Yasaklananlar: Sıkıyönetim ve OHAL

Olağanüstü Haller Diyarı: Türkiye
Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal, Türkiye Cumhuriyeti anayasa metinlerinin hepsinde yer alan bu kavramlar bunun yanında uzunca bir süre vatandaşların hayatında da neredeyse kesintisiz bir şekilde bulunmuşlardır. Şöyle ki neredeyse, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan her yurttaş bu ikisinden birinin yürürlükte olduğu döneme denk gelmiştir. Abartılı bir anlatımda bulunuyor gibi gözüksek de Türkiye’de cumhuriyetin ilanı olan 29 Ekim 1923’ten en son olağanüstü halin kaldırıldığı tarih olan 19 Temmuz 2018’e kadar geçen sürenin %45,82’sinde ülkenin tamamı veya belirli bölgeleri olağanüstü hal veya sıkıyönetim ile yönetilmiştir.
Sıkıyönetim kavramıyla 2017 yılında resmen vedalaştık. 2017 Anayasa değişikliği ile sıkıyönetim ile ilgili maddeler yürürlükten kaldırıldı. Olağanüstü hal ve sıkıyönetim arasındaki farkları incelemeye geçmeden önce bu kavramların tanımlarını inceleyelim.
Sıkıyönetimin sözlük tanımı “Olağanüstü zamanlarda ve durumlarda ülkede güvenliğin sağlanması için ordunun yardımıyla gerçekleştirilen yönetim, örfi idare.” şeklinde yapılmıştır. Bu tanımlamada dikkat etmemiz gereken nokta, bu yönetimin ordu yardımıyla yapılıyor olmasıdır. Olağanüstü hallerde ise yönetim askeri makamlarda değildir. Yetkileri genişlese de mülki makamlar yönetmeye devam eder.
Olağanüstü hal, “Sıkıyönetimden önce, sonra veya bundan tamamen bağımsız olarak kanunla belirtilen olağanüstü yetkilerin sivil yönetime verilmesi ve kullanılması durumu” şeklinde tanımlanmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz fark bu tanımın da yapılması ile daha net bir şekilde gözler önüne serilmiştir.
Bu farkı 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal hakkında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında da görebiliriz: Bugün Bakanlar Kurulu'nu ardından, MGK toplantımızı yaptık. OHAL ile tavsiye kararı aldık. Bakanlar Kurulu tarafından da kabul görülerek, adımlar atıldı. Spekülasyonlar yapılabilir. Sıkıyönetim başka bir olay olağanüstü hal başka bir olay…Valilerimizin yetkisi artırılmış olarak halkın huzuru ve mutluluğu sağlanacaktır. Farklı yerlere çekenlere asla prim vermeyin. Silahlı kuvvetlerimiz valilerimizin ve hükümetimizin emrindedir.
Cumhurbaşkanı, konuşmasında silahlı kuvvetlerin valilerin ve hükümetin emrinde olduğunu, valilerin yetkilerinin artmış olduğunu vurgulayarak olağanüstü hal rejiminin sıkıyönetimden ayrılan noktalarını vurgulamıştır.
