Yakın Geçmiş: Evren'in Türkiye'si

12 Eylül Günü
Türkiye 12 Eylül 1980 tarihinde gözlerini yine bir askeri yönetime açmış, bir gün öncesinde siyasete yön veren kişi ve kurumların hepsinin pasifize edildiği bilgisiyle uyanmıştı. Sabaha karşı 04.00 civarında yapılan bildiriyle Türkiye, artık Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in iradesinde yönetileceğini öğrenmişti.
Müdahalenin yapılmasından önce ülkenin her yanını etkisi altına almış olan çatışmalar ve tartışmalar 12 Eylül sabahında tankların sokaklarda belirmesiyle durulmuş, sürekli bir mücadele içerisinde olan sağ ve sol gruplar korku dolu bir bekleyişe sürüklenmişti. Aylardır ülkedeki çalkantılı durumdan rahatsız olan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) defalarca siyasileri baskı altına almış fakat ülkeyi saran sorunlar çözümlenmeyince ordunun demir yumruğunu masaya vurma kararı almıştı.
Tanklar caddeleri tutmuş, askerler her şehirde kilit basın-yayın ve idari binaları kontrolu altına almıştı. Ordu bu sefer bir grup etrafında darbeye katılmamış, bir bütün olarak harekete geçmişti. Verilen emirler ordunun en üst kademesinden gelmiş, silahlı kuvvetler bir gece süresinde ülkedeki diğer tüm aktörleri mağlup etmişti.
12 Eylül’ün mimarı Evren’in bildirileri gün içerisinde sürekli yayına alınmış, Genelkurmay Başkanının sesi her radyodan duyulduğunda ülke değişime gitmeye başlamıştı. En başta sağ-sol çatışmasını beslediği düşünülen 1961 Anayasası lağvedilmiş, Meclis kapatılmıştı. Evren siyasette yaşanan istikrarsızlığın sadece yasalardan kaynaklandığını düşünmemiş, siyasi arenada yaşanmış problemlerin ayrıca siyasi partilerin sorumluluğunda olduğuna inanmıştı. Dolayısıyla siyasi partiler de kapatılan kurumlar arasında yerini almış, bu partilerin kurucu kadroları da siyasetten men edilerek uzaklaştırılmışlardı. Evren inşa etmek istediği yeni Türkiye’de Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan gibi siyasilerin yeri olmadığını savunuyordu.
Ordu sadece siyasi meselelere el atmamış, Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay harici tüm derneklerin de çalışmalarının durdurulduğunu ilan etmişti. Hükümet ile birlikte bir karşı darbe hazırlığına girilmesinden korkulan polis teşkilatları da Jandarma Genel Komutanlığına bağlanmıştı. Ordunun en üst kademesi ülkenin yönetimini devralırken hiçbir aktörün tehdit oluşturmasını istemiyor, tek otorite olarak ülkeyi yönetmek amacıyla tüm tehditleri ortadan kaldırmaya uğraşıyordu.
12 Eylül Askeri Darbesi’ni takip eden günlerde önde gelen siyasilerin hepsi tutuklanmış ve gözetim altına alınmıştı. Tüm devlet kurumları ve dernekler ordunun iradesine bağlanmış, sivil yönetim tamamiyle ortadan kaldırılmıştı. Türkiye artık ordunun üst kademeleri tarafından yönetilen bir ülke haline gelmişti. Ordunun yürürlüğe sokmak istediği pek çok değişiklik, çözmek istediği daha da fazla problem bulunuyordu. Bu aksiyonları alabilmek için ordu ülkenin hafızasına kazınacak iki yeni kurum oluşturmuştu. Bunlardan ilki Milli Güvenlik Konseyi (MGK) idi. MGK askeri müdahalenin mimarları olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşuyor ve yasama organı olarak işliyordu.
