçlü", "yüksek proteinli" ve "optimize edilmiş" beden yeni bir sağlık idealine dönüşüyor.
Bu iki gelişmenin doğrudan birbirinin sonucu olduğunu söylemek için elimizde yeterli kanıt yok. Fakat aynı kültürel zeminde ortaya çıktıkları da gözardı edilemez. GLP-1 ilaçları iştahı ve kalori alımını azaltırken, bazı araştırmalar kullanıcıların özellikle tatlı, yüksek yağlı ve karbonhidrat ağırlıklı yiyeceklere yönelik isteğinde de azalma görüldüğünü gösteriyor. Tartıdaki sayıyla beraber kişinin yiyecekle kurduğu ilişkinin niteliği de değişebiliyor. Bu değişim gıda sektörünün de odağında.
ABD’de 2026’da yayımlanan PwC araştırmasına göre GLP-1 kullanan hanelerde market harcamaları %5,5 azalırken, kullanıcıların %61’i daha az tatlı, %56’sı daha az tuzlu atıştırmalık aldığını söylüyor. Buna karşılık %44’ü daha fazla taze ürün, %35’i daha fazla paketli protein ve %34’ü daha fazla taze protein aldığını bildiriyor. Protein odaklı kategorilerdeki artış da bu yönelimi destekliyor.
Restoranlarda da benzer bir değişim söz konusu. GLP-1 kullananların büyük porsiyonları bitirmeden bırakma olasılığı, farklı restoran kategorilerinde kullanmayanlara kıyasla belirgin biçimde daha yüksek. Bu verinin restoranlar açısından asıl önemi, insanların dışarıda yemek yemeyi bırakıp bırakmayacağından çok, daha az yiyen bir müşterinin deneyiminin nasıl tasarlanacağı sorusunda yatıyor. Yarım porsiyonlar, paylaşılabilir tabaklar veya farklı porsiyon seçenekleri, daha önce özel talepler ya da belirli tüketici grupları için düşünülürken giderek restoran tasarımının parçası hâline gelebilir.

Dolayısıyla iştahın biyolojisini değiştiren bu tıbbi gelişme, aynı anda market raflarını, restoran porsiyonlarını ve "iyi yemek" fikrini etkiliyor. Fakat burada önemli bir ayrım var: GLP-1 ilaçlarını bir “beslenme modası” olarak görmek doğru sayılmaz. Semaglutide ve tirzepatide gibi ilaçların kilo yönetimindeki etkilerine ilişkin güçlü klinik kanıtlar var. Peki bilimsel olarak etkili bir tıbbi müdahale, kültürel olarak hangi beden idealiyle, nasıl buluşuyor? Moda sektörünün verileri bu açıdan dikkat çekici.
Vogue Business’ın Spring/Summer 2026 araştırmasında incelenen 9.038 görünümün %97,1’i straight-size, %2’si mid-size ve yalnızca %0,9’u plus-size modeller üzerinde sunuldu. Fall/Winter 2026 sezonunda plus-size temsilinin oranı %0,3’e kadar geriledi.
Bu tablo doğrudan GLP-1 kullanımının sonucu değil elbet. Y2K estetiğinin dönüşü, sosyal medya algoritmaları, moda sektörünün kapsayıcılık konusundaki ivmesini kaybetmesi ve daha geniş kültürel değişimler de bu dönüşümün parçası. Ancak iki gelişmenin aynı dönemde güçlenmesi, beden olumlama kavramını tartışmanın dışına itiyor ve bedenin üzerinde çalışılması gereken bir proje olarak görülmeye başladığını düşündürüyor.