Türkiye’de Sıkıyönetimler
Türkiye’de biri TBMM’nin onayından geçemeyen olmak üzere 12 kere sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bunlar:
- Şeyh Said İsyanı üzerine Doğu Anadolu’da 24 Şubat 1925-23 Aralık 1927 tarihleri arasında,
- Kubilay Olayı üzerine Menemen, Manisa ve Balıkesir’de 1 Ocak 1931 - 9 Mart 1931 tarihleri arasında,
- İkinci Dünya Savaşı’ndan dolayı İstanbul, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli’de 20 Ekim 1940-23 Aralık 1947 tarihleri arasında,
- 6-7 Eylül Olayları (İstanbul Pogromu) üzerine İstanbul, Ankara ve İzmir’de 7 Eylül 1955-7 Haziran 1956 tarihleri arasında,
- 1960 öğrenci olayları ve 27 Mayıs Darbesi üzerine İstanbul ve Ankara'da 28 Nisan 1960 - 1 Aralık 1961 tarihleri arasında,
- 20-21 Mayıs olayları (darbe girişimi) üzerine İstanbul, Ankara ve İzmir'de 21 Mayıs 1963-20 Temmuz 1964 tarihleri arasında,
- 15-16 Haziran işçi olayları üzerine İstanbul, Kocaeli merkez ve Gebze'de 16 Haziran 1970-16 Eylül 1970 tarihleri arasında,
- 12 Mart Hareketi'nin ardından İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak, İzmir, Eskişehir, Ankara, Adana, Hatay, Diyarbakır ve Siirt illerinde 26 Nisan 1971-26 Eylül 1973 tarihleri arasında,
- Kıbrıs Harekatı üzerine İstanbul, Ankara, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Antalya, Muğla, Adana, İçel ve Hatay illerinde 20 Temmuz 1974-2 Eylül 1975 tarihleri arasında,
- Irak iç savaşı sebebiyle Diyarbakır, Hakkari, Mardin ve Siirt illerinde (TBMM onaylamadı) 27 Mart 1975-27 Mart 1975 tarihleri arasında,
- Yaygın şiddet hareketleri üzerine Adana, Ankara, Bingöl, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Kars, Malatya, Sivas, Urfa, Adıyaman, Hakkari, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Tunceli, İzmir, Hatay, Ağrı illerinde 26 Aralık 1978-12 Eylül 1980 tarihleri arasında,
- 12 Eylül darbesi üzerine yurdun bütününde 12 Eylül 1980-19 Temmuz 1987 tarihleri arasında,
gerçekleşmiştir.
Sıkıyönetim ile ilgili mevzuatı ve mevzuat hakkındaki görüşmeleri inceledikten sonra bu sıkıyönetim ilanlarının bazılarının, TBMM’de kabul edilmeyen sıkıyönetim olmak üzere, meclise yansımalarını incelemeye başlayacağız.
1402’likler
1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu kabul edilene kadar bu karar 3832 sayılı Örfi İdare Kanunu uyarınca alınmaktaydı. Bu kanun sıkıyönetim rejiminde şu tedbirlere izin vermekteydi:
- Ev, dernek, kulüpler gibi binaları ve eklerini, iş yerleri ile her türlü kapalı yerleri gece veya gündüz aramak,
- Mektup, telgraf ve benzeri yazılı şeyleri incelemek, okumak,
- Kişilerin üzerlerini gece veya gündüz fark etmeksizin aramak,
- Yapılan aramalarda bulunan eşyaları gerekirse kontrol etmek, zaptetmek
- Ülkenin güvenliğini ihlal etme suçu ile sabıkalı olanları sıkıyönetim sınırları dışarısına çıkarmak,
- Gazete, kitap ve diğer basılı eserlerin basımını, dağıtımını yasaklamak, mektuplara ve telgraflara sansür uygulamak
- Kapalı ve açık yerlerdeki her türlü toplantıyı yasaklamak,
- Derneklerin her türlü faaliyetini durdurmak
- Kahvehane, birahane, meyhane, tiyatro, sinema, bar ve benzeri her türlü mekanı kapatmak veya açılış - kapanış saatlerini belirlemek,
- Sıkıyönetim sınırlarına giriş ve sınırlardan çıkış yapmak isteyenler hakkında kayıt koymak,
- Geceleri dolaşmayı yasaklamak,
- Bakanlar Kurulu tarafından tebliğ edilen diğer tedbirleri uygulamak ve takip etmek
Yukarıda sayılan yetkilere sahip bir sıkıyönetimin ülkedeki öğrenci ve işçi olayları gibi sebeplerle bu kanunun yetersiz kaldığı belirtilmiştir. Tanınan yetkilerin az olduğu ve bu kanunun zamanının geçtiği kanun teklifini parti olarak desteklerini de belirten Adalet Partisi vekili Mustafa Tayyar tarafından şu şekilde ifade edilmiştir.
