Mutfakların dili: Etnik mutfaklar nasıl yüksek gastronomiye dönüşüyor?

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.
Mutfakların dili: Etnik mutfaklar nasıl yüksek gastronomiye dönüşüyor?

26 Eylül - Metro - Apero
Metro Türkiye ile birlikte

Metro Türkiye ile Trakya Bağ Rotası'nda hasat zamanı Türkiye’nin kadim bağcılık mirasına dikkat çekmeyi amaçlayan Metro Türkiye , ülkemizin tescilli ilk bağ rotası Trakya’da, yılın en heyecan verici dönemi olan hasat zamanında özel bir bağ bozumu etkinliği gerçekleştirdi. Barbare, Suvla ve Porta Caeli bağlarında gerçekleşen özel deneyimde asırlık bağcılık kültürü gastronomi tutkunlarıyla buluştu. Özenle yetiştirilen üzümlerin topraktan sofraya uzanan yolculuğunun keşfedildiği etkinlikte, bağ turizminin gastronomiye, konaklamaya ve bölge ekonomisine sunduğu güçlü katkı vurgulandı. Salkımların nasıl eşsiz bir değere dönüştüğüne tanıklık edildi ve bu kadim miras işin mimarlarından dinlendi. Türkiye bağcılığının sahip olduğu zenginliğin hak ettiği noktaya ulaşması ve bu yerel gücün gastronomi dünyasına tanıtılması için çalışmalar yapan Metro Türkiye, 660 çeşit ürünle yerellik, kapsayıcılık ve çeşitlilik açısından Türkiye’nin en geniş kavına sahip. 100 özel butik üründen oluşan "Wise Wine Local Selection" seçkisiyle ise butik üretimi desteklerken, yerli üreticilerin restoran ve otel menülerinde daha fazla yer bulmasına öncülük ediyor. Metro Türkiye'nin yereli koruma misyonuyla raflarına taşıdığı tüm ürünlere buradan ulaşabilirsiniz.

Daha fazlasını öğren →

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Yazarlar: Zafer Yenal & Reyhan Ülker

Geçen sonbaharda Postane’de Heinrich Böll Vakfı’nın Toprak Atlası lansmanı çıkışında Yeni Lokanta’nın yaratıcısı şef Civan Er’le sohbet etmiştik. Civan Er bize Londra’da geçen sekiz senenin, özellikle ilk yıllarının, çok zorlu olduğunu anlatmıştı. Oralı olmamanın, Londra’nın ya da İngiltere’nin kendi yetiştirmediği birinin getirdiği bir mutfağın tutunmasının güçlüklerinden, kendini sürekli ispat etmek zorunda kalmasından bahsetmişti. Hatta ünlü bir eleştirmenin menüdeki stilistik dil tercihini bir “İngilizce” hatası olarak yazdığını anlatmıştı.

Yine o dönemde Londra’da International Gastronomy Film Festival kapsamında Birkbeck Üniversitesi’nde New Wave Anatolian Cuisine in London başlıklı özel bir etkinlik düzenlendi. Etkinliğin adındaki “new wave” yani “yeni dalga” ifadesi başlı başına dikkat çekiciydi. Anadolu mutfağının Londra’daki yeni kuşağı artık yalnızca bir diaspora mutfağı olarak değil, yeni bir gastronomik hareket olarak tartışılabilecek kadar görünür hâle gelmişti.

Konu yalnızca Türkiye çıkışlı mutfaklarla da sınırlı değil. Dünyada genel olarak bu yönde bir eğilim var. Bir zamanlar daha çok göçmen mahalleleriyle, ucuzlukla, gündelik tüketimle veya “egzotik” olanla ilişkilendirilen mutfaklar bugün yüksek fiyatlı restoranlarda, tadım menülerinde, uluslararası gastronomi rehberlerinde ve küresel gastronomi medyasında görünürlük kazanıyor. Güney Asya, Çin, Kore, Meksika, Peru, Yunan ve Batı Afrika mutfaklarının farklı şehirlerde yüksek gastronomi kategorisine taşınması bunun çeşitli örneklerini oluşturuyor.