Üstelik bugünün ideal bedeni 1990’larınkiyle tamamen aynı da değil. İncelik artık çoğu zaman tek başına yeterli değil; genç, sıkı, kaslı, fit ve mümkün olduğunca "doğal" görünen bir beden makbul kabul ediliyor. Bu nedenle eski diyet kültürünün “zayıf ol” mesajı, bugün daha olumlu görünen "bedenini optimize et" diline çevrilmiş durumda. GLP-1 ilaçlarının bu ideali yarattığını söylemek mümkün olmasa da var olan ince beden idealinin daha kolay ulaşılabilir ve tıbbi olarak meşru bir seçenekle buluştuğu bir dönemde olduğumuz açık. Sosyal medya ise bu idealin görünürlüğü kadar karşılaştırılabilirliğini de artırıyor.
83 çalışmayı ve 55 binden fazla katılımcıyı biraraya getiren 2025 tarihli bir analiz, çevrimiçi sosyal karşılaştırmanın daha fazla beden kaygısı ve yeme bozukluğu belirtileriyle ilişkili olduğunu gösterdi. Bir başka çalışma ise özellikle beden idealini öne çıkaran sosyal medya içeriklerinin genç kadınlarda beden memnuniyetini olumsuz etkilediğini net biçimde ortaya koydu.
GLP-1 kullanmaya yönelik ilgi de bu bağlamdan tamamen bağımsız görünmüyor: 2025’te yılında yapılan bir Body Image çalışmasında GLP-1 kullanmaya daha fazla ilgi gösteren katılımcılarda beden utancı, beden gözetimi, kilo kaygısı ve düzensiz yeme davranışlarının daha yüksek; beden takdirinin ise daha düşük olduğu görüldü. Araştırma nedensellik göstermiyor, dolayısıyla bu bulgudan beden baskısının GLP-1 ilgisine yol açtığı sonucunu çıkarmak mümkün değil. Fakat yine de iki olgunun aynı psikolojik ve kültürel zeminde kesişebildiğini göstermesi bakımından önemli.
Bir diyet nasıl trende dönüşür?
Son yıllarda farklı beslenme biçimleri art arda popülerleşti: Düşük yağlı diyetler, Atkins, düşük karbonhidrat, keto, paleo, glutensiz beslenme, şekersiz beslenme, aralıklı oruç… Bunların her biri bir noktada "ne yemeliyim?" sorusunu bir kenara bırakarak, "neyi tamamen hayatımdan çıkarmalıyım?" sorusuna da cevap verdi. Bu değişimleri insanların bilimsel olarak daha fazla şey öğrenmesiyle açıklamak zor. Çünkü beslenme hakkındaki bilgi artarken, tüketiciye ulaşan önerilerin kesinliği de çoğu zaman arttı.
Düşük yağlı beslenme döneminde yağ, kilo alımının ve sağlıksızlığın başlıca şüphelilerinden biriydi. Ardından karbonhidrat benzer bir konuma yerleşti. Atkins’in kırk yıl içinde 45 milyondan fazla kitap satması, düşük karbonhidratlı beslenmenin bir diyet programından güçlü bir tüketim markasına dönüşebildiğini gösteriyordu. Oysa düşük karbonhidratlı diyetlerin kısa vadeli kilo kaybında avantaj sağlayabildiğini gösteren araştırmalarla, bu avantajın uzun vadede ne ölçüde korunduğu aynı soru değildi. Kilo kaybının karbonhidratın kendisinden çok toplam enerji alımı, beslenmeye uyum ve davranışın sürdürülebilirliğiyle ilişkili olabileceği de tartışılıyordu.

Dolayısıyla Atkins’in "yanlış" olduğuna karar vermekten daha önemli olan, bilimsel sonuç ile kültürel anlatı arasındaki farkı görebilmek. Bilimsel literatür çoğunlukla "hangi koşullarda, kimde, ne kadar süreyle, hangi sonuç?" diye sorarken popüler diyet dili bu soruları mümkün olduğunca ortadan kaldırıyor. Bir besinin belirli koşullarda fazla tüketilmesinin sorun yaratabilmesi, o besinin bütün insanlar için "kötü" ilan edilmesine dönüşebiliyor.
Aralıklı oruçta da benzer bir süreç yaşandı. Zaman kısıtlı beslenme ve farklı açlık protokolleri üzerine araştırmalar bazı yararlar gösterse de 2023 tarihli bir araştırma aralıklı orucun sürekli enerji kısıtlamasına kıyasla kilo kaybında belirgin bir üstünlük sağlamadığını buldu. Buna rağmen "yemek yemediğin saat" son derece kolay anlatılabilen, ölçülebilen ve sosyal medyada paylaşılabilen bir davranış olduğu için güçlü bir kültürel forma dönüştü.
Glutensiz beslenme başka bir ayrım sunuyor. Çölyak hastalığı olan kişiler için glutenin beslenmeden çıkarılması tıbbi bir gereklilik. Buna karşılık çölyak hastalığı olmayan insanların glutensiz beslenmeye yönelmesi farklı bir olgu. ABD verileri 2009-2014 arasında çölyak hastalığının yaygınlığı büyük ölçüde sabit kalırken çölyak hastası olmayan kişilerin glutensiz beslenme oranının belirgin biçimde arttığını gösteriyordu. Burada da tıbbi gereklilik ile genele yayılan sağlık söylemi arasındaki mesafe açılmıştı.