“3832 sayılı Örfi îdare Kanunu, yeni toplum suçlarına, marksist, leninist ve Maoist yönetimlerinin meydana getirdiği, kendilerine has suçlara kâfi gelecek nitelikte değildir. Bu maksatla ilk defa 1963 yılında 3832 sayılı Örfi îdare Kanunu esas 'olmak üzere yeni baştan bir sıkıyönetim kanunu tasarısı hazırlanmış ve sonradan uygulanmadan geri alınmıştır. Yeni tasarıya esas olarak 1967 yılında ikinci bir tasarı hazırlanmış, bâzı komisyonlardan geçmiş, yalnız Meclisten çıkarılamamıştır. 1969 yılında çeşitli suçların çoğalması göz önünde tutularak ve 1970 senesinde 15 - 16 Haziran İstanbul, Kocaeli illeri hâdiselerinin ortaya koyduğu sonuçlar, 3832 sayılı Kanunun gerek sıkıyönetim komutanlığının yetkilerine, gerek süratle inkişaf eden üniversite olaylarını ve ideolojik çatışmaları, iç ve dış düşmanların hazırladıkları Devletin temelini sarsan yeraltı ve yerüstü faaliyetlerini önlemeye kâfi gelmemiştir.”
Bu kanunun anayasa ile çelişen hükümler içerdiğini dönemin bağımsız vekili ancak önceden Türkiye İşçi Partisi sıralarında yer alan Mehmet Ali Aybar örnek üzerinden şu şekilde açıklamıştır.
“Sıkıyönetim komutanının vazifesi, aslında asayişsizlik olaylarını meydana çıkarmak ve bunlara nihayet vermekle biter. Müessese olarak Sıkıyönetim ile adaletin tevzii keyfiyetini birbirinden ayırmak lâzımdır. Sıkıyönetim ilân edildi, binaenaleyh adalet tevzii de özel mahkemelere verilecektir, mantığı katiyen geçerli bir mantık değildir. Anayasamızın 32 nci maddesi bu hususta tereddüde yer bırakmaz. 32’nci maddenin 2’nci fıkrası diyor ki: Yargı yetkisi ile donatılmış olağanüstü merciler kurulup, kişiler tabiî hâkimlerinin huzurundan alınmazlar.”
1402 Sayılı kanunla getirilmek istenen yeni tedbirler şunlardır:
- Televizyon yayınları dahil olmak üzere her türlü yayım ve haberleşme araçları ile gazete, dergi, kitap ve diğer yayımların basımını kısıtlamak; bunlara sansür koymak, sıkıyönetim bölgesine sokulmasını yasaklamak, matbaaları kapatmak,
- Grev, lokavt yetkilerinin kullanımını kısıtlamak veya izne bağlamak; boykot, iş yavaşlatma gibi hareketleri yasaklamak, önlemek,
- Yeni dernek kuruluşlarını izne bağlamak,
- Her türlü toplantı ve yürüyüşü yasaklamak,
- Zaruri ihtiyaç maddelerini yapan, üreten, depolayan, nakleden ve satan ticari ve sınai müesseseleri lüzumu halinde kontrol etmek ve ihtiyaçların gerektirdiği tedbirleri almak,
- Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin tedbirleri almak, güvenlik amacıyla ulaştırma araçlarının bölgeye giriş ve çıkışlarını sınırlandırmak veya yasaklamak,
- Sokağa çıkmayı sınırlandırmak ve yasaklamak ve gerektiğinde sivil savunma tedbirlerinin tümünü veya bir kısmını aldırmak,
Bu yeni görev ve yetkiler haricinde silah kullanılması da kanun metninde “Sıkıyönetim Komutanlığı emrinde görevli asker ile polis ve jandarma, kendilerine verilen görevlerin yerine getirilmesi esnasında, Türk Silahlı Kuvvetleri İçhizmet Kanun ve yönetmeliği, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu, Jandarma Teşkilât ve Vazife Nizamnamesinde silâh kullanmayı icabettiren hal ve şartlardan herhangi birinin tahakkuku halinde silâh kullanma yetkisini haizdirler. Silâh kullanmayı gerektiren hallerde münferit hizmet görenler kendi başlama, topluca hizmet görenler olay yerinde başlarında bulunan âmirin emriyle silâhlarımı kullanırlar.” şeklinde düzenlenmiştir.
Ayrıyeten kanunda sıkıyönetim mahkemelerince verilecek herhangi bir hapis cezasının para cezasına çevrilemeyeceği belirtilmiştir. Sıkıyönetim mahkemeleri hakkında Mehmet Ali Aybar, “Sıkıyönetimin gayesi ile adaletin tevzii görevi arasında herhangi bir ilişki ve münasebet yoktur. Demin arz ettim, Sıkıyönetim Komutanlığının görevi asayişsizlik olaylarını tespit etmek, sanıkları tespit etmek ve sanıkları adalete teslim etmekle sona erer. Bundan sonra? Bundan sonra âdil mahkemelerin, yani Anayasamızın vatandaşlar içi tabiî hâkim saydığı mercilerin işe el koyması ve âdil kararlar vermesi gereği vardır. Bunun Sıkıyönetimin müessiriyeti ile de bir ilgisi yok. Sıkıyönetim, demin söylediğim işi, yani birinci bölümde arz ettiğim işleri yerine getirirse, yani asayişsizlik olaylarının köküne iner ve sanıkları bulur, yakalar, adalete teslim ederse Sıkıyönetim görevini yapmıştır. Bundan sonrası adalet tevziine taallûk eder ki, bizde bilirsiniz, adalet de mülkün temelidir. Şu «mülk» denilen söz de orada mal, mülk mânasına değil, Devletin temelidir. Bu itibarla Sıkıyönetim Kanunu vesilesiyle bu temel ilkeye gölge düşürmemek durumunda, mevkiindeyiz.” şeklinde görüş belirtmiştir.
Kanun kabul edilmiş ve 15 Mayıs 1971 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Ancak başlıkta yer alan 1402'likler tabiri kanunun kabul edilmesiyle birlikte hayatımıza girmemiştir. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu kanunda bazı değişiklikler yapılmıştır ve bu değişiklikler sonucunda 1402’likler kavramı oluşmuştur.
İlk olarak 19 Eylül 1980’de kabul edilen değişikliğe göz atalım. Bu teklif, darbe yönetiminin ilk Milli Güvenlik Konseyi toplantısında kabul edilmiştir. Teklif ile Sıkıyönetim Kanunu’nun ikinci maddesi “Sıkıyönetim komutanlarının; bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların görevden uzaklaştırılması veya işlerine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine getirilir.” haline gelmiştir.
Bu değişiklikten sonra aynı madde “Sıkıyönetim komutanlarının; bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, mahallî idarelerde çalışanların görevden uzaklaştırılması veya işlerine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine getirilir. Bunlar hakkında, tabi oldukları; 5434 sayılı T. C. Emekli Sandığı Kanunu veya diğer sosyal güvenlik kurumları hakkındaki kanun hükümleri uygulanır. Bu şekilde işlerine /son verilen memurlar, diğer kamu görevlileri ve kamu hizmetlerinde görevli işçiler bir daha kamu hizmetlerinde çalıştırılamazlar” 28 Aralık 1982 tarihinde bir kez daha değiştirilmiştir.
