Yeni anayasa kimin için yapılıyor?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
MHP lideri Devlet Bahçeli, 8 Ekim’de partisinin grup toplantısında DEM Partili eş başkanlar ile neden el sıkıştığını anlatırken “Biz siyaseti Max Weber’in tarif ettiği gibi insanların birbiri üzerine egemenlik kurması olarak değerlendirmiyoruz. Biz siyaseti Machiavelli’nin ileri sürdüğü şekliyle pragmatik, olması gereken gerçekliği değil, olan gerçekliği öne alan ve çıkara dayalı ilişkiler ağı hâlinde görmüyoruz” dedi.
- Sayın Bahçeli ya da konuşmasını yazanlar, durduk yerde bu isimlerden bahsetmiyor. Weber’den başlayayım sonda Machiavelli’ye geçelim.
Bahçeli, ortağını zor durumda bırakacak olsa da aslında bir Türkiye tarifi yapıyor. Max Weber, yönetim/egemenlik şekilleri arasında bir süredir Türkiye’de de dönüştüğü iddia edilen patrimonyalizmi “rasyonel-hukuki otoritenin aksine geleneksel otoriteye dayanan bir 'ideal tip' (Reis) çerçevesinde tanımlanmış geniş kapsamlı bir meşru siyasi yönetim şekli” olarak anlatıyor.
- Bunların bazıları otokratik veya oligarşik, hemen hepsi tüm bu tanımların birbirine geçtiği “hibrit” ve popülist rejimler oluyor.
Patrimonyal bürokrasi ve devletin sömürgeleştirilmesi
Ülkemiz örneğinde de çoğulcu değil, çoğunlukçu ve tektipçi, kuvvetler ayrılığını sağlayan kurumların bağımsızlığın tamamen ortadan kalktığı, yargı vesayeti, askerî vesayet, akademik vesayet ve kültürel iktidar gibi kavramlar üzerinden "gerçek halk" ve onun temsilcisi olan "Reis" ile patrimonyal bürokrasinin "seçkinleri" etkisizleştirip "millî iradeyi" koruduğu bir yapıdan bahsediyoruz.
Patrimonyal bürokrasi ise en geniş tanımıyla “idari, hukuki ve askerî mekanizmanın unsurlarının, patrimonyal otoritenin akrabaları, yakın arkadaşları ve kendisine yakın tebaası arasından seçilmesiyle oluşan düzen” olarak ifade ediliyor. Bu bürokrasi, popülist yönetimlerin ana karakterlerinden olan “devletin sömürgeleştirilmesi” için kilit rol oynuyor.
- Bu bürokrasinin bekası, liyakatına değil de aidiyetine bağlı olduğu için, kendini bulunduğu yere getiren “Reis”e ya da siyasi harekete borcunu, ayrıcalıklı hukuk uygulamalarında, memur atamalarındaki kayırmacılıkta ve icraatlarında parti politikasına karşı gelmeyerek ödüyor.
Aynı bürokrasi, “makbul” saydığı sivil toplum alanınını genişleterek, onlara fırsatlar yaratarak aidiyet duyduğu siyasetin toplumsal meşruiyetini tahkim etmeye çalışırken makbul saymadıklarının sesini kısmaya uğraşıyor. Kamusal alanda gösteri yapmak gibi toplumsal demokratik haklardan bağış toplamaya, Instagram yasağından RTÜK kararları ve Millî Eğitim'e birçok alan daraltılıyor; bürokrasinin kendinden görmediği kısma sürekli parmak sallanıyor.
'Millî irade' kimin iradesi?
Kamuoyu araştırmalarına göre Eylül 2024 itibarıyla iktidar bileşenlerinin halk desteği en fazla %39. Buna karşın iktidar, ısrarla kendi Ortodoks din anlayışı, dinden beslenen milliyetçilik algısı ve tektipçi siyaset yapma şekli üzerinden ülkeye biçtiği gömleği “ortak millî ve manevi değerler” diye tanımlayarak bu bürokrasi eliyle geri kalan %61’in üzerine geçirmeye çalışıyor.
