Monokültüre veda: Kolektif bir histe buluşmak geçmişte mi kaldı?

Monokültür devrini biliyoruz. O zamanlar siz bir şeyi biliyorsanız herkes biliyordu. Biri ünlüyse ünlüydü. Bir şarkı tutmuşsa duyardınız. Bugün ise size göre çok ünlü olan biri, başka birinin hayatında duymadığı birisi olabilir. Peki bu ortamda her köşeden fışkıran nostalji krizini, sürekli geçmişe özlem duymaktan çıkarıp kolektif hislerimizi yeniden bulmak için kullanabilir miyiz?
Monokültüre veda: Kolektif bir histe buluşmak geçmişte mi kaldı?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Covid-19 pandemisi ya da hepimizin andığı şekliyle karantina döneminde topluca düştüğümüz kaygı ve belirsizlik hissine dünyanın her yerine eski dizi ve filmler yarenlik etti. O zamanlar bu eğilimin nedenleri araştırılığında sonunu bildiğimiz şeyleri izlemenin, içinde yaşadığımız belirsizlik ve güvensizlik karşısında bizi rahatlattığını, anksiyete duygularını azalttığını bulmuşlardı. 

O karantina döneminden tortusu kalan daha çok şey var. Kuşakları birbirinen koparan, herkesi daha fazla bireyleştiren, yalnızlığı tanıdıklaştıran, kültürü bireyin zevklerine indirgeyen, fark etmeden alışkanlık edindiğimiz pek çok davranış ve düşünce kalıbı bugüne kadar geldi.  

Geleceğe Dönüş filminde gelecek değişirken Marty’nin fotoğraftan ağır ağır silindiği sahneler vardı. Bir zamanlar bir albümü aynı anda satın alıp, dinleyip, bir filmi aynı anda izleyip, bir dizinin son bölümünde sokakları boşalttığımız, bir kitap etrafında delice tartıştığımız, iş çıkışı randevulaşılan, telefonlaşılan o çağ kapanırken bir tür insan da geleceğin fotoğraflarından siliniyor. 

Çocukken tarih derslerinde çağ açıp çağ kapatan olayları bir türlü aklım almazken, "Yani nereden anladınız tekerlek bulundu diye çağ değiştiğini" diye düşünürken şimdi ise bu yazıyı yazarken bir çağın değiştiğini nasıl anladıklarını idrak ediyorum. Sonradan… 

Monokültür devrinin son perdesi

Monokültür, ilk ortaya çıktığı hâliyle tarım terminolojisine ait bir kavram. Bir arazide kendiliğinden yetişen, ekosisteme uyumlu bitki örtüsünü olduğu gibi söküp yerine sadece mısır, soya gibi tek bir tohumun ekilmesi ve sonra o arazinin giderek çoraklaşması anlamına geliyor. 2000’lerin başından itibaren monokültür kavramı ve terimi, tarım bağlamından çıkıp popüler kültür ve ortak kültür deneyimi anlamında kullanılmaya evrildi. Monokültürün yıkılması ise yaklaşık beş yıldır ABD medyası başta olmak üzere konuşulan bir fenomen.

Monokültür devrini biliyoruz. O zamanlar siz bir şeyi biliyorsanız herkes biliyordu. Biri ünlüyse ünlüydü. Bir şarkı tutmuşsa duyardınız. Issız Adam vizyona girdiğinde Cemal Hünal da Melis Birkan da ünlüydü. Yani gerçekten ünlü. Bugün size göre çok ünlü olan biri, başka biri için hayatında duymadığı birisi olabilir.

Eskiden bir arkadaşım ünlülüğü “Annen tanıyorsa ünlüdür” formülüyle ölçerdi. Şimdi düşünsenize, Astronomers şirketinin İK’cısı da ünlü. Anneniz tanısın ya da tanımasın. 