Diğer kurum ise Danışma Meclisi (DM) idi. Bu kurum 61 Anayasasının feshinden sonra yeni bir anayasa yazmakla görevlendirilmiş, üyeleri MGK’nın denetiminden geçerek toparlanmıştı. Fakat Danışma Meclisi MGK gibi 12 Eylül itibariyle görevine başlamamış 1981 yılına gelindiğinde kurulmuştu. DM’nin en büyük misyonu Anayasa hazırlamak ve askeri yönetim sivil yönetime devredildiğinde yapılacak seçimler için düzenlemeler yapmaktı. Bu formasyonlarla birlikte MGK ve DM “Kurucu Meclisi” oluşturuyor, ülkenin sivil yönetime tekrar geçeceği 1983 yılına kadar bu Meclisin iradesi yönetici konumunda oluyordu.
12 Eylül Askeri Müdahalesi’nin sonuçları ise her alanda kendisini belli eden şekillerdeydi. Demokrasiye bir ara verilmesinin haricinde askeri yönetim enflasyon ile mücadele için politikalar belirliyor, bu politikaları hayata geçirebilecek adaylar arıyordu. Bu arayışın sonuçlandığı kişi ise daha yıldızı parlamamış bir siyasi olan Turgut Özal idi. Özal özellikle darbenin ertesi yıllarında siyasetin önde gelen isimlerinden olacaktı. Ekonomi alanında bu dönemde daha liberal politikalara yönelmek enflasyonla mücadelede işe yarayacak, devletin sektörler içerisindeki hacmi azalmaya başlayacaktı.
MGK’dan gelen emirler dahilinde en öncelikli sorun ülkedeki sağ-sol çatışması ve anarşi idi. MGK hem bu çatışmaların sona ermesi hem de sağ veya solda ekstrem grupların tekrar oluşmaması amacıyla adeta bir cadı avına girişmişti. Ülkenin her yerinde baskınlar yapılıyor, ordunun demirden yumruğu tüm ekstrem ideolojileri yıkmaya çalışıyordu. Bu dönemde Türkiye bir “fişlenme” devrine girmiş, milyonlarca vatandaş görüşleri dolayısıyla fişlenmişti. Bu fişlemeleri, işten atmalar, yargılamalar, vatandaşlıktan çıkarmalar ve hatta idamlar takip etmişti. Türkiye’nin sağ-sol kavgası 70’li yıllarda zirve yapmış ve ülkeyi kaosa sürüklemişti. Fakat Evren döneminde bu ekstrem çatışmalar inanılmaz ölçüde acılarla sindirilmeye başlanmıştı.
Askeri yönetim süresince yüzbinlerce kişi yargılanmış, yüzlerce insan hapishanelerde işkenceye maruz kalmıştı. Evren liderliğindeki askeri yönetim ülkenin yaşadığı sıkıntıları yumuşak bir şekilde değil hızlı, sert ve acı dolu bir yolla çözmek için kollarını sıvamış, yaşananların bilançosunu yapan basın-yayın organlarına karşı da aksiyon almıştı. Pek çok büyük gazete ve dergi yüzlerce gün yayın yapamamış, sayısı 40’ı bulan gazeteciler de ağır suçlardan yargılamışlardı. Kenan Evren ülkenin yeniden inşa edilmesi gerektiğine inanmış, dolayısıyla da sıfırdan oluşturacağı ülke için eskisinin yıkımını hızlandırmıştı. Ordunun iktidarı elinde bulundurduğu 1980-83 yılları arasında yaşanan acılar ülkenin tarihine kara lekeler olarak geçmişti.

Ordunun Hükümeti
12 Eylül’ü takip eden günlerde Evren, devlet başkanı olarak görev yapmaya başlamıştı. Evren ayrıca hükümetin kurulabilmesini istiyor, dolayısıyla da hükümeti kurabilecek adaylar arıyordu. Bu arayış Bülent Ulusu’da son bulmuş, 21 Eylül tarihinde Ulusu hükümeti görevine başlamıştı. Ulusu eski bir Deniz Kuvvetleri Komutanı idi, Ulusu’nun hükümeti 1983 yılına kadar ülkeyi idare eden iktidar olarak görev yapacaktı.