  • Christel Lane ve Pilar Opazo’nun Londra ve New York’taki restoranlar hakkında yaptıkları araştırma da daha önce “ethnic” kategorisinde görülen mutfakların 2010’lar sonrasında giderek “high-end” kategorisine girebildiğini ve bu iki kategori arasındaki sınırın geçirgenleştiğini gösteriyor.

Ama burada ilginç olan bu mutfakların artık daha pahalı restoranlarda bulunabilmesi değil. İlginç olan bu geçiş sırasında mutfağın ne kadarının değiştiği, hangi özelliklerinin korunduğu ve hangilerinin yeniden üretildiği. Daha doğrusu, bir mutfağın gastronomik hiyerarşide yukarı doğru hareket ederken hangi dili konuşmak zorunda kaldığı.

Yeni Lokanta, Londra.

Hangi mutfaklar “doğru” bir dil konuşabilir? Hangileri konuşamaz? Daha önemlisi, bir mutfağın konuştuğu dilin doğru olup olmadığına kim karar verir? Aynı mutfağın bir yerde göçmen mahallesinin ucuz ve erişilebilir yemeği, başka bir yerde ise yüksek fiyatlı, incelikle tasarlanmış, uluslararası gastronomi dünyasının kabul ettiği bir restoran deneyimi olarak ortaya çıkmasını ne açıklıyor? Bütün bunlar bugünün egemen mutfak standartları ve yükselen gastronomi değerleri açısından bize ne anlatıyor?

Mutfak hiçbir zaman sadece yemek değildir

Mutfak kültürleri denince hemen bir milletin, bir halkın, bir ülkenin değişmez özlerini taşıyan kadim kaplar akla geliyor. Tarihin ve sosyolojinin penceresinden bakıldığında bu, gastronomiyle ilgili en yaygın popüler yanılgılardan biri. Çünkü mutfaklar göç dalgalarıyla, ticaret yollarıyla, sömürge ilişkileriyle, sınıf hareketleriyle sürekli yeniden üretiliyor. Durağan değil, dinamikler. Ulusal değil, çok katmanlı ve çok parçalılar.

  • Bir mutfağı tariflerden ibaret düşünmek de bu yüzden yanıltıcı. Bir yemeğin ne olduğu kadar, kim tarafından yapıldığı, nerede yapıldığı, kime satıldığı, hangi mekanda servis edildiği, ne kadara satıldığı ve hakkında hangi kelimelerin kullanıldığı da önemli. Aynı yemek, farklı toplumsal bağlamlarda farklı bir değer kazanabiliyor.

Türk kahvesini düşünün. Kahve Afrika’dan geldi, Osmanlı şehir kültüründe dönüştü, Avrupa’ya gitti ve oradan farklı formlarda tüm dünyaya yayıldı. Türkiye’de bugün “Türk kahvesi” dediğimiz şeyin ulusal bir kategori ve kimlik olarak sabitlenmesi de kahvenin Osmanlı’daki ilk dolaşımından çok daha yakın tarihli bir süreç. 1980’lere kadar Türkiye’de kahve sadece “kahve” olarak adlandırıldı. “Türk kahvesi” tanımlaması ise farklı kahve türlerinin ve özellikle Nescafé gibi hazır kahvelerin piyasaya girmesiyle yaygınlık kazandı.Nescafé’den Starbucks’a uzanan yeni kahve dünyası, “Türk kahvesi”ni de yeniden tanımlayan karşılaşmalar yarattı.

Türk kahvesi, Mandabatmaz.

Yani yerel olan baştan hep bir tarafıyla melez aslında. Dönerin Almanya’da geçirdiği dönüşüm, Hint mutfağının İngiltere’deki tarihi ya da Çin mutfağının ABD’deki farklılaşması da aynı temel noktaya işaret ediyor. Mutfaklar sınırların içinde doğup orada donmuyor, bilakis dolaşımın kendisiyle tekrar tekrar dönüşüyor.

Dolayısıyla asıl mesele mutfakların değişip değişmediği değil. Zaten hep değişiyorlardı. Burada bizi ilgilendiren daha farklı bir soru var: Belirli mutfaklar küresel gastronomi hiyerarşisi içinde hangi koşullarda prestij kazanabiliyor?

Peki ya küreselleşme?

Bir zamanlar yaygın kanı şuydu: Küreselleşme her şeyi benzeştirecek, yerel olanı yutacak. McDonald’s İstanbul’a 1989’da geldiğinde pek çok kişi böyle düşünüyordu. Ama tam da öyle olmadı. Bir süre sonra lahmacun zincirleri kuruldu, çiğ köfte etsizleşerek fast food formatına büründü. McDonald’s gibi küresel bir formatın Türkiye’ye gelmesi, yerel yemeklerin de benzer mekansal ve işletme formatları kullanarak yeniden örgütlenmesinin önünü açtı.

Türkiye’deki ilk McDonald’s restoranı Ali Vardar tarafından 1986'da Taksim’de açıldı.

Öte yandan “otantiklik” söylemi de güçlendi. Küreselleşme hem benzeşmeyi hem farklılaşmayı aynı anda üretti. Bir yandan küresel zincirler ortak bir tüketim dili ve standartlaştırılmış bir restoran deneyimi yarattı; diğer yandan tam da bu standardizasyonun karşısında yerel, geleneksel, köklere bağlı ve “otantik” olan daha değerli hâle geldi.

  • Yunxiang Yan 1990’larda Pekin’deki McDonald’s restoranlarını incelediğinde Çinlilerin bu mekanları ABD’liler gibi kullanmadığını gördü. Hızlı değil, yavaş yiyorlardı. Mekanı aile yemekleri ve özel günler için benimsiyorlardı. Çocukların doğum günü partilerinden gençlerin kutlamalarına kadar McDonald’s, Pekin’de Amerikan fast food restoranının ötesinde bir sosyal mekana dönüşmüştü. Küresel bir format yerel bir anlam dünyasına girince tanınmaz hâle gelebiliyordu.

Bugün eskinin “etnik” mutfaklarının gastronomi hiyerarşisindeki yerlerini zorlaması belki de farklı bir küreselleşme biçimine işaret ediyor. En azından toplumun üst ve üst-orta katmanlarına hitap eden yemek mekanlarına baktığımızda, ürünler ve reçeteler çeşitlenirken bunların sunulduğu formlarda belirgin bir yakınlaşma görüyoruz. Küçük tabaklar, tadım menüleri, özenli servis, iyi tasarlanmış mekanlar, açık mutfaklar, mevsimsellik, yerel ürün vurgusu ve bütün bunları açıklayan rafine bir anlatı… Fine dining’in dili dünyanın farklı mutfaklarında giderek daha fazla ortaklaşıyor.

1980'ler, Londra.

Bir dönem küresel olan bir format yerelleşiyordu; bugün ise yerel olanın küresel gastronominin kabul edilebilir diline tercüme edilmesi söz konusu. Anadolu mutfağının Londra’ya gitmesi yeni değil. Yeni olan, Anadolu mutfağının Londra’da ya da dünyanın başka önemli tüketim merkezlerinde hangi biçimde “yüksek gastronomi” olarak kabul edilebildiği.

Dört dalga: Bir 'dönemlendirme' denemesi

Mutfak kültürlerinin göçle taşınma biçimi dönemden döneme değişiyor. Burada birbirini bütünüyle ortadan kaldıran tarihsel evrelerden değil, üst üste binen ve izleri bugün de devam eden dört gastronomik dolaşım dalgasından söz etmek istiyoruz. Bu, elbette biraz kaba ama modern dünyanın mutfak kültürlerinin resmini çizmek için işe yarayabilecek bir dönemlendirme denemesi.