Bu örneklerdeki ortak kısım bilimsel bilginin tamamen yok sayılması olarak görülmemeli. Tam tersine popüler anlatının ikna edici olabilmesi için bilimsel bir dayanağa ihtiyaç duyduğunu anlıyoruz. Önce bir besin ya da besin grubu belirli bir problemle ilişkilendiriliyor. Ardından bu ilişki gündelik davranış için daha kesin bir kurala çevriliyor. Son aşamada ise kural, tüketicinin satın alabileceği ürünlerle destekleniyor. "Glutensiz", "keto", "şekersiz" gibi ifadelerin market raflarında ayrı kategorilere dönüşmesi bu yüzden tüketici talebinin sonucu olarak nitelendirilemez. Talep ürünü büyütürken ürün de talebin ne olduğuna dair fikri biçimlendiriyor.
Her popüler beslenme biçimi moda değildir
Ancak veganlık ve vejetaryenlik söz konusu olduğunda aynı açıklamayı kullanmak eksik kalır. Çünkü bitki temelli beslenme kilo vermeye yönelik bir diyet programı olarak ortaya çıkmadı. Hayvan hakları, çevre, iklim, etik tüketim, sağlık ve politik kimlik gibi farklı motivasyonları var. Veganlığı "bir dönem popüler olan diyet" kategorisine yerleştirmek, hem bu beslenme biçiminin tarihini hem de arkasındaki motivasyonları gereğinden fazla basitleştirmek olur.
Burada daha önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Her popüler beslenme biçimi moda değildir. Bazıları toplumsal, etik veya politik bir dönüşümün ifadesidir; bazıları ise bilimsel bir bulgunun hızla tüketilebilir bir yaşam tarzına çevrilmesidir. İkisini birbirinden ayırabilmek, bugün beslenme hakkında konuşurken ihtiyaç duyduğumuz en temel eleştirel araçlardan biri.
Yasaklamaktan optimizasyona: Eksik bir şey mi var?
Son yıllarda beslenme dilindeki önemli değişimlerden biri de eksiltme mantığının yerini giderek ekleme ve optimizasyon mantığının alması. Bir dönem soru ağırlıklı olarak "Neyi yememeliyim?" iken, bugün "Neyi daha fazla tüketmeliyim?" sorusu aynı derecede güçlü. Bu değişim ilk bakışta daha olumlu görünüyor; çünkü sağlık, kısıtlama ve kilo kaybı üzerinden değil, bedenin işlevleri üzerinden de konuşuluyor. Fakat burada da bilimsel öneri ile tüketim kültürünün önerisi arasındaki mesafeyi korumak gerekiyor. Protein bunun en iyi örneği.
Uluslararası Gıda Bilgi Konseyi IFIC’in 2025 araştırmasına göre ABD’lilerin %70’i daha fazla protein tüketmeye çalışıyor; bu oran 2022’de %59’du. Aynı araştırmada insanların %80’i günlük protein ihtiyacını bilmediğini ya da bundan emin olmadığını belirtiyor.
Bu iki veri yan yana geldiğinde ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: Protein hakkında giderek daha fazla konuşuyoruz, fakat ne kadarına gerçekten ihtiyaç duyduğumuz konusunda aynı ölçüde bilgili değiliz.
Protein elbette modanın icat ettiği bir ihtiyaç değil. Kasların korunması ve onarımı açısından temel bir besin ve özellikle kilo kaybı sırasında yeterli protein alımının yağsız kütlenin korunmasına yardımcı olabileceğine ilişkin kanıtlar bulunuyor. Dolayısıyla "protein önemlidir" önermesi sağlam bir bilimsel zemine sahip. Fakat buradan "daha fazla protein herkes için daha iyidir" sonucuna geçmek mümkün değil.