MGK ile doğrudan iletişimde olan Ulusu ordunun ülkeyi yönetmek için önerdiği politikaları hayata geçiren Başbakan olarak tarihe adını yazdırmış, ordunun demir yumruklu yönetiminin önde gelen ismi haline gelmişti. Hem ekonomik hem siyasi kararlarda sert bir duruş sergileyerek Kenan Evren’den sonra 12 Eylül’ün yüzlerinden birisi olmuştur.
Ulusu döneminde DM’nin Anayasa hazırlıkları başlamış, gelecekte yapılacak seçimler için de kurallar oluşmaya başlamıştır. Türkiye bu günleri yaşarken bu haberler yaklaşmayan bir gelecek için gelişmeler olarak kalmış, askeri yönetimin gitme olasılığı akıllarda yer dahi edinememişti. DM’nin kurulup göreve başladığı yıl olan 1981 yılı ise askeri yönetimin ilanıyla farklı bir anlam kazanacaktı. 1981 yılı Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olması sebebiyle Atatürk yılı olarak tarihe geçecekti.
1981 yılı içerisinde Ulusu iktidarı ülkenin her yanında kutlamalar yapılması için hazırlık yapmaya başlamıştı.Atatürk yılı dahilinde 70’i aşkın okul açıldı, devamlı konserler ve sanat etkinlikleri düzenlendi. Evren liderliğindeki askeri yönetim, ülkedeki ideolojik problemleri Mustafa Kemal üzerinden bitirmek istiyor, Atatürkçülük altında ideolojiler üstü bir akım yaratabileceklerine inanıyorlardı. Bu inanç 1981 yılı süresince yapılan etkinliklerde kendini belli ettiği gibi aynı şekilde Evren’in konuşmalarında da sıkça ortaya koyuluyordu.
Bu dönem yaşanan bir diğer önemli gelişme ise 12 Eylül ardından kürtaj yasağının kaldırılmasıydı. Bu tarihten önce kapalı kapılar arkasında yasadışı bir şekilde yapılan kürtaj operasyonları artık güz yüzüne çıkabilecek ve kürtaj yaptırmak isteyen kişiler biraz da olsa güvence hissedebileceklerdi.

1983 Seçimleri: Sivil Yönetime Dönüş
Takvimler 6 Kasım 1983’ü gösterdiğinde Türkiye tekrar oy vermek için sandık başına gidiyordu. Fakat bu sefer seçmenlere verilen pusulalarda daha önce duyulmamış partiler bulunuyor, eski köklü partiler bulunmuyordu. Siyasetten uzaklaştırılan büyük isimler de pusulalardan uzak kalmış, sadece daha önce duyulmamış 3 parti seçime katılabilmişti.
Bu durumun en büyük sebebi 12 Eylül ile birlikte gelen seçim sistemindeki değişikliklerdi. Kapatılan partilerin yerine kurulmak istenen siyasi partiler öncelikle DM ve MGK tarafından belirlenmiş kriterlere uymak zorundaydılar. Tabi ki bu kriterlerin en başında siyasi spektrumun aşırı noktalarında bulunmamak yer alıyor, bu kriteri de 12 Eylül ile gelen askeri yönetime dil uzatmamak takip ediyordu. Potansiyel parti kurucuları derin bir incelemenin ardından partilerini kurmak için izin alabiliyor, ancak bu şekilde ülke çapında bir örgütlenmeye girişebiliyorlardı.
Üstelik değişen sistemle birlikte artık seçimlerde Barajlı D’hondt sistemi uygulanacaktı. 12 Eylül öncesi baraj uygulaması olmadan kullanılan bu sistem siyasette istikrarsızlığa sebep verdiği gerekçesiyle değiştirilmiş, tek partili iktidarların oluşumunu teşvik etmek için de %10 olarak belirlenen baraj uygulamaya konulmuştu.Bu koşullara içerisinde sadece 3 parti 6 Kasım tarihinde pusulalarda kendilerine yer bulabilmişti.
Bu partilerin ilki Turgut Özal’ın hem genel başkanı hem de kurucusu olduğu Anavatan Partisi (ANAP) idi. ANAP ideolojik olarak merkezin sağında yer alıyor fakat seçime giden günlerde muhafazakarlıktan çok ılımlı bir politika izleyeceğini savunuyordu. ANAP’ın en kritik duruşu ise ekonomi politikaları üzerineydi. ANAP 1980’lerde dünyada yükselişte olan “Neoliberal” politikaları savunuyor, Türkiye’nin finansal sorunlarının çözümünün bu yolda olduğunu iddia ediyordu. Seçime giden günlerde Özal’ın en büyük vaatleri bu inancı simgeliyordu.
Pusulada kendine yer bulan bir diğer parti ise Halkçı Parti (HP) idi. HP eski bir CHP üyesi olan Necdet Calp tarafından kurulmuştu. Calp HP’nin kurulmasıyla kapatılan CHP’nin tabanını tek çatı altında toplayabileceğine inanıyor, dolayısıyla da HP merkez solda konumlanıyordu. HP seçime giderken MGK’nın vetolarıyla mücadele ediyor, veto edilen adaylar yerine yenilerini koymaya çalışıyordu. Ayrıca HP’nin Merkez Solu tek başına temsil etme iddiası da MGK vetosuna bu seçimde takılan Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ile çatışıyordu.
Seçime katılan son parti ise Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) idi. MDP’nin başına öncelikle Bülent Ulusu getirilmek istenmiş fakat destek sağlanılamayınca bu pozisyona Turgut Sunalp getirilmişti. MDP siyasi olarak yine merkez sağda konumlanan bir parti idi. MDP’nin diğer partilerden ayıran özelliği ise partinin kendisini 12 Eylül çizgisinde görüyor olmasıydı. MDP aşırı sağa kaymayan bir milliyetçiliği savunuyordu.
6 Kasım 1983 tarihinde seçime giden bu üç partinin genel merkezlerinde heyecanla sandıkların açılması bekleniyordu. Sandıklar açılıp, oylar sayıldığında ise Özal liderliğindeki ANAP 1. sırada çıkmıştı. ANAP toplam oyun %45.14’ünü alarak 211 vekil çıkarmıştı. Özal bu şekilde 400 sandalye bulunan Mecliste çoğunluğu sağlamış ve uzun bir aranın ardından Türkiye’ye tek partili bir iktidar kazandırmıştı. ANAP’ı HP takip etmiş, Calp’in partisi %30.46 oy alarak 117 vekil çıkarmıştı. Sandıktan sonuncu çıkan MDP ise oyların %23.27’sini alarak 71 vekil çıkarmıştı.
Bu şekilde Türkiye askeri yönetimden sivil yönetime tekrar geçiş yapmış, fakat bu geçişi ordunun gölgesinde yapabilmişti. Askeri müdahalenin ardından yine bir merkez sağ partisi iktidarı alabilmiş, bu durum Evren’in istemeyerek de olsa Özal’ı hükümeti kurmakla görevlendirmesine sebep olmuştu.
İki Seçim Arası
Özal seçimden galibiyetle ayrılmış, uzun bir aradan sonra tek partili bir iktidarı mümkün kılmıştı. Özal hükümetinin kurulmasının ardından ANAP kadroları yönetimi devralarak seçim öncesinde vaat ettikleri neoliberal politikaları da uygulamaya başlamışlardı. Bu atmosferde 12 Eylül itibariyle sakinleşen enflasyonla mücadele daha da efektif bir hale gelmiş, Türkiye 82 Anayasası ile gelen yasakların altında belini doğrultmaya başlamıştı.
Hükümet cephesi haricinde de gelişmeler yaşanıyor, muhalefet sıralarında hareketlilik gözlemleniyordu. 1983 yılında yapılan seçimlere katılamayan partiler MGK’dan onay alarak ülke çapında örgütlenmeye başlıyorlardı. Bahsi geçen partilerden olan Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde popülerleşmeye başlıyordu. Merkez solun temsili bu şekilde HP’den SODEP’e kaymaktaydı. Bu koşullarda iki parti görüşmelere başladı, görüşmeler neticesinde solun tek çatı altında birleşmesine karar verildi. Bu karar sonucunda da HP ve SODEP birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti’yi (SHP) kurdular. SHP’nin liderliğine önce Aydın Güven Gürkan, sonrasında ise Erdal İnönü getirilmiş, parti merkez solun en güçlü temsilcisi konumuna gelmişti.
Bu dönemde kurulan bir başka parti ise Aykut Edibali liderliğindeki Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) idi. IDP siyasi spektrumda sağda konumlanıyor ve programında Türk milliyetçiliği ile muhafazakarlığı savunuyordu. IDP ilerleyen yıllarda ismini değiştirerek Millet Partisi ismini kullanmaya başlayacaktı.
Özal iktidarı sürerken ülkenin büyük bir kısmı 12 Eylül ile birlikte gelen yasaklara karşı tepkiliydi. Vatandaşlar siyasete gelen yasakların kaldırılmasını ve darbe öncesi aktif olan siyasilerin dönüşünü talep ediyorlardı. Bu atmosferde Özal ülkeyi bir halk oylamasına götürme kararı aldı. Halk oylamasının yapılacağı tarih olan 1987 yılına kadar da Özal yasakların kaldırılmaması gerektiğini savunuyordu. Muhalefet tarafından bu davranış sert bir şekilde eleştirilmiş, Özal demokratik olmamakla suçlanmıştı. 6 Eylül 1987 tarihi geldiğinde ise yapılan halk oylaması yasakların kaldırılması ile sonuçlandı. Verilen oyların %50.16’sı EVET, %49.84’ü HAYIR şeklinde kullanılmıştı. Bu küçük fark ile 12 Eylül öncesinde aktif olan siyasiler siyasete geri dönebileceklerdi.
Süleyman Demirel yasağın kaldırılmasının ardından Doğru Yol Partisi (DYP) liderliğine seçildi. DYP merkez sağda konumlanan ve liberal muhafazakarlığı savunan bir partiydi. Parti kendisini Adalet Partisi (AP) ve Demokrat Parti (DP) geleneğinin mirasçısı olarak görüyor, eski AP başkanı Demirel’in liderlik koltuğunda oturuyor olması bu durumu pekiştiriyordu.
Rahşan Ecevit 1985 yılında Demokratik Sol Parti’yi (DSP) kurmuş, 87 yılında siyasi yasakların kalkması ile de eski CHP lideri Bülent Ecevit DSP’nin liderlik koltuğuna oturmuştu. DSP siyasi spektrumda merkez solda konumlanıyor ve Ecevit’in ortanın solu politikalarını devam ettiriyordu. DSP’nin kurulup siyasete katılmasıyla birlikte SHP ve DSP solu iki ayrı noktadan temsil etmeye başlamıştı.
Siyasete dönen bir diğer tanıdık yüz ise Necmettin Erbakan idi. Erbakan yasağın kalkması ile birlikte 1983 senesinde kurulan Refah Partisi (RP) bünyesine girmiş ve genel başkanlığa yükselmişti. RP aşırı sağda konumlanan ve İslamcılık çevresinde şekillenen bir parti idi. Aşırı sağın çıkardığı bir diğer parti ise Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) idi. MÇP ideoloji olarak Türkçülük etrafında şekillenen bir partiydi. Siyasi yasağı kalkan Alparslan Türkeş de seçime giderken MÇP’nin genel başkanlığı koltuğuna oturmuş, seçim hazırlıklarına başlamıştı.
Bir taraftan eski yüzler siyasete dönerken bir taraftan da yeni yıldızı parlayan siyasiler sahneyi terkediyordu. 1983 seçimlerinde pusulaya dahil olabilen 3 partiden birisi olan MDP, bu ara dönemde organize olamadığı ve yerel seçimlerde başarısızlığa uğradığı gerekçesiyle çökmüş, parti feshedilmişti. Partiyi ayakta tutmak isteyen bir grup siyasi sonrasında Hür Demokrat Parti’yi (HDP) kurmuş fakat bu parti de organizasyonunu tamamlayamadığı gerekçesiyle kısa sürede kapanmıştı.