Yapılan bu değişikliklerle darbe yönetimi kendisine, kamu personelleri hakkında istediği gibi işlem yapmanın kanuni dayanağını hazırlamış oldu. Bu kanun maddelerine dayanarak özellikle sol tandanslı olduğu düşünülen 70’in üzerinde üniversite öğretim görevlisinin görevine son verilmiştir. Görevlerine son verilen memurlar ve özellikle öğretim üyeleri 1402’likler olarak tarihe kazınmıştır. Bu isimlerin arasında, Cumhuriyet Tarihinin en özgürlükçü anayasası olarak anılabilecek ve darbeci Kenan Evren tarafından “O Anayasa bize bol geldi; içinde oynamaya başladık” şeklinde bir cümle sarf edilen 1961 Anayasasını hazırlayan Tarık Zafer Tunaya, Mümtaz Soysal gibi isimler de mevcuttur.
Sıkıyönetimden 15 Yıllık OHAL’e Geçiş
19 Temmuz 1987 tarihinde ülke genelinde uygulanan sıkıyönetime son verilecekti. Ancak sıkıyönetimin son bulması ülke genelinde herhangi bir olağanüstü yönetim rejiminin uygulanmayacağı anlamına gelmiyordu. Aynı tarihten itibaren “artan terör olayları” gerekçe gösterilerek Doğu ve Güneydoğu’da yer alan 13 ilde 15 yıl sürecek Olağanüstü Hal rejimi uygulanacaktı.
Bu ilanın kanuni dayanağı 25 Ekim 1983’te Milli Güvenlik Konseyi Tarafından kabul edilen Olağanüstü Hal Kanunu’dur. Anayasa’da olağanüstü hal kavramı daha önceleri de yer almasına rağmen bu yönetim rejimine ait bir kanun bulunmamaktaydı. Bu konuya kanun görüşmeleri sırasında Adalet Komisyonu Başkanı Kemalettin Ali Kaşifoğlu şu şekilde değinmiştir. “Sayın Cumhurbaşkanım, huzurunuza getirilen tasarı, 60 yıldan beri süregelen bir boşluğu giderecek mahiyette bir tasarı olarak kendisini göstermektedir.”
Kabul edilen kanunun amacı, ilk maddede şu şekilde tanımlanmıştır:
a) Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım,
b) Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması,
durumlarında olağanüstü hal ilan edilmesi ve usulleriyle olağanüstü hallerde uygulanacak hükümleri belirlemektir.
Maddenin b bendindeki ifadeler uyarınca Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Hakkarı, Mardin, Siirt, Tunceli, Van, Adıyaman, Bitlis, Muş, Batman ve Şırnak’ta 15 yıl sürecek OHAL dönemi 1987’de başlayacaktı.
Bu kanun uyarınca OHAL dönemlerinde uygulanabilecek tedbirler üç bölümde sayılmıştır. Bunlardan ilki doğal afet ve salgın hastalıklar sebebiyle OHAL ilanında alınabilecek tedbirlerdir:
- OHAL bölgesinde yerleşimi, bölgeye giriş ve çıkışları yasaklamak
- Eğitim ve öğretim kurumlarının faaliyetlerine ara vermek; öğrenci yurtlarını kapatmak,
- Gazino, lokanta, birahane, meyhane, lokal, taverna, diskotek, bar, dansing, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel, motel, kamping, tatil köyü ve benzeri konaklama tesisleri hakkında denetleme yapmak, bunların çalışma saatlerini belirlemek veya kapatmak,
- OHAL ile ilgili hizmetleri yürütecek personelin yıllık izinlerini sınırlamak veya kaldırmak,
- Haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak, gerektiğinde bunlara el koymak,
- Tehlike arz eden binaları yıkmak, sağlığı tehdit eden mahsulleri imha etmek,
- Gıda maddelerinin OHAL bölgesine giriş ve çıkışını yasaklamak,
- Zaruri ihtiyaç maddelerinin dağıtımını düzenlemek,
- Her türlü araç ve gerecin, gıda maddesinin ticareti hakkında tedbir almak,
- Trafik ile ilgili tedbirler almak
gibi tedbirler kanunda sayılmıştır.
Bu noktada salgın hastalıklar ile ilgili çok yakın zamanda yaşadığımız dönemde uygulanan kısıtlamalar hakkında bir parantez açmak istiyorum.
Yukarıda sayılan afet ve salgın hastalıkları tedbirleri yakın dönemde yaşadığımız Covid-19 pandemisi ile gündeme gelmiştir. Pandemi dönemi boyunca, uygulanan kısıtlamaların hukukiliği tartışıldı. Pandemi boyunca OHAL ilan edilmediğinden dolayı bu tedbirlerin hepsi hukuka aykırı olarak değerlendirilmelidir. Bu noktada alınan tedbirlerin gerekli olduğu söylenebilirse de tartışılan konu bu tedbirlerin gerekli olup olmadığı değildir. Bu tedbirlerin pandemi ile mücadele açısından elbette gerekli olduğu söylenebilir. Tartışılan nokta bu tedbirlerin hukuksuzluğudur. Bu mevzuyu Anayasa profesörü Kemal Gözler şu şekilde ele almıştır. “Kanımca Türkiye’de korona virüs salgını nedeniyle alınan tedbirlerin aşağı yukarı hepsi hukuka aykırıdır; bu tedbirleri ihlâl edenlere kesilen para cezaları da, hukuka aykırıdır ve bunlar iade edilmelidir. Burada özellikle belirtmek isterim ki, ben korona virüs ile mücadele amacıyla alınan söz konusu tedbirlerin gereksiz olduklarını değil, hukuka aykırı olduklarını söylüyorum. Bir tedbirin gerekli ve yararlı olması başka bir şey, hukuka uygun olması başka bir şeydir.”
Pandemi dönemindeki tedbirler hakkında konuştuktan sonra kanunun kabul edildiği dönemden devam edebiliriz.
OHAL ilanını gerektirecek bir başka durum olarak “Şiddet Hareketleri” gösterilmiştir. Şiddet hareketlerinde uygulanabilecek tedbirler:
- Sokağa çıkmayı sınırlamak veya yasaklamak,
- Kişilerin toplanmalarını, dolaşmalarını, araçların seyrini yasaklamak,
- Kişilerin üstünü, araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde olan eşyalara el koymak,
- OHAL bölgesine giriş çıkışlarda kimlik belirleyici belge taşıma mecburiyeti koymak,
- Gazete, dergi, broşür, kitap ve benzerlerinin basımını yasaklamak, basılmışları toplatmak,
- Söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayum denetlemek gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak,
- Her nevi sahne oyunlarını ve gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak,
- Ruhsatlı da olsa her nevi silah ve mermilerin takınmasını veya naklini yasaklamak,
- Kamu düzeni veya kamu güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini yasaklamak, bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belirli yerlere girmesini veya yerleşmesini yasaklamak,
- Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak.
şeklinde sıralanabilir.
Süper Valiler Dönemi
Yukarıda bahsedilen 15 yıllık OHAL dönemi boyunca, OHAL Bölge Valileri kamuoyunda “Süper Vali” olarak adlandırılmıştır.
Süper Valilerin dönemi 1987’de başlamış ve OHAL 46 kere uzatılarak 2002’ye kadar sürmüştür. Bu dönem boyunca bölgede altı adet süper vali görev yapmıştır. İsimlendirmenin bu şekilde yapılmasının sebebi valilere tanınan geniş yetkilerdi.
Bu dönemin ilk ve en uzun soluklu valisi Hayri Kozakçıoğlu olmuştur. Kozakçıoğlu 4.5 yıl boyunca valilik görevini sürdürmüştür. Bu süreç boyunca çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır.
Doğu ve Güneydoğu illerinde uygulanan OHAL uygulaması denince işkence ve faili meçhuller de akla gelmektedir. Bu konuda CHP vekili Sezgin Tanrıkulu ve Avukat Serdar Yavuz tarafından hazırlanan raporda bu dönemde beş binin üzerinde sivilin öldürüldüğü söylenmektedir.