Diğer tarafta bu rejimin ve popülist siyasetin olmazsa olmazı “mağduriyet üretimi” de hâlâ tükenmiş değil. Zamanında liberal kesimin desteğiyle kurulan bir muhafazakarlar ittifakında tüm yapıları ele geçirmelerine izin verilen FETÖ'nün ülkede içsavaş çıkarmaya çalışmasından dolaylı da olsa sorumlu olanlar, ABD yönetişiminin en azından bir kanadının desteklediği aşikar olan 15 Temmuz’un mağduru rolünü hâlâ sürdürüyor.
Öte yandan: 22 yılda bu alanlar tamamen dönüştürüldükten sonra bile cumhuriyetin kapsayıcı olmadığı iddia edilen toplumsal değerlerinden; yargıdaki, askerdeki, akademideki bürokratik “vesayetten” mağdur olma iddiası "siyaseten kullanışlı" olmaktan çıktı. O yüzden yeni ve kullanışlı alanlar bulunmak zorunda.
- Çünkü ekonomik zorluklar nedeniyle sabrı sınanan halkın çoğunluğu “Bu meselelerde sorun var” diyen iktidar siyasetçisine “22 yıldır iktidardaydınız, neden düzeltmediniz?” diye soruyor.
Ne var ki kamuoyu araştırmalarına göre ülkede iyi gitmeyen her şeyin sorumlusu olan “dış güçler” anlatısı hâlâ karşılık buluyor.
Hamas’ın 7 Ekim saldırısından çok kısa bir zaman önce İsrail’le yeniden ilişki geliştirme çabalarının sonuç verdiğini ilan eden iktidarın bundan birkaç ay sonra “İsrail Türkiye’ye saldıracak” demesi, “politik ve akademik elit” tarafından “samimi” bulunmasa da “İsrail’in Türkiye’ye karşı tehdit oluşturduğu” algısının oranı %80’lere dayanmış durumda.
Bununla beraber iktidar, doğrudan “İsrail bize saldıracak” demenin etkili olmadığını gördüğü andan beri iletişim kanalları üzerinden verdiği mesajlarla kamuoyuna “İsrail, PKK ve bölgede kullanabileceği diğer silahlı güçleri İran’ın vekili güçlerine karşı savaştıracak, bu da Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin de etkileneceği birçok soruna yol açar” diyerek bunu engellemenin yollarını aradığını söylüyor.
Böyle bir tehdit algısını beslemek için hükümetin içeride “batılılaşmacı Cumhuriyet elitine” karşı kurduğu “yerlilik” anlatısını tahkim için kullandığı “İslam âleminin bekçiliği”, “ümmetin koruyuculuğu” gibi temalar ise İsrail’le ticaretin sürdüğüne dair bulgular ve Gazze için yürütülen barış masasında yer bulamamak gibi gerçeklere yeniliyor.
Popülist otoriter yönetim meşruiyetini otosansürden devşirir. Diğer taraftan, popülist siyaset en temelde sürekli olarak “ahlaki üstünlük” ve “haklılık” tavrını korumayı şart koşuyor. Dolayısıyla “millî iradenin tecellisi” iktidar, İsrail’le görüşürken de, bozuştuğunda da ülkenin çıkarının koruyor; bunu sorgulayan ise hain, siyasetten anlamıyor ya da yönetmeye ehil olmuyor.
- Yeni anayasayı işte böyle bir ortamda, tam da Devlet Bahçeli’nin Weber’e atıfla yaptığı bir Türkiye ve siyaset tanımı çerçevesinde tartışıyoruz.
Gelelim yeni anayasa tartışmasının bu Türkiye fotoğrafına ve başta bahsettiğimiz Bahçeli’nin DEM’e el uzatmasına, hatta 15 Ekim’de terör örgütü lideri “Öcalan’a çağrı” olarak nitelenen konuşmasına bağlandığı yere.
İktidarın devamı için yeni anayasa şart
Görünen o ki şu anda iktidarın sürekliliği ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden seçime girebilmesi için “yeni anayasa” şart. Ancak hükümetin kendi başına bu değişikliği yapması için TBMM’deki sandalye sayısı yeterli değil. Hatta değişikliği referanduma götürmek için bile başka partilerin desteğine ihtiyaç duyuyor. Bu hesapta kilit rolü DEM Parti oynuyor.
- AK Parti iktidarlarında 3 kez referanduma giden, 12 seferde 177 maddesinin 135’inde değişiklik yapılan anayasanın uygulanmamasını bir kenera koyalım, bu kez neden ve hangi maddelerinin değiştirilmek istendiğiyle ilgili elimizde net bir bilgi de yok.
İktidar tarafından masada olmadığı belirtilen “yeni bir açılım” ihtimaline kadar da sadece anayasanın 12 Eylül’den kaldığını ve sivil olmadığını konuşuyorduk.
DEM eli yukarıdan açtı
Bununla beraber DEM tarafının Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Kendilerine sadece nezaketen el uzatılmadığını anlamaları gerek” minvalindeki açıklamalarına karşı temkinli olduğunu gözlemliyoruz. Farklı konulardaki taleplerine karşı "somut adım” beklediklerini söylüyorlar.
İlk etapta Abdullah Öcalan’ın sürece dahli için cezaevi koşullarıyla ilgili yaptıkları açıklamalar ve hâlâ konuyla ilgili muhatap olarak kendilerini değil Öcalan’ı işaret etmeleri, beklentilerinde net olduklarını ve masaya otururlarsa eli nereden açacaklarını gösteriyor.
DEM, “Boykot artı evet eşittir çözüm” sloganıyla gittikleri 2010 anayasa değişikliği referandumunda BDP’nin eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın ifade ettiği “Hükümet eğer yeni bir anayasa konusunda, Kürt sorununun barışçıl çözümü konusunda samimiyse partimiz bu platformda yer almaya hazırdır. Bu başarıyı demokratik özerklikle taçlandırana kadar mücadeleye devam diyoruz” çizgisinden sapmış gibi görünmüyor.
- Hâl buyken bu “tutarlılık” Cumhurbaşkanı’nın dış tehditlere yaptığı atıf ve iç barış vurgusuna binaen başladığı iddia edilen bu “süreci” MHP’nin kendi seçmenine açıklamakta zorlanacağı bir durum yaratıyor gibi görünebilir.
Ancak MHP’yi ve tabanını yakından tanıyanlar “Devlet Bahçeli’nin inancı, seçmeninin kendisine güvenine konusunda tam. İYİ Parti meselesinde de benzer bir kontrolü gördük. MHP seçmeni, liderine inanıyor. Dolayısıyla bu iş zaten ancak onun tarafından kotarılabilirdi” diyor.
Bahçeli, umudun yanında korkuyu da örgütlüyor
Diğer taraftan Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a atfen “PKK’ya silah bırakma çağrısı yap” demesiyle bu işin planlama aşamasında çokkatmanlı bir strateji kurulduğu anlaşılıyor. Bahçeli “Terörü kına, Türkiye partisi ol" derken DEM’e açıkça siyaset için yol gösteriyor, alan açıyor ve "Aksi fena olur” diyor.
- PKK, geçen günlerde nihai hedefini Öcalan’ın yıllar önce tanımladığı “demokratik federalizm”den “bağımsız birleşik Kürdistan”a çevirdiğini açıkladı. Dolayısıyla Öcalan çağrı yapsa dahi artık dünya münevverlerinin Ortadoğu’daki paralı askeri olan PKK’nın buna ne kadar kulak vereceği tartışma konusu.
Yani DEM her ne kadar “Biz zaten Türkiye partisiyiz” dese de tüm bileşenleriyle PKK terörünü kınayıp Bahçeli’nin tariflediği şekilde sistemin içine girmesi mümkün görünmüyor.
Çağrının 'samimiyeti' neden sorgulanıyor?
Bununla birlikte geçmişteki “barış sürecinde” olduğu gibi devlet tarafında “akil insanlar” eliyle, gazete ve televizyonlar vasıtasıyla toplumun bu sürece hazırlanmasına yönelik bir çaba da görmüyoruz. Uzun soluklu çatışma çözümlemelerinde dünyanın her tarafında uygulanan yol haritası olan, “güven, normalleşme ve yasal adımlar” konusunda bir hazırlık, en azından dışarıdan, hissedilmiyor. Ulaşılmak istenen stratejik hedefe ilişkin de net bir bilgi verilmiyor.
- Devlet Bahçeli’nin tam da yeni anayasanın konuşulduğu dönemde, kilit parti DEM’e uzattığı elin samimiyetinin sorgulanmasının asıl nedeni de bu.
Geçen iki haftada yapılan açıklamaların, pozisyon belirlemelerin çatışma çözümü haritasında “güven” safhasının başlangıcı olduğunu söyleyenlere temel itiraz da burdan geliyor.
Barzani ile yapılan anlaşmalar asıl muhatabı gösteriyor olabilir mi?
İşin diğer tarafında, yani “aksi fena olur” durumundaysa “Kürt meselesi”yle ilgili çok sert ve net bir güvenlikçi yaklaşımın siyasete egemen olacağına neredeyse hiç şüphem yok. Özellikle de uluslararası dinamikler düşünüldüğünde...
Bir süredir özellikle Irak’ın kuzeyinde Barzani yönetimiyle yapılan ticari görüşmeler, enerji anlaşmaları, orta ve uzun vadeli stratejik birliktelik çabası ile bölgedeki muhataplık ve temsil konusuyla ilgili tavır, hâlihazırda buna uygun ortamı sağlıyor.
Eğer “süreç” buraya evrilirse önce Türkiye içinde DEM ve PKK ile “hesap görülüp”, sonrasında da Suriye, Rusya, İran ve ABD ile yapılacak müzakereler sonucunda PYD/YPG meselesi “halledilmeye” çalışılabilir. Bu durumda kamuoyu desteğini tahkim için DEM’le el sıkışmaya ihtiyaç kalmayacağı da aşikar.
'Büyük anlatılar' ekonomiye yenildi
Anketlere göre iktidar ortakları, şimdiki sistemle adaylarını iktidara taşıyacak %51 oyun çok uzağında. Önceki seçimlerde kullandıkları “beka” gibi büyük anlatılar da çoktan ekonomik kriz altında ezilmiş vaziyette.
Geçen genel seçimde işe yarayan "Gemi yaptık, uçak yaptık, otomobil yaptık, uzaya çıktık" gibi desteklenen ancak gerçekliği tartışmalı birçok icraat ve Türkiye gibi bir devlet için çoktan gerçekleştirilmesi gereken “millî savunma sanayii atılımı” teknomilitarizm gömleği yüzünden toplumun büyük bir kesimi tarafından artık şüpheyle karşılanıyor.
Teknomilitarizm, kutuplaştırma kuyusuna düştü
Bu tavır, SİHA’ların, Millî Muharip Uçak gibi devrimci bir çalışmanın ve SOM serisi seyir füzelerinin, akıllı mühimmatların uluslararası değerinin, Mil Gem TCG Anadolu gibi, Çelik Kubbe gibi, sadece doktrin olarak ortaya konması bile çok değerli çalışmaların toplumun tüm kesimlerine yeterince anlatılabilmesini engelliyor.
Hükümeti zaten desteklemeyenler “millî mesele” olsa dahi bu konularda anlatılanları, anlatanlar yüzünden dinlemiyor. İktidar “99 bin TL limitli kredi kartlarından Savunma Sanayii Destek Fonu’na kesinti” tartışması ile bu konuda bir stres testi yaptı ve boyunun ölçüsünü aldı bile.
- Dolayısıyla bekadan sonra bu “büyük anlatı” da ekonomik zorluklara ve kutuplaştırma siyasetine yenilmiş gibi duruyor.
Yeni oy kullanacak gençlerin büyük çoğunluğunun kendini hükümet icraatlarından memnun olmayan kampta, “Atatürkçü” veya “milliyetçi” olarak tanımlamasıysa “Teknofest nesli”nin olası bir referandumda iktidarı kurtarmaya yetmeyeceğine işaret.
Halkın gündemi; enflasyon, barınma, hukuk, eğitim ve sağlık sistemindeki sorunlar gibi somut ve acil çözüm bekleyen konularken ailenin korunması ve LGBTİ meselesi üzerinden kurulacak bir anlatının da iktidar için tabanını konsolide etmek için kullanışlılığı oldukça tartışmalı.
Dolayısıyla tam “yeni anayasa” konuşuluyorken Devlet Bahçeli’nin DEM ile ilgili tavrı, kim ne derse desin bir tercihten çok bir zorunluluk belirtiyor.
İktidarın gerçek sahibi kim?
Diğer taraftan Devlet Bahçeli gibi daha önce hiçbir şekilde Kürt siyasetinin temsilcisi olduğu iddiasındaki partilere karşı esneklik göstermemiş bir siyasetçinin bu tavrının altında "İktidarın gerçek sahibi kim?" sorusunun yanıtı da yatıyor. Zira Bahçeli’nin konuşmasında Machiavelli’ye yaptığı atfı okuyabilmemizin başka yolu yok.
- Açılım sürecinde "bir terör örgütüyle kucak kucağa oturduğu" iddiasıyla iktidar ortağını “vatan hainliği” ile suçlayan, “hain” dedikleriyle bir süredir “yerli ve millî” bir ittifak yürüten MHP’nin oyu araştırmalara göre Eylül 2024 itibarıyla % 8,7. Bu oy AK Parti ve Cumhur İttifakı için aynı zamanda iktidarın anahtarı.
MHP’nin bu sayede bürokraside istediği gibi kadrolaşabildiği, bu kadrolar üzerinden de devleti ve politikalarını dizayn edebildiği iddia ediliyor. Bahçeli “Cumhurbaşkanımızın gösterdiği yoldan ilerliyoruz” diyor ama birlikte yürüdükleri yolda istikameti belirleyenin kim olduğu da bir süredir bu yüzden tartışılıyor.
Bununla birlikte 2023 seçim sonuçlarına göre Türkiye’de 4 milyon civarı “milliyetçi” oy var. Seçimlerdeki ittifak tablosuna göre, bunun bir bölümü ile muhalefet, bir bölümü ile iktidar dizayn ediliyor. Yeni açılım süreci ve yeni anayasa tartışmasına biraz da buradan bakmak gerekiyor.
- Yeni anayasa; yüksek yargı, seçim yönetimi, bütçe denetimi vb. konularda değişiklikler getirerek şu andaki yönetim yapısının tahkimi, güçlendirilmesi, sürekliliği veya olası bir iktidar değişikliğinde korunması için mi yapılacak yoksa halkın taleplerine cevap mı verecek?
- Yeni anayasaya destek verenler, vermesi olası olanlar, DEM gibi kendi siyasi talep ve beklentileri üzerinden mi karar verecek yoksa halkın tümünün gündemi üzerinden mi?
- Millî iradenin temsilcisi iktidar, DEM’in talepleriyle uzlaşırsa iktidarını istediği şekilde sürdürmesi mümkün mü, yoksa siyaseten de gömlek mi değiştirecek?
- “Nihai toplumsal barış çabası” olarak çerçevelense de pazarlamacı mantığıyla "Ya demokrasi ya patrimonyal otokrasi" diye bir ikilem, toplumun geniş kesimleri tarafından DEM'in taleplerinin satın alınmasına ya da iktidar tahkimi için yeni ana yasa yapımına yarar mı?
Cevabını bildiğimizi düşündüğümüz, ama çok zor sorular. Daha çok konuşacağız.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Türkiye'de her üç çocuktan biri okula aç gidiyor. Çocuklara her gün 1 öğün ücretsiz yemek vermek için MEB'in bütçesinin %13'ünü ayırması yeterli. Halkın büyük kesimi ekonomik sorunlarla boğuşurken yeni anayasa kim için yapılıyor?
17 Eki 2024

YAZARLAR

Utku Başar
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.

Mutlak butlan kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimine dönmesi, Özgür Özel ve arkadaşlarının Yeni Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Ankara kulislerinde şimdi Yargıtay’ın kararı kaldırıp kaldırmayacağı, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının gündeme gelip gelmeyeceği ve CHP’de yeni bir kurultay sürecinin başlayıp başlamayacağı tartışılıyor. Yeni Parti yönetimi ise butlan kararı kaldırılsa bile CHP’ye dönmeme ve seçime kendi çatısı altında girme eğiliminde.