1987 Seçimleri: ANAP’ın Buruk Zaferi
1987 senesinde yapılan halk oylamasının ardından Başbakan Özal ülkeye erken seçim çağrısı yapmış, genel seçimler 29 Kasım 1987 tarihinde yapılmak üzere halka duyurulmuştu. ülke hızlı bir şekilde tekrardan seçime gidiyordu. Seçim günü geldiğinde ise bu sefer pusulalar 3 partiyi değil 7 partinin varlığını işaret ediyordu.
Oylar kullanılıp, sandıklar açıldığında ANAP yine birinci parti olarak yerini almıştı. Özal’ın partisi toplam oyun %36.31’ini alarak 292 vekil çıkarmıştı. Neredeyse %9 oy kaybeden parti vekil sayısının arttırılması ve seçim sisteminde değişiklik yapılması sebebiyle iktidarı kaybetmemiş fakat popülerliğini kaybetmeye başlamıştı.
Sandıktan ikinci sırada ise SHP çıkmıştı. Erdal İnönü’nin partisi toplam oyun %24.74’ünü alarak Meclise 99 vekil göndermiş, ana muhalefet partisi konumuna gelmişti. Barajı aşarak Meclise girebilen son parti ise Demirel’in DYP’si olmuştu. DYP seçimlerde %19.14 oy alarak 59 vekil çıkarmıştı.
Geriye kalan partiler ise %10’luk baraja takılmış ve Meclise girmeye hak kazanamamışlardı. Ecevit’in DSP’si %8.53 oy almış, Erbakan’ın RP’si %7.16 oy almış, Türkeş’in MÇP’si %2.93 oy almıştı. 12 Eylül öncesinde hükümetlerden eksik olmayan bu isimler seçmenler tarafından cezalandırılmış ve Meclis dışı bırakılmışlardı. Seçimden hezimetle ayrılan partilere IDP de dahildi. IDP toplum oyun sadece 0.82’sini alabilmiş ve büyük bir başarısızlıkla karşılaşmıştı.
Seçimlerin ardından hızlı bir şekilde hükümeti kuran Özal 1989 senesine kadar iktidarda kalmış, Başbakanlık görevini sürdürdüğü yıllarda Türkiye ortalama %5 civarında büyümeye şahit olmuştu. 1989 senesi geldiğinde ise yerel seçimlerde kan kaybeden ANAP gözden düşmeye başlamıştı. Bu sırada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresi dolmak üzereydi. Bu koşullar altında muhalefet erken seçime gidilmesini talep ediyor, ANAP’ın Meclisteki vekil sayısının halkı temsil etmediğini iddia ediyordu. Muhalefet partilerine göre bu koşullarda yapılan bir Cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’nin iradesini değil Anavatan Partisi’nin iradesini temsil edecekti.
Erken seçim çağrısının cevapsız kalmasıyla birlikte gidilen seçimlerde Başbakan Özal görevini Yıldırım Akbulut’a devrederek Cumhurbaşkanlığı görevine seçildi. Bu şekilde Özal 1993 yılındaki vefatına kadar Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Görevi süresince bürokrasi yerine sivilliği savunması sebebiyle kendisine halk tarafından “Sivil Cumhurbaşkanı” lakabı takılmıştı.

Kapanış
Türkiye 12 Eylül’ün gölgesinden çıkmaya çalışırken siyaset meydanı daha da karışık bir hale geliyordu. Seçim barajının kurulduğu yeni sistemde eski ve yeni pek çok siyasi iktidar için mücadele ederken Türkiye iç karışıklıklara şahit olacaktı. Türkiye’nin 90’lı yıllarını inceleyeceğimiz gelecek sayımızı okumayı unutmayın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu sayıda 12 Eylül’ün etkilerini inceleyecek, askeri yönetimin etkisinde demokrasinin tekrar filizlenmesini gözlemleyeceğiz.
09 Ağu 2022

YAZARLAR

Arda Sirkeci
Editor-in-Chief at CDR

Parlamento
TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!
İLGİLİ OKUMALAR