Sadece ünlülük de değil. Bir zamanlar insanların arasında köprü kurabilen zengin bir ortak kültürel kelime dağarcığı vardı. Bugün bazı lafları, deyimleri bile sonradan anlıyoruz, özellikle de sosyal medyadan yayılıyorsa.

Bugün bir monokültür var mı? Varsa da toplumu kültürel olarak domine etme süresi, herkese ikrah gelene kadar paylaşılıp üzerine biraz daha meme üretilip yayılmasıyla ölçülebilir durumda.  

Birey olmak ve algoritmalarımız: Sahi, bunu biz istemedik mi? 

Eskiden herkes kendi beğendiğine binaen kendisini çok özel zannediyordu. Kulaklığınızın tekini birine vermek bir lütuf, bir jestti. Sonuçta dinlediğiniz o çok özel şarkıyı biriyle paylaşıyordunuz. Eskiden bir albümü, bir filmi, bir grubu keşfetmek ya da onu bilenlerden biri olmak acayip havalı bir şeydi. Kimse diğer herkesle aynı trende olmak istemiyordu. Niş olanı bilmek başka bir topluluk yaratıyordu. Şimdi herkes kendi nişinin içinde, ama ortada bir topluluk yok.

Hal Niedzviecki’nin 2009’da yazdığı, Türkiye’de 2011’de Ayrıntı Yayınları’ndan Sibel Erduman çevirisiyle yayımlanan Ben Özelim kitabına bu vesileyle yeniden göz attım. Niedzviecki, monokültürün tekelciliği ve popüler kültüre karşı tavır aldığı kitabında, “Küresel monokültür, sadece yediklerimizi ve görünüşümüzü değil, aynı zamanda düşünce şeklimizi de değiştirerek yayılıyor” diyordu. 

Popüler kültürün herkesi güzel, ilgiye ve fark edilmeye değer olduğu için daha fazla kendisi olmaya mecbur ettiğini öne sürerken yazdığı “Yunan dramlarından Shakespeare ve Andersen’e kadar hepsinde, devamlı kendi haline yanma, kendi mutluluğu ve statüsüyle ilgilenme durumu kutlanıp ödüllendirilmiyor, delirme ve trajedilere neden oluyordu” tespiti, beni bugünden bakınca epey güldürdü. 

Monokültüre özlem çağı

Geçmişte neyi beğeneceğimiz, bu monokültür tekeli tarafından kolayca belirlenebiliyordu çünkü başka seçenek yoktu. Monokültürün parçalanması bir tür özgürlük ama özgürlüğün fazlası da işte, bir tür yalnızlık. Ve galiba, yalnız hissetmeyi kucaklayabileceğimiz bir psikolojide değiliz. Birbirimize birazcık yaslanmaya, birbirimizden güç almaya ihtiyacımız var.

İşte burada da devreye bu nostalji krizi giriyor. Issız Adam’ın vizyona girmesinden Backstreet Boys’un Sphere performansına, durmadan Yabancı Damat ve Şaşıfelek Çıkmazı izleyenlerden Nokia 7110’un ani popülerliğine, Oasis’in konserlerinin bir delilik hâli yaratmasına devasa bir nostalji krizinin içindeyiz. 

  • Nostalji güzel ama tehlikeli bir yer. Bir tür görme bozukluğu çünkü. Geriye doğru bakarken geçmişte her şey daha iyiymiş gibi görünüyor.  

Birlikte keşfetmenin heyecanını yeniden bulmak

Monokültürün ölmesi, birçok yetenekle tanışmamızı da sağladı, bir felaket değil yani. “Müzik bitti mi ya? Bu keşifsizliği kendime bağlamak istemiyorum” yazmıştı geçenlerde biri Twitter’a. Gülümsedim. Aynı şeyi düşünüp duruyorum çünkü. 