Buna rağmen protein bugün spor salonlarından çok daha geniş bir tüketim kültürünün parçası. Proteinli yoğurt, protein barı, proteinli kahve, proteinli dondurma, proteinli ekmek ve hazır yemekler, bir besin öğesini ürünün temel satış argümanlarından birine dönüştürüyor. Burada pazarlamanın protein ihtiyacını kullanması kadar mühim bir mesele daha var. O da tüketicinin zamanla bir ürünün sağlıklı olup olmadığını protein miktarı üzerinden değerlendirmeye başlaması. Böylece protein, beslenme bilgisinin bir parçası olmaktan çıkıp ürün seçme kriterine dönüşüyor.
Bu dönüşümün GLP-1’lerle kesiştiği yer de önemli. İştahın azalması ve toplam enerji alımının düşmesi, özellikle kilo kaybı sürecinde yeterli besin alımını daha önemli kılıyor. Bu da GLP-1 çağında protein ve lif gibi kavramların daha fazla konuşulmasının bütünüyle pazarlamanın ürettiği yapay bir gündem olmadığını anlamamızı sağlıyor. Fakat bilimsel olarak anlamlı bir ihtiyacın, gıda sektöründe sınırsız sayıda "yüksek proteinli" ürüne dönüşmesi, ihtiyacın kendisiyle piyasanın verdiği cevabın aynı şey olmadığını hatırlatıyor.

Kolajende ise bu ayrım daha belirgin. Kolajenin vücutta yapısal bir protein olarak önemli bir işlevi var. Ancak bu bilgi kolajen takviyesinin yaşlanmayı önleyeceği veya cildi belirgin biçimde gençleştireceği anlamına gelmiyor. Bu konudaki çalışmalar bütünüyle ele alındığında cilt nemi, elastikiyeti ve kırışıklıklarda iyileşme bulunsa da endüstri fonu almayan çalışmalar ayrı değerlendirildiğinde anlamlı bir etki görülmediği belirtiliyor.
Burada mesele kolajenin "işe yarayıp yaramadığı"na tek cümleyle karar vermek değil. Daha önemli olan bilimsel belirsizliğin pazarlama dilinde nasıl kesinliğe dönüştüğünü görmek. Bir ürünün arkasındaki biyolojik mekanizma doğru olabilir; ürünün belirli bir sonucu sağlayacağı ise ayrıca kanıtlanması gereken bir iddia. Wellness ekonomisi bu iki cümle arasındaki farkı çoğu zaman görünmezleştiriyor.
Protein ve kolajenin aynı dönemde yükselmesi bu nedenle yalnızca iki besin öğesinin popülerleşmesi olarak değerlendirilemez. Sağlıklı yaşam anlayışı da değişiyor. Eski diyet kültüründe bedenin fazlalıkları azaltılmaya çalışılıyordu; yeni wellness kültüründe ise bedenin eksikleri tamamlanmaya, performansı artırılmaya ve mümkün olduğunca uzun süre "iyi" durumda tutulmaya çalışılıyor. Birinde sorun fazla kilo, fazla yağ veya fazla kalori olabilirken, diğerinde yetersiz protein, yetersiz kas, kötü uyku veya erken yaşlanma olarak işaretleniyor. Bu iki yaklaşımın ortak noktası ise bedenin hiçbir zaman tamamen yeterli kabul edilmemesi.

Wellness kültürünün daha olumlu ve daha bilimsel görünen dili, bu nedenle diyet kültürünün daha sofistike bir devamı olarak da tanımlanabilir. Kendini kısıtlama fikri yerini kendini optimize etme fikrine bırakıyor.
Öğünden yaşam tarzına: Trendler neden değişiyor?
Sosyal medya bu dönüşümün hızını artırıyor çünkü beslenme bilgisini yalnızca bilgi olmaktan çıkarıp görünür bir yaşam biçimine dönüştürüyor. "What I eat in a day" videoları, protein tarifleri, takviye rutinleri, kilo verme günlükleri ve dönüşüm fotoğrafları kişilerin ne yediği kadar o beslenmenin ait olduğu bedeni, günlük rutini, egzersizi ve yaşam tarzını da gösteriyor. İzleyici bu nedenle bir öğünü, bir beden modelini ve o bedene ulaşmak için gerekli olduğu düşünülen davranışları birlikte görüyor.
Bu ortamda karşılaştırmanın etkisi de değişiyor. Geçmişte kişi kendisini bir dergi kapağındaki modelle karşılaştırırken bugün kendisine daha yakın görünen bir kullanıcının günlük hayatıyla karşılaştırabiliyor. Sosyal medyada görünüş üzerinden yapılan karşılaştırmalar beden kaygısı ve yeme bozukluğu belirtileriyle ilişkilendiriliyor. Beden idealini öne çıkaran içeriklerin özellikle genç kadınların beden memnuniyetini olumsuz etkileyebilmesi de bu içeriklerin yalnızca eğlence olarak değerlendirilemeyeceğini gösteriyor.