Bu OHAL dönemi 1994’ten itibaren bazı illerde kaldırılarak 2002 senesinde nihayete ermiştir.
14 Yıllık Olağan Dönemin Sonrası: Darbe Girişimi, OHAL’de Seçim-Referandum
2002’de göreve gelen Ak Parti iktidarının ilk işlerinden birisi ülkenin belirli bölgelerinde uygulanan OHAL’i kaldırmak oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu durum hakkında 2016’da ilan edilen OHAL sırasında şu şekilde söylemde bulunacaktı: “O dönemki OHAL'le bugünkünün alakası yok. Şu anda hak ve özgürlüklerin kısıtlanması söz konusu değildir. O dönemde OHAL günlük hayatını fevkalade etkiliyordu. İktidara gelir gelmez ilk iş OHAL'i bir buçuk ayda kaldırdık.”
Göreve geldiği zaman ilk icraatlerinden birisi OHAL’i kaldırmak olan Ak Parti, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra iki sene sürecek bir OHAL ilanında bulunacaktı. Bu tarihte ilan edilen OHAL’in yersiz olduğunu söylemek yanlış olacak olmasına rağmen FETÖ ile mücadele edilmek amacıyla ilan edilen bu OHAL kısa sürede sonuca ulaşmasına rağmen iki sene boyunca yürürlükte kalmıştır. Bunun üstüne OHAL ilanı ile ilgisi olmayan bazı konularda da OHAL KHK’leri ile düzenleme yapılmıştır. OHAL KHK’leri ile kamu personellerinin ihracı, bazı STK’lerin kapatılması, şirketlere kayyum atanıp TMSF’ye devredilmesi, basın yayın organlarının kapatılması gibi tedbirler bulunmaktadır. Tüm bunların yanında 9 Şubat 2017 tarih 687 sayılı KHK ile kış lastiği kullanımın zorunluluğuna ilişkin yaptırımlar yeniden düzenlendi.
OHAL sırasında Türkiye’de bir Anayasa referandumu ve bir de genel seçim yapılmıştır. Bu Anayasa referandumunda yukarıda uzunca bahsettiğimiz sıkıyönetim rejimi yürürlükten tamamen kaldırılmıştır.
OHAL’de Kimliksiz Dolaşmak
Yıllardır OHAL’ler gündem olduğunda herkes tarafından “Dışarıya kimliksiz çıkma” gibi uyarılar duymaktayız. Hatta bazı haber siteleri de OHAL tedbirleri kapsamında kimlik bulundurmamayı ve ibraz etmemeyi göstermiş ve buna karşılık gelen idari para cezalarını da belirtmiştir. Oysaki Kabahatler Kanunu’nun 40. maddesinde bu husus zaten düzenlenmiş, OHAL’e özgü bir durum olmamıştır. Yalnızca OHAL dönemlerinde, OHAL kanunu uyarınca alınann tedbirlere aykırı hareket edenlerin, emirleri dinlemeyenlerin veya istekleri yerine getirmeyenlerin veya kimliklerine dair kasten veya gerçeğe aykırı bilgi verenlerin veya bilgi vermekten çekinenlerin, fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir aydan altı aya kadar cezalandırılacağı öngörülmüştür.
Sonuç olarak OHAL dönemine olup olmamamızdan bağımsız olarak kimliklerinizi yanınızda bulundurmanızı tavsiye ederim.
Kapanış, Veda
Bu sayımızda OHAL ve sıkıyönetimde alınabilecek tedbirleri yakından inceledik. “Yasaklananlar” serisinin bu sayıyla birlikte son sayısına geldik. Türkiye’nin tarihinde özellikle toplumun günlük hayatı üzerinde tesiri olan yasakları bizimle beraber takip ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
"Yasaklananlar"ın son sayısında sıkıyönetim ve olağanüstü hal dönemlerini inceleyeceğiz.
29 Oca 2023

YAZARLAR

Parlamento
TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!
İLGİLİ OKUMALAR