Birinci dalga 19. yüzyıl sonundan Birinci Dünya Savaşı’na uzanıyor. İmparatorluk döneminin büyük göç koridorlarında Hint işçiler İngiltere’ye, Çinliler ABD’ye taşındı. Mutfak da beraberlerinde gitti; önce topluluk içi bir pratik, sonra yavaş yavaş görünür bir ekonomi olarak. Bu dönemde “egzotik” damgası belirleyiciydi. Yemek ötekinin işaretiydi; göçmen yemekleri merak uyandırıyordu ama gastronomik hiyerarşinin altındaydı. Öte yandan sömürge seçkinleri kendi mutfaklarında Hintli aşçılar çalıştırıp Londra’ya döndüklerinde beraberlerinde getirdikleri tatları da taşıdılar. Curry house’un tarihsel temellerinden biri burada atıldı, fakat bu henüz kitlesel bir deneyim değildi.

1940'larda New York'un Çin Mahallesi'ndeki bir restoranın mutfağında çalışan aşçılar. Pek çok Çinli için restoran açmak, ABD göçmenlik yasalarını aşmanın bir yoluydu.

İkinci dalga, özellikle 1945’ten 1970’lerin sonuna kadar belirginleşen sanayi işçisi göçleriyle ilişkili. Türkler Almanya’ya, Kuzey Afrikalılar Fransa’ya, Güney Asyalılar İngiltere’ye göç etti. Aynı dönemlerde falafel Fransa’ya, lassi İngiltere’ye, döner de Almanya’ya gitti ve orada yeniden biçimlendi. Hem alanlar hem satanlar için bu, temel anlamda bir hayatta kalma pratiğiydi. Hem ekonomik hem de kültürel olarak. Büyük şehirlerin göçmen mahallelerinde bu mekanlar ucuz, erişilebilir ve tanıdık olmak zorundaydı. Bugün gastronomi dünyasının olumlu anlamda kullandığı “yerellik”, “hafıza” veya “kültürel miras” gibi kavramlarla tarif edilebilecek özellikler, o dönemde gastronomik prestij üretmiyordu. Tam tersine, göçmen mahallesinin, işçi sınıfının ve gündelik hayatın parçası olmak yemeğin ekonomik değerini aşağıya çekebiliyordu. 

  • Ayşe Çağlar’ın McDöner çalışmasında belirttiği gibi, ilk dönemlerde döner büfeleri ve dükkan sahipleri Almanya’daki dışlanma ve marjinalleşmeyi azaltmak adına dükkanlarına daha küresel, Akdenizli ya da “yabancı” isimler vermeyi ve kültürel kimliği arka planda tutmayı tercih edebiliyordu.

Üçüncü dalga 1980 sonrasında belirginleşiyor: Küreselleşme ve standartlaşma baskısı. Bir yanda McDonald’s ve küresel fast food zincirlerinin yayılması, öte yanda yerel mutfakların bu formatlara uyarlanması. Bu dönemde iki şey aynı anda oldu. Fast food baskısı altında yerel mutfaklar standartlaştı; ama tam da bu baskıya tepki olarak “otantiklik” söylemi güçlendi. Yerellik ve kökene yeniden değer kazandıran Slow Food hareketi de bu dalganın bir ürünü olarak görülebilir.

  • Burada önemli bir paradoks ortaya çıktı. Bir yandan mutfakların uluslararası dolaşımı onları birbirine yaklaştırıyor, öte yandan aynı dolaşım mutfakları kendi farklılıklarını daha güçlü biçimde vurgulamaya itiyordu. “Nereden geliyor?”, “geleneksel mi?”, “otantik mi?” soruları tam da küreselleşmenin yarattığı benzeşme karşısında önem kazandı.

Dördüncü dalga ise 2000’ler sonrasında belirginleşiyor ve bu yazının asıl konusu da bu: Etnik mutfağın fine dining ölçeğine taşınması. Bu dalga öncekilerden önemli bir noktada ayrılıyor. Artık söz konusu olan yalnızca göçmen topluluğun kendi mutfağını taşıması değil; o mutfağın ağırlıklı olarak daha varlıklı bir tüketici kitlesine yeniden sunulması. Bu sırada içerikle form arasındaki ilişki de yeniden kuruluyor. Mutfağın kökenine ve kimliğine yapılan vurgu korunurken yemeklerin sunumu, estetiği, fiyatı ve kimi zaman reçetelerin kendisi küresel yüksek gastronominin dili içinde yeniden biçimleniyor. Küçük tabaklar, ferah ve steril bir atmosfer, özenle hazırlanmış bir içecek listesi, uluslararası herhangi bir fine dining restoranında çalışabilecek bir iç mekan tasarımı…

Șef Selin Kiazım'dan Oklava, Londra.

Türk mutfağının en yenileri

Bu dönüşümün Londra’daki güncel örnekleri arasında Kismet ve KID öne çıkıyor. İki restoran da geleneksel Türk mutfağından yola çıkarak, onu Londra’nın çağdaş restoran kültürü içinde yeniden yorumluyor. Temmuz 2026’da Borough Market’te açılan Kismet, şef Keiran Mustafa ve restoran işletmecisi Dom Hamdy’nin ortak projesi. Mustafa’nın Türk-Kıbrıslı aile geçmişinden ve İstanbul ile Kuzey Kıbrıs meyhanelerinden beslenen restoranın menüsü meze, mangal, rakı ve Türkiye şarapları etrafında şekilleniyor. Canlı müzik de bu deneyimin parçası. Koyu ahşap, beyaz örtüler, danteller ve siyah-beyaz fotoğraflarla tasarlanan mekan, çağdaş Londra restoranlarının diliyle meyhane atmosferini yan yana getiriyor.

Kismet.

Eylül 2026’da Soho’da açılan KID ise Sertaç Dirik ve David Carter’ın projesi. Dirik’in Mangal II’de başlayan mutfak geçmişi, Londra ve Kopenhag’daki deneyimleriyle birleşiyor. Orta Anadolu mutfağını odun fırını, mangal ve toprak kaplar üzerinden ele alan restoran; içli köfte, sarma gibi yemekleri Britanya ürünleri ve çağdaş tekniklerle buluşturuyor. KID’de Türkiye, mutfağın kimliğinin temel çıkış noktalarından biri.

Kismet ve KID’in ortaklaştığı kısım, geleneksel bir mutfağın yeni bir şehirde hangi unsurlarla temsil edileceğine dair yaptıkları seçimler. Kismet meyhane kültürünün sofra ve paylaşım biçimini öne çıkarırken, KID Anadolu mutfağının ateş, ürün ve pişirme tekniklerine odaklanıyor. Her iki örnekte de geleneksel mutfak anlayışı, çağdaş servis, tasarım ve restoran kültürüyle yan yana geliyor; geleneksel bir mutfağın yeni bir gastronomik çevrede estetik, teknik ve sosyal kodlar aracılığıyla nasıl yeniden anlam kazandığını gösteriyor.

Kid'den Galata usulü uskumru. Fotoğraf: Beca B . Jones, The Guardian.

Dördüncü dalga: Neden şimdi ve nasıl?

Krishnendu Ray, The Ethnic Restaurateur adlı kitabında şu soruyu soruyor: Neden bazı mutfaklar prestijli, bazıları daha değersiz sayılıyor? Verdiği cevap oldukça sosyolojik: Bir mutfağın prestijini belirleyen yalnızca o mutfağın derinliği ya da kalitesi değil, büyük ölçüde o mutfağı taşıyan göçmen grubun toplumsal konumu. Büyük ve görünür bir göçmen topluluğu, paradoksal biçimde, mutfak için bir statü engeli oluşturabiliyor. ABD’de Japon mutfağının Meksika mutfağından daha prestijli sayılabilmesi bunun bir örneği. Ray’in temel savı şu: Bir grubun toplumsal prestiji, o grubun yemeğinden ekonomik olarak elde edilebilecek değeri sınırlayabiliyor.

  • Bir Tayland yemeği bir Fransız yemeği kadar özenli olabilir ama daha düşük bir fiyata satılma ihtimali yüksektir. Bu fiyat farkı yalnızca malzemeyle ya da mutfak tekniğiyle açıklanamaz. Bu durum, mutfağı taşıyan toplulukların Franco-Avrupa merkezli gastronomik gelenek karşısındaki ırk ve sınıf konumlarıyla da ilişkilidir.

Peki yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın dünyanın pek çok yerinde yeniden güçlendiği bir dönemde bu dördüncü dalga dönüşümü neden ve nasıl gerçekleşiyor? Bunun bir boyutu ekonomik. Dünya genelinde ülke içi eşitsizlikler son kırk yılda önemli ölçüde arttı. Üst gelir gruplarıyla geri kalanlar arasındaki mesafe uzadıkça, bu grupların şehri deneyimleme ve tüketme biçimleri de farklılaştı. Bu bağlamda fine dining’e taşınan “etnik” mutfak ilginç bir imkan sunuyor: Farklılık deneyimi ile toplumsal mesafe aynı anda korunabiliyor.

Tüketici başka bir mutfağı deneyimleyebiliyor ve bunu o mutfağın gündelik olarak üretildiği toplumsal çevreye girmek zorunda kalmadan yapabiliyor. “Öteki”nin mutfağına duyulan merak ortadan kalkmıyor; aksine farklılık başlı başına bir tüketim değeri hâline gelebiliyor. Fakat bu farklılık kontrollü bir mekanda, tanımlı bir servis biçimi ve tanıdık bir gastronomik dil içinde sunuluyor.

Kemal Demirasal'dan The Counter.

Bu dönüşümü yalnızca tüketicinin talebiyle açıklamak ise eksik kalır. Gastronomik aracılar da değişiyor. Michelin Guide ve The World’s 50 Best Restaurants gibi uluslararası gastronomi kurumları farklı coğrafyalardan restoranları değerlendirdikçe, daha önce gastronomik merkezin dışında kalan mutfakların görünürlüğü artıyor. Bu tür aracıların 2000’lerden itibaren Asya, Güney Amerika, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’daki restoranları küresel gastronomi haritasına daha fazla dahil etmesi, farklı kökenlerden gelen şeflerin kendi mutfaklarını Batı toplumlarında yeniden konumlandırmalarını da kolaylaştırıyor.

Şeflerin toplumsal ve kültürel kaynaklarının değişmesi, yeni bir tüketici rejiminin oluşması ve gastronomik aracıların küresel bir bakış geliştirmesi aynı anda yaşanıyor. Burada “merkez”in kendisinin de değiştiğini unutmamak gerekiyor. Bir zamanlar Fransız mutfağının belirlediği çok daha katı bir gastronomik hiyerarşiden söz etmek mümkündü. Bugün bu hiyerarşi daha geçirgen. Japon, Peru, Meksika, Kore veya İskandinav mutfaklarının farklı biçimlerde yüksek gastronominin parçası hâline gelmesi, merkezin artık tek bir mutfaktan ibaret olmadığını gösteriyor.

Fakat merkezin genişlemesi hiyerarşinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Daha çok, hiyerarşinin yeni kurallarla yeniden kurulması anlamına geliyor. Lane ve Opazo da “ethnic” ve “high-end” kategorileri arasındaki sınırın geçirgenleştiğini, ancak daha önce periferide bulunan mutfakların henüz yerleşik yüksek gastronomi mutfaklarıyla tam bir eşitliğe ulaşmadığını özellikle vurguluyor. Bu yüzden bugün “etnik mutfakların yükselişi”nden söz ederken dikkatli olmamız lazım. 

Esra Muslu'dan Zahter.

Gastronomik değer nasıl belirleniyor?

Yükselen şey gerçekten bütün bir mutfak kategorisi mi, yoksa o kategorinin içinden belirli şefler ve restoranlar mı? Yükselmek için hangi özelliklerden vazgeçiliyor, hangileri korunuyor, hangileri yeniden icat ediliyor? Çünkü fine dining’e giren mutfak çoğu zaman yalnızca “kendi yemeğini” götürmüyor. Kendi yemeğini belirli bir estetik ve ekonomik düzen içinde baştan yaratıyor. Üstelik bütün bunların yükselen sağın “batı medeniyetini yeniden tesis etme” retoriğinin ve ona eşlik eden ırkçılığın yeniden güç kazandığı bir dönemde gerçekleşmesi ayrıca düşündürücü. Etnik mutfakların prestij kazanmasını yüzeysel bir okumayla kültürel açıklığın ya da “hoşgörünün” göstergesi saymak mümkün. Fakat bir mutfağı tüketmek, hele böyle bir dönemde o mutfağı getiren insanlarla gerçek bir ilişki kurmak anlamına gelmiyor. Başka bir kültürün yemeğine gastronomik olarak yaklaşırken, onu üreten insanlarla toplumsal mesafeyi korumak pekâlâ mümkün.

Belki de tam bu çerçevede gastronomik değerin kendisini yeniden düşünmek gerekiyor. Bir yemeğin değerini yalnızca tekniği, sunumu, şefinin yaratıcılığı, servis edildiği mekan ya da ödenen fiyat mı belirler? Yoksa o yemeği mümkün kılan emek, bilgi, hafıza, üretici topluluklar ve ekolojik ilişkiler de gastronomik değerin bir parçası mıdır?

Somer Sivrioğlu'ndan Hamsi Taverna, Avustralya.

Bu açıdan bakıldığında tartışma, daha önce “etnik” sayılan mutfakların mevcut gastronomik hiyerarşide yukarı çıkmasından ibaret kalmıyor. Bu mutfakların taşıdığı bilgi, tarih ve toplumsal ilişkiler, yüksek gastronominin neyi değerli saydığına dair ölçütleri de tartışmaya açabilir. Belki de burada tek yönlü olmayan bir dönüşümden söz etmek gerekiyor: Bu mutfaklar yüksek gastronominin diline tercüme edilirken, yüksek gastronominin dili de onlarla karşılaşarak değişebilir.

Civan Er’in Londra’da karşılaştığı “doğru dil” meselesine bu yüzden bir kez daha dönebiliriz. Soru farklı mutfakların yüksek gastronominin dilini ne kadar iyi konuşabildiği ile sınırlanmıyor, bu karşılaşmaların gastronominin dilini ne ölçüde değiştirebildiğini de irdeliyor. Bugün, farklı mutfaklara mevcut değerler sistemi içinde yer açmak düşündüğümüz kadar kritik olmayabilir. Neyin gastronomik olarak değerli olduğuna dair ölçütleri, yemeği mümkün kılan toplumsal ve ekolojik ilişkileri de içine alacak biçimde genişletmek bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro
∙

BÜLTEN SAYISI

🍽️ Aynı yemek, başka değer: Bir mutfak nasıl prestij kazanır?

Dönerden fine dining’e, meyhaneden tadım menüsüne: Bir mutfak hangi koşullarda prestij kazanıyor? “Etnik” sayılan mutfakların yüksek gastronomideki yolculuğu, gastronomik değer ölçütlerini de yeniden düşündürüyor.

26 Eyl 2026

Metro Türkiye ile birlikte
Kismet Londra.

YAZARLAR

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro
∙

HİKAYE

Nouveau’dan ibaret olmayan Beaujolais: Bağda bir gün

Dışarıdan bakıldığında şarap kültürü ve turizmiyle, hatta biraz romantize edilmiş bir Fransız şarap imgesiyle özdeşleşen Beaujolais’nin, içeriden bakıldığında nasıl bir emek, iklim ve aile ekonomisi üzerine kurulduğunu Ceren Aral Desnos, bir beyaz yakalı olarak deneyimlediği bir günlük bağbozumu üzerinden anlatıyor.

Ceren Aral Desnos

·

19 Eyl 2026

Nouveau’dan ibaret olmayan Beaujolais: Bağda bir gün
apéroapéro
∙

HİKAYE

Bedenin modası, beslenmenin trendi: Peki şimdi ne yiyeceğiz?

Beslenme trendleri ortaya çıkarken bilimsel bilgi; medya, beden idealleri, sosyal normlar ve gıda endüstrisi tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Böylece bilim, gündelik yaşamın ve tüketim alışkanlıklarının parçası hâline gelirken sağlıklı beden, “doğru” beslenme ve kendimize iyi bakmak da sürekli yeniden tanımlanıyor.

Reyhan Ülker

·

12 Eyl 2026

Bedenin modası, beslenmenin trendi: Peki şimdi ne yiyeceğiz?
apéroapéro
∙

HİKAYE

Sifnos'un yolu: Bir ada nasıl gastronomi destinasyonuna dönüşür?

Yunanistan’ın küçük Kiklad adalarından Sifnos, yerel ürünleri, geleneksel yemekleri ve son 15 yılda açılan şef restoranlarıyla ülkenin öne çıkan gastronomi duraklarından birine dönüştü. Adada nohut, peynir, kapari, kekik balı ve balık gibi ürünler hem geleneksel tavernaların hem de yeni nesil restoranların menülerinde yer buluyor. Seramikçilik gibi yüzyıllardır süren zanaatlar yemek kültürünün bir parçası olmaya devam ederken farklı ülkelerden şeflerle yapılan işbirlikleri de Sifnos mutfağını yeni tatlara ve tekniklere açıyor.

Emre Onar

·

05 Eyl 2026

Sifnos'un yolu: Bir ada nasıl gastronomi destinasyonuna dönüşür?
apéroapéro
∙

HİKAYE

Doğaya dönüşün ilk dalgası: Foraging'in yeniden keşfi

Bir zamanlar bir hayatta kalma becerisi olan foraging, bugün fine dining'in, wellness kültürünün ve sosyal medyanın ilgi alanında. Bu geri dönüş, insanın doğadan yeniden beslenmesinden çok, doğayla kopmuş ilişkisinin farkına varmasıyla ilgili olabilir.

Reyhan Ülker

·

29 Ağu 2026

Doğaya dönüşün ilk dalgası: Foraging'in yeniden keşfi
apéroapéro
∙

HİKAYE

Bordeaux’dan sonra: Şarabın görünmeyen coğrafyasında

Bordeaux’nun kurduğu şarap dünyası zamanla apelasyonlar, ödüller ve prestij üzerinden ortak bir ölçüte dönüştü. Fakat Asya’nın şarapla ilişkisi bunlardan çok daha eski. Çin’in Jiahu çömleklerinde ya da Japonya’nın Koshu bağlarında yazılan hikaye, şarabın tek bir coğrafyanın tanımlayabileceği kadar dar bir geçmişe sahip olmadığını gösteriyor. Bugün bu birikim, Batı’dan gelecek bir onaydan çok kendi referansları üzerinden yeni bir şarap kültürüne dönüşüyor.

22 Ağu 2026

Bordeaux’dan sonra: Şarabın görünmeyen coğrafyasında