Bu yüzden "what I eat in a day" gibi içeriklerin etkisini yalnızca sağlıklı ya da sağlıksız yiyecekler üzerinden değerlendirmek yetersiz. Bir videoda görülen kahvaltının besin açısından makul olması, videonun sunduğu yaşam biçiminin nötr olduğu anlamına gelmiyor. İçerik, farkında olarak ya da olmayarak, "iyi beslenmek" ile "iyi görünmek", "disiplinli olmak" ve "kendini kontrol etmek" arasında bir bağ kurabiliyor.
Beslenme trendlerinin geçmişten farklı olarak çok daha hızlı yayılmasının nedenlerinden biri de bu. Bir diyetin popüler olması için artık bir kitabın çok satması ya da bir televizyon programında anlatılması gerekmiyor. Tekrarlanabilir, görsel olarak çekici ve kolayca taklit edilebilir bir davranış, algoritmik dolaşım sayesinde çok kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Böylece beslenme bilgisi, kişisel deneyim ve reklam arasındaki sınırlar da birbirine yaklaşıyor.
Bilim ne söylüyor, rafta ne satıyor?
Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo bilimin karşısında trendlerin olduğu basit bir ikilik değil kesinlikle. Bilim, beslenme hakkında giderek daha ayrıntılı bilgi üretiyor; fakat bu bilgi gündelik hayata ulaştığında kültür, medya ve piyasa tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Hangi bilimsel bulgunun öne çıkacağı, hangisinin bir yaşam tarzına dönüşeceği ve hangisinin bir tüketim kategorisi yaratacağı ise yalnızca bilimsel önemine göre belirlenmiyor.
Bu nedenle yağın bir dönem başlıca sorun, ardından karbonhidratın, daha sonra gluten ve şekerin öne çıkması yalnızca bilimin sürekli yanılmasıyla açıklanamaz. Bugün de "yetersiz protein", "kas kaybı", "bağırsak sağlığı", "yaşlanma" ve "metabolik sağlık" gibi kavramların öne çıkması, bilimsel bilginin artık daha doğru olduğu anlamına gelmiyor; bilginin seçilme ve dolaşıma sokulma biçimi değişiyor.

Üstelik piyasa bu sürecin sonunda devreye giren pasif bir aktör değil. GLP-1 kullanımının gıda sektörünü etkilemesi bunun güncel bir örneği. İştahı azaltan ilaçlar bazı gıda kategorileri için tüketim tehdidine sebep olurken, GLP-1 kullanıcılarına göre tasarlanmış ürünler için de yeni bir pazar yaratıyor. Burada mevcut trendleri takip eden gıda endüstrisi, bilimsel gelişmenin yarattığı yeni ihtiyacın nasıl tüketileceğini de tekelden biçimlendiriyor. Peki beslenme trendlerinin sürekliliğini açıklayan mekanizma tam olarak nerede?
- Her dönemde bilimsel bilgi bize yeni bir şey söylese de bu bilgi hiçbir zaman tek başına bir yaşam biçimi tarif etmiyor. Kültür, hangi sorunun önemli olduğunu seçiyor. Medya, o soruyu anlaşılır bir hikaye olarak sunuyor. Sosyal medya, hikayeyi tekrar edilebilir davranışlara çeviriyor. Endüstri ise davranışın etrafında ürün ve hizmetler oluşturuyor.
Böylece bir önceki trend ortadan kalktığında sistem sona ermiyor. Bütün yaptığı yeni bir probleme, yeni bir beden idealine veya yeni bir tüketim kategorisine geçmek. Bu açıdan bakıldığında trend bilimsel bilginin beden, kimlik ve tüketim kültürü içinde aldığı biçimle kendini yaratıyor.
Beslenme ise çok daha geniş bir alana yayılarak hangi bedenin sağlıklı, hangi bedenin arzu edilir, hangi alışkanlığın disiplinli ve hangi davranışın sorumlu kabul edileceğine ilişkin fikirler de üretiyor. GLP-1’lerin yükselişiyle protein kültürünün güçlenmesi, moda dünyasının inceliğe dönüşüyle sosyal medyadaki beden karşılaştırmalarının aynı dönemde yoğunlaşması bu yüzden birbirinden tamamen ayrı hikayeler değil. Aralarında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmak mümkün olmasa da hepsi bedenin daha fazla ölçüldüğü, yönetildiği ve ekonomik değere dönüştürüldüğü aynı ortamda gelişiyor.
Dolayısıyla tüketici açısından asıl mesele, "Hangi beslenme trendi doğru?" sorusundan önce başlıyor: Bilimsel bir bulgu nasıl gündelik bir beslenme kuralına dönüşüyor? Bu kural, ne zaman sağlıklı olmanın ölçütü olarak kabul ediliyor? Bir sağlık önerisi nasıl oluyor da ideal beden fikrinin ayrılmaz bir parçası hâline geliyor? Ve daha önemlisi, bir fikir bilimsel olarak doğrulandığı için mi yaygınlaşıyor, yoksa tüketilebilir ve satın alınabilir bir yaşam tarzına dönüştüğü için mi?
Beslenmenin trendi var. Fakat trend olan çoğu zaman bilimin bize sunduğu bilgiler arasından kültürün seçtiği, medyanın görünür kıldığı ve piyasanın tüketilebilir hale getirdiği bölüm. O halde yarın ne yiyeceğimizi gerçekten bilim mi söyleyecek? Yoksa bilimin bize söyledikleri arasından hangisinin önemli, hangisinin arzu edilir ve hangisinin satın alınabilir olduğuna yine kültür ve piyasa mı karar verecek?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Skinny is back, protein yükselişte, GLP-1’ler hayatımızda. Beden idealleri değişirken beslenme de modadan, sosyal medyadan ve wellness kültüründen payını alıyor. Peki ne yiyeceğimize gerçekten kim karar veriyor?
12 Eyl 2026

YAZARLAR

Reyhan Ülker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Yunanistan’ın küçük Kiklad adalarından Sifnos, yerel ürünleri, geleneksel yemekleri ve son 15 yılda açılan şef restoranlarıyla ülkenin öne çıkan gastronomi duraklarından birine dönüştü. Adada nohut, peynir, kapari, kekik balı ve balık gibi ürünler hem geleneksel tavernaların hem de yeni nesil restoranların menülerinde yer buluyor. Seramikçilik gibi yüzyıllardır süren zanaatlar yemek kültürünün bir parçası olmaya devam ederken farklı ülkelerden şeflerle yapılan işbirlikleri de Sifnos mutfağını yeni tatlara ve tekniklere açıyor.

Bir zamanlar bir hayatta kalma becerisi olan foraging, bugün fine dining'in, wellness kültürünün ve sosyal medyanın ilgi alanında. Bu geri dönüş, insanın doğadan yeniden beslenmesinden çok, doğayla kopmuş ilişkisinin farkına varmasıyla ilgili olabilir.

Bordeaux’nun kurduğu şarap dünyası zamanla apelasyonlar, ödüller ve prestij üzerinden ortak bir ölçüte dönüştü. Fakat Asya’nın şarapla ilişkisi bunlardan çok daha eski. Çin’in Jiahu çömleklerinde ya da Japonya’nın Koshu bağlarında yazılan hikaye, şarabın tek bir coğrafyanın tanımlayabileceği kadar dar bir geçmişe sahip olmadığını gösteriyor. Bugün bu birikim, Batı’dan gelecek bir onaydan çok kendi referansları üzerinden yeni bir şarap kültürüne dönüşüyor.
22 Ağu 2026

Bir kısmı henüz kapılarını yeni açtı, bir kısmı yıllardır hayatımızda. Ortak noktaları ise aynı: Her biri Türkiye'nin yeme-içme sahnesine yeni bir fikir, yeni bir soluk ya da yeni bir yön öneriyorlar. Son dönemin en çok konuşulan 20 adresi bu seçkide.

İstanbul ve Çeşme'de günün farklı saatlerine yayılan beş restoranı biraraya getirdik. Kimi ekşi mayalı ekmekle güne başlıyor, kimi uzun yaz sofraları kuruyor, kimi ise kokteyl barıyla geceye keyif katıyor. Ortak noktaları ise mutfak kadar atmosfere de önem vermeleri.
15 Ağu 2026