Uzun zamandır yeni bir şey keşfedemiyoruz. Uzun zamandır hiçbir şey bizi çarpmıyor. Sinemadan çıkıp saatlerce konuşmak, bir dizinin finalini tartışmak bitti. YouTube’a günde 3.7 milyon video yükleniyor. Albümleri artık başından sonuna dinlemiyoruz, şarkılara genelde maruz kalıyoruz, sonra da bir başkasına maruz kalıyoruz, TikTok’ta trend listesinden aşağılara indiğinde de geçiyor.

Herkes aslında tamamen kendine ait bir niş kültürden, yalnızlığından ve kişisel kültürel karantinasından biraz da memnunken geldiğimiz o eski kocaman hislerin var olduğu dönemlerdeki dizilere dönüş furyası göz göre göre geldi ama bunu dönüştürmeyi pekala deneyemez miyiz? 

Daha evvel bir yazımda main character energy (başrol enerjisi) furyasından bahsetmiştim; herkesin hikayesinin anlatılmaya değer olduğu, herkesin kendi hikayesinin başrolü olduğu o hâlden. Artık herkes çok özel, gerçekten özel. Eline aldığı telefonda, açtığı sosyal medya kanalı, sadece ona özel içerikler gösteriyor. Dizi-film streaming platformları, müzik dinleme uygulamaları bir şeyler önerip “Bunu da seversin” diyor. Eskiden bize “Bunu seversin” diye bir şey tavsiye eden insanları pamuklara sarardık. Şimdi sürekli özel hissediyoruz. 

  • Belki de özel olmak artık yetmiyor. Daha kolektif hislerin, deneyimlerin, hayatların, güvende hissettiren “enerjisine” ihtiyaç duyuyoruz, aidiyet istiyoruz yani, özel olmak da bir yere kadar. 

Bu aidiyet hissini satın aldıklarımızla; aynı termosu, aynı airfryer'ı kullanarak ikame etmeye çalışmak kabul edelim ki yetmiyor. Kültür, biraradalıkla oluyor; paranın gücünüyle değil. 

İkinci ekranlar, üçüncü mekanlar  

Yaşım, şu döneme yetişiyor. Twitter ilk çıktığı zaman sosyal medyaya ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Yeni medya mı diyeceğiz, dijital medya mı? Sosyal medya mı? Serdar Kuzuloğlu TRT’de Sosyal Medya diye bir program yapıyordu, o zamanın fenomenleri konuk oluyordu. Ve internetlerden anaakıma yani televizyona geçiş, bir yükselişti. İnternete düşülür, televizyona çıkılırdı

Yıllar içinde televizyon gücünü kaybederken sosyal medyayı görmezden gelmek yerine, simbiyotik bir yaşam biçimi benimsemeye başladık. Bugün bir şarkının popüler kabul edilmesi için Tiktok'ta trend olması gerekiyor. Bir dizinin çok izlendiğinin kanıtı, hashtag’inin popüler olması. İnsanların bir şeyi izlerken aynı anda telefondan internette izledikleri şeyi konuşmaları kanıksandı.

Emek Sineması’nda bir film izlerken herkesin aynı anda nefesini tuttuğunu herkesle aynı anda nefesimi bıraktığımda fark etmiştim. İşte o zamanlara ait bir alışkanlık daha vardı: “Üzerine konuşmak.” 

  • Şimdiki FOMO yani Fear of Missing Out deyiminin buz gibi gerçek olduğu zamanları hayal edin. Sadece sinema değil, diziler için de. Ben düğün gecesi Buffy the Vampire Slayer dizisinin finaline denk geliyor diye düğününü kısa kesen birini tanıyorum. Lost dizisinin dört yıl sonra biteceğini öğrendiğimde bu kadar yıl dizi mi izleyeceğiz diye diziyi bırakmıştım. Netflix’i öngörememişim… 

Şimdi hiç kimse aynı diziyi aynı anda hatta aynı hızda bile izlemiyor, herkes kendi dizisinin kültür ataşesine dönüştü. Çünkü algoritmalar çağında, iki kişinin aynı diziyi izlemesi bile zor. Algoritmalar, aşırı kişiselleştirdikleri sadece bize özel bu akışlarla ortak kültürün sonunu getirdi. Bütün bu parçalanmış dünya, artık bizim gerçekliğimiz. Yokmuş gibi yapamayız.

Yeni neslin bu kadar yalnız hissetmesinin nedenini, “third place”lerin yani ev ve iş dışındaki üçüncü mekanların olmamasına da bağlıyorlar. Eski kuşaklar, iş ve ev dışında başka yerlerde buluşuyordu. Şimdi herkes işe gidiyorsa koşarak evine dönüyor; evden çalışıyorsa da zaten evinde oluyor. 

Eskiden bir dizinin yeni bölümünü beklerken birbirimizle konuşuyorduk. Sohbet etmek denen bir şey vardı, görece unuttuğumuz bir şey. Yani birine telefon açıp, "Ee naber?" diye sormak ve karşılıklı Reels atmadan süren bir konuşma. Hem ekonomik şartlar hem de kültürün değişimi, biz görece yaşlıların sahip olduğu birtakım gündelik yaşam alışkanlıklarının hiç de fena olmadığını düşündürdü bana. İş çıkışı bir bira içmek, bir kahve için buluşmak, ille de bir amacı olmadan, öyle, buluşmak...

Bir itici güç olarak nostalji 

Herakleitos, boşuna “Aynı suda iki kere yıkanmaz” dememiştir bence. Monokültür nehrinde bir daha yıkanmadan, nostaljiye düşmek yerine nostaljiyi ilerlemek için kullanmak mümkün olabilir mi peki? Zira geçmişe tekrar tekrar dönmek bizi rahatlatıyor belki ama bu da uzun vadede “yeniye” kapalı kalmamıza da neden oluyor. O yüzden nostaljiye de başka bir yerden bakmaya ihtiyacımız var.

Yaklaşık 20 yıldır nostalji üzerine çalışan psikolog Clay Routledge, “Nostalji, ilerlemeyi ileriye taşıyacak bir kaynaktır” der. Yaptığı araştırmalarda, nostaljinin girişkenliği ve direnci desteklediğini, yaşam hedeflerini sürdürme motivasyonunu artırdığını bulduklarını anlatır.

Öte yandan bazı şeylerin değişmemesi de fena bir şey değil. İskandinavların öğle molalarında bulundukları anın tadını çıkararak, şimdiki tabirle anda kalarak kahve içmeleri anlamına gelen Fika, yine aynı yörelerden birlikte yemek pişirdikleri, birlikte evde zaman geçirdikleri Hygge gelenekleri bozulmuyor. Yalnızlığı, can sıkıntısını ve anlamsızlık hissini dengeleyen bir psikolojik kaynak olarak bakarsak sahiden ve Routledge’ın dediği gibi nostalji geleceğe dair daha iyimser olmamızı sağlıyorsa belki eskiden olduğu gibi birbirimize misafirliğe gider, birlikte eski dizileri izlemekle başlarız. Youtube’da topluca Yaprak Dökümü izleyip ilerlemek için yeni yollar aramaya da dönebiliriz.

Sonuç olarak yeni bir kültür, yeni bir topluluk doğmalı buradan. Yoksa bir sarmalın içinde dönüp duracağız. Çünkü alametlere bakılırsa herkesin ihtiyacının kısmen aynı olduğu görünüyor. Çözüm monokültür yıkıldıysa yerine bir şey inşa etmekte; bir köprü kurmak, geçmişteki geleneğe bakıp bugünün gerçekliği ve alışkanlıklarıyla yeni bir kültürü birlikte inşa etmek olmalı. Bir zümreye bir kuşağa ait değil, herkes için...

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Sinem Dönmez

Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta