Yerleşik yaşam, geçici mekân: Konut dokusunun sürekliliği üzerine

Depremden sonra konut alanlarının daha kırılgan olduğunu kabul ettiğimizi söylemek pek de yanlış olmayacaktır.
Yerleşik yaşam, geçici mekân: Konut dokusunun sürekliliği üzerine

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Ahmet Onur Altun - ÇEKÜL Vakfı Anadolu Araştırmaları Koordinatörü ve Urban.koop üyesi

6 Şubat’ta gerçekleşen büyük depremler ve ardından devam eden afetler sonrası -her afetin ardından ilk defa yaşanıyormuş gibi- tekrar kentleri, geleceği ve geçmişi düşünmeye, doğruları ve yanlışları tartışmaya başladık. Bu tartışmaların belki de en başında yapı stoku ve yapı kalitesi geliyor.

Konutların kırılganlığı kabullenildi

Haklı olarak 1999 depreminden sonra değişen yapı yönetmelikleri, inşa standartları ve bunlara nasıl uymadığımız, kentleri dönüştürmekte geç kaldığımız tartışıldı, tartışılmaya devam ediyor. Bu süreçte kamu yapılarının zarar görmüş olması, devlet eliyle üretilen yapıların daha güvenli olması gerektiği özellikle gündeme geldi. Elbette afet sonrası vatandaşlara hizmet vermesi ve acil durumlarda müdahale edilmesi için kullanılması gereken yapıların güvenilir olmasını beklemek şaşılacak bir durum değil. Buna karşın konut alanlarının daha kırılgan olması hem vatandaşlar hem de konunun uzmanları tarafından -çok da bilincinde olmayarak- daha anlaşılır karşılandı ve bir şekilde kabullenildi.

Afet sonrası denetim mekanizmaları, merkezi ve yerel yönetimler, müteahhitler, dolayısıyla yapı kalitesi eleştirildi ama bu vesileyle, içten içe hepimizin konut alanlarının ve sivil mimarinin daha kırılgan olduğunu kabul ettiğimizi söylemek pek de yanlış olmayacaktır.

Deprem öncesinde konut politikaları ve barınma üzerine bu yazının da parçası olduğu dosyayı hazırlama fikrini ekip arkadaşlarımızla tartışırken, sivil konut dokusunun geçiciliği üzerine bir kapsamda yazmayı planlıyor, not tutuyor ve araştırıyordum. Deprem sonrasında bu geçiciliğin ani bir tezahürü ile karşılaştık. Tarihsel süreçte ne kadar kalıcı olduğunu tartışabileceğimiz anıtsal mekânlar afet sebebiyle dakikalar içinde yok oldu.

Tarih boyunca da böyle olmuş

Kadim kentlerde tarihi çok eski yıllara dayanan yapılar bulunsa da bunların büyük çoğunluğu ya anıtsal yapılar ya da kamuya ait yapılardan oluşuyor. Doku ölçeğinde korunmuş sivil konut alanlarına oldukça nadir rastlanıyor ve bu alanlar çoğunlukla diğer anıtsal yapılar kadar eski değiller.

Sivil konut dokusu, şartlar ne olursa olsun, yıllar içinde sürekli bir değişim ve devinim içerisinde günümüze ulaşıyor. Bu süreçte elbette sürekli değişen ihtiyaçların, yaşam biçimlerinin, kullanılan malzemenin, çevresel etkilerin, üretim ve tüketim alışkanlıklarının, gelişen teknolojinin ve altyapı imkânlarının rolü var. Bir kavram olarak kent zaten sürekli bir devinimi bünyesinde barındırırken, kenti bir arada tutan, kent içindeki yaşamın kaynağı olan konut alanları, bütün olarak bakıldığında en hızlı değişimin yaşandığı kent parçaları olarak karşımıza çıkıyor.

Son dönemlerde konut alanlarının niteliksizleştiği, özellikle betonarme malzemenin kullanılmaya başlanmasından sonra yapı kalitesinin düştüğü çokça konuşulup tartışılıyor. Tarih boyunca sivil konut alanlarına baktığımızda, hangi dönem olursa olsun, halkın inşa malzemesi olarak mümkün olan en uygun ve ekonomik malzemeyi tercih ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Belirli coğrafyalarda eldeki malzemelerin sunduklarıyla daha nitelikli inşa edilen konut alanları bulunsa da geniş bir çerçeveden baktığımızda tüm bu sivil konut dokularının görece düşük kaliteli bir yapı stokundan oluştuğunu, sürekli bakım ve onarıma, yıllar geçtikçe de yenilenmeye ihtiyaç duyduğunu ve değiştiğini veya dönüştüğünü gözlemliyoruz. İnsanların yerleşik yaşama geçtiği dönemlerden bugüne yüzyıllarca aynı alanda bulunan yerleşimlerde bile katman katman, değişen, genişleyen, yenilenen bir doku bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında kalıcı konut yapılarının zaman zaman bir nesil içinde bile birden fazla kez yenilendiğine şahit oluyoruz. Bu durumda dokunun sürekliliğinden bahsetmek ne kadar mümkün? Asıl kalıcı olan fiziksel mekânlar mı yoksa topluluklar ve yaşam biçimleri mi, öncelikle bunu tartışmak gerekiyor.

Geçici yaşam alanları yeniden inşanın başlangıcıdır

Yaşadığımız korkunç afetin ardından 11 kentte pek çok konut yıkıldı, mahalleler yok oldu, ilçelerin ve hatta kentlerin taşınması gündeme geldi. Yaşanan can kayıplarının acısı daha tazeyken hayatta kalanların geleceği de belirsizliğini koruyor. İmkânı olanların bir kısmı başka şehirlere göç etti, hala da ediyor. Geride kalanların barınma sorunu da devam etmekte.

Afetin ardından kaçınılmaz olarak hem kalıcı hem de geçici barınma çözümlerini düşünmemiz gerekiyor. Böyle büyük ölçekte bir afetin ardından kentleri nasıl yeniden inşa edebileceğimiz, bu kentlerin kimliğini yitirmeden nasıl yeniden canlanacağı kolay cevaplanabilecek sorular değil. Şehircilikte ve mimarlıkta rastlanılan, oldukça klişe bir soru vardır: İnsan mı mekânı, mekân mı insanı şekillendirir? Elbette bu sorunun net doğru bir cevabı yok. Fakat depremin etkilediği kentlerin önemli bir bölümü yaşam kültürünün fiziki mekânı şekillendirdiği, toplumsal bağların güçlü olduğu ve bu bağların kentlerin omurgasını oluşturduğu alanlar. Bu açıdan bakıldığında uzun vadede gerçekleşecek yeniden inşa sürecine kadar olan geçiş aşamasında toplulukların ve toplumsal ilişkilerin sürekliliğini sağlamak büyük önem kazanıyor.

Bu aşamada geçici barınma alanlarının planlanması da daha önemli hale geliyor. Kentlerin kimliğini koruyarak yeniden şekillenmesi sürecinde topluluk bilincini korumak ve yaşam kültürünün devamlılığını sağlamak için geçici barınma alanları yalnızca insanların yaşamlarını idame ettirecekleri asgari şartları sunan alanlar değiller. Bu alanlar, kentlerin yeniden inşa sürecinin başlangıcı olacak, toplumsal ilişkilerin sürdürülebileceği, geçmişten gelen bağların güçlenerek bir topluluğun yeniden oluşturulabileceği fiziksel imkanlara sahip alanlar olarak düşünülmeli ve kalıcı konut alanlarına giden yol, bu süreçlerle birlikte doğru bir şekilde planlanmalı.

Yeniden başa dönecek olursak, kalıcı konutların sürekliliğini düşünürken, geçici barınma alanları olarak tanımladığımız bölgelerdeki ortalama yaşam süresinin hiç de azımsanacak gibi olmadığının farkındalığına ihtiyacımız var. Pek çok aile depremlerden sonra uzun süreler boyunca bu alanlarda yaşadı. Bugün, hala 2020 İzmir depreminden sonra yerleştiği konteynerlerde yaşayan aileler olduğunu biliyoruz. Geçici barınma alanlarının aslında tahminimizden daha kalıcı olduğunu bilerek, kalıcı yaşam alanlarını şekillendirecek toplumsal yapıyı barındırabilecek, kamusal etkileşimi sürdürmeye imkân verecek ve insanların bir an önce gündelik yaşantılarına geri dönmesini sağlayacak altyapıyı öncelikle bu geçici barınma alanlarında kurgulamak gerektiğini unutmamamız gerekiyor.

Kentlerde bir süreklilikten bahsetmek istiyorsak öncelikli olarak yaşamı yeniden tesis etmenin yollarını bulmalı, yalnızca yapıları değil, her kente ve coğrafyaya özgü yaşam biçimlerini de koruma altına almalı ve gelecek planlarımızı buna göre yapmalıyız.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR