Yoksunluğun başkenti Hatay

Hatay, biricikliğiyle tüm ülkenin pamuklara sarması gereken bir mücevherken, yıkıcı bir savaş sonrası normalleşmeye çalışan bozkır kentlerinde yaşanan o donuk yalnızlığı iliklerinize kadar hissettiğiniz bir cesede dönüşmüş. İnsanlar yaşıyor ama sanki sadece nefes alıyorlar.
Yoksunluğun başkenti Hatay

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Hayatımdaki en güzel yemeği Keşimir’in Pakistan tarafında, dağ başındaki bir Kızılay Kampı’nda yedim. Kampa girdiğimizde saat geceyarısını biraz geçiyordu. Kameraman arkadaşımla günlerdir doğru düzgün yemek yemediğimizi öğrendiklerinde aşçıyı yatağından kaldırdılar. Aşçı büyük bir nezaketle, uyku mahmuru, akşamdan kalanlardan birer tabldot getirdi.

Soğuk pirinç pilavı, soğuk kavurma ve kağıt bardakta sütlaç.

2005’te Pakistan’da en az 75 bin kişinin öldüğü depremden ve büyük bir insani trajediden aklımda sadece o yemek kaldı. Açlıktan ziyade yoksunluk hissini net olarak yaşadığım birkaç günün sonrasıydı.

Hayatın sıradanlığında çok kolay eriştiğin herhangi bir şeyi bulamamanın hissi gariptir.

Aradan geçen yıllarda askerlik yaptım, insani krizlerde ve çatışma bölgelerinde çalıştım. Bu hisse alıştığımı düşünürdüm. Ta ki yakın zamanda Hatay’a gidene kadar.

Yüzde 80’i yıkılmış bir kentten aklında ne kaldı diye sorarsanız nispeten daha az yıkım olan Defne’de misafir olduğumuz evin büyük hanımı Bedia teyzenin tepsi kebabı ve zahter salatası dışında, hiç. Kentte üzerinize çöken o büyük yoksunluk ve çaresizlik hissini tarif etmek ise çok zor.

Anıları 'hapishanesine' dönüşmüş bir kent

Hatay’a eğer kara yoluyla gitmeyecekseniz daha düne kadar Adana’ya uçakla gidip oradan geçiyordunuz. Çünkü Hatay Havaalanı’ndan uçaklar bazen kalkabiliyor, ama inemiyordu. Pist son bir buçuk yıl içinde güvenli iniş kalkışa elverişli şekilde onarılmamıştı. Biz öyle gittik.

Bir kriz bölgesine gittiğiniz, daha varmadan yüzünüze çarpıyordu. Bu aslında bir gazeteci için gözlem anlamında "şanslı" bir durum. Kara yolunda, yıkım yaşamış uzak ilçelerin yanından geçiyorsunuz ama Hatay’da sizi bekleyenlerle ilgili çok ipucu yok.

Yıkıntılardan yayılan asbestin büyük bir problem olduğu kente girmeden, merkeze 1 saat uzaklıktaki Belen’deki üç eczanede basit cerrahi tip dışında maske aradık. Cevap tek kelime: “Gelmiyor.”

Yol boyu benzinciler gece-gündüz açık marketlere dönüşmüş. Fazla gelen mallar hâlâ dışarıda istifli.

Görmeseniz hayatta aklınıza gelmeyecek alengirli şeyler çıkıyor karşınıza raflarda, sınıra yaklaştığını hatırlıyor insan; ancak temel ihtiyaçların arzı zayıf. Fiyatlar afet bölgesi tarifesi. Çoğu uçmuş.

Yol boyunca konteyner kentler başladığında, yıkımın görüntüsü de yavaştan fotoğrafa giriyor. Telefonların konum servisleri çalışıyor ama konumdaki binalar yerinde yok. Kent merkezine yaklaşırken kendimizi konumlandırmak için tanıdık tabelaları, doğal işaretleri, binaları tespit etmeye çalışıyoruz. Tabelalarda ana yoldan saparak gidilen bazı ilçelerin bağlantı yollarının üzerinde bantla çekilmiş çarpı işaretleri var.

Birlikte seyahat ettiğim meslektaşım, “Tüm ilçe mi gitmiş?” diye soruyor. Transferimizi yapan şoför arkadaş, “Yol yok abla” diyor: “Dağdan tepeden, tali yoldan gidebilirsen gidiyorsun." 

“Gidemezsen?” diye soruyorum. Dikiz aynasından bana bakıyor. Otomobilde uzunca bir süre susuyoruz.

Gazeteci olarak sınırlı süreyle izleyicisi olduğun bir durumu birebir yaşayanları anlama iddiasının ahlaksızca olduğunu düşünürüm. Sizi utancınızda boğan bir çaresizlik hissini deprem bölgesinde karşılaştığınız hemen herkesin gözlerinde görmek aktarması kolay bir durum değil. Oysa mesela Hatay’ı deprem öncesiyle bilmeyene kitabın burasından anlatmak çok kolaydır. 

Bu aslında Ortadoğu’nun kadim kentlerinin çoğunun ortak özelliğidir. Fizikî özelliklerini tarif etmenize gerek yoktur, kentlerin duygusu vardır. Kentteki herkesin gözlerinde görürsünüz o duyguyu. Tariflendiğinde karşınızdaki de o duyguyu daha önce illa ki kendi hayatında bir anıyla eşlediğinden söylediğinizi çok net anlar, hisseder.

Kendi dağarcığımda Hatay’ı yeni duygusuyla tarif edebileceğim kelimeleri yazmaktan çekiniyorum. Yaparsam sanki hepimiz psikolojik olarak sakatlanacakmışız gibi geliyor. Depreme kadar kenti her gün hissetmiş, şimdi anıları "kendi hapishanelerine" dönüşmüş Hataylıları varın siz düşünün.

Buna çok üzüldüğümü ifade etmek zorundayım.

Pamuklara sarılması gereken bir mücevher

Hatay, biricikliğiyle tüm ülkenin pamuklara sarması gereken bir mücevherken, yıkıcı bir savaş sonrası normalleşmeye çalışan bozkır kentlerinde yaşanan o donuk yalnızlığı iliklerinize kadar hissettiğiniz bir cesede dönüşmüş. İnsanlar yaşıyor ama sanki sadece nefes alıyorlar.

“Umudunuz var mı?” diye sorduğunuz kimse , gözünüzün içine bakarak “evet” diyemiyor. “Madem ölmedik, ayakta kalmak zorundayız” diyorlar sanki normal olan ölmekmiş gibi.

“Neden?” diye sorduğunuzda cevaplar genellikle aynı: “Başkaları bana dayanabilsin, ayakta kalabilsin” diye.

Enkazlarda ya da boşaltılmış binalarda sprey boyayla yazılmış “Geri döneceğiz”, “Hayatı yeniden kuracağız” yazılarına şüpheyle bakmaya başlıyorsunuz hâliyle.

Asi Nehri kıyısında konuştuğumuz Milli Piyango satıcıları “Satışlar iyi abi, depremden hemen sonra bile düşmedi” diyor halbuki. 

Umut mu, çaresizlik mi, karar veremiyorsunuz.

Yıkımın boyutunu anlayabilmek için gözüm sürekli önceden bildiğim binaları, sokakları arıyor. Hatay’ın merkezi Köprübaşı'na yürüyüp, yüzümü karşıya eski Büyük Antakya Oteli ve Cumhuriyet Meydanı'nın olduğu yöne dönüyorum. Karşımda Atatürk Caddesi, Cumhuriyet Caddesi ve Andan Menderes Caddesi olmalı. İsimlerinden anlaşılacağı üzere modern kentin kurulduğu, çok katlı binaların olduğu alanlar.

Meydandaki Atatürk Anıtı ve yarı yıkık belediye binasının arkasında gözün gördüğü kadar uzanan bir çöl var. İstanbul’da İstiklal Caddesi’nin başından Tünel tarafına bakıyormuşsunuz gibi düşünün. Beyoğlu yok. Tarlabaşı yok. Tepebaşı yok. Cihangir yok, hatta Tünel yok. 

Bomboş.

Gördüğümü anlamlandırmaya çalışırken beynimde adeta bir şimşek çakıyor. Arkamda Antakya’nın meşhur Uzun Çarşısı ve eski sokakları kalmalı. Ani bir hareketle dönüyorum. Sanki kafama bir balyoz iniyor. İstanbul’da Kapalıçarşı’yı düşünün. Tek bedesteni kalmış, onun da yarısı yıkık.

Aptallaşıyor, anlayamıyorsunuz. İnsanın göğsüne bir öküz oturuyor. Eskiden renkleriyle meşhur Antakya artık donuk gri.

Tozun hâkimiyeti

Kentte havadaki toz, Dünya Sağlık Örgütü standardının 4 katı ölçülmüş. Tozlu yollarda nehir kıyısında şaşkın bir şekilde yürürken kendinizi adeta Afganistan’da, Kabil Nehri kıyısında, kent merkezinin biraz dışında eski pazar yeri Pul-e Khisti’de yürüyor gibi hissediyorsunuz. 

Orası da çok tozludur. Sevdiğim bir kent olsa da kafamdaki resimler arasında Antakya’yı kıyaslamak için beynimin otomatik seçtiği yerin Kabil olması, o duygu, iyi gelmiyor.

Yıkılmış çarşıda birkaç fırın, peynirci, kasap ve züccaciye dükkanıyla çakma tekstil ürünleri satan birkaç butik açık. Daha doğrusu hangi dükkanlar ayakta kaldıysa onlar çalışıyor. Derme çatma kurulan, sayısı 20’yi bulmayacak tezgah var diğerlerinin yerlerinde.

Esnafla sohbet ettiğinizde “Antakya ancak çarşı yeninden çalışmaya başlarsa ayağa kalkar” diyorlar. “İş var mı peki?” diye sorunca aldığınız cevaplardan meselenin iş olmadığını anlıyorsunuz. Dolayısıyla “çalışmak”, en azından bazıları için, öncelikle parayla ilgiliymiş gibi görünmüyor.

İnsanlar “devam edebilmek için”, “ölmemek için” bir aracıya ihtiyaç duyuyor. Aslında bu garip, çünkü durum öncelikleri farklı olsa da konuştuğumuz herkes için geçerliymiş gibi görünüyor.

Kent içinde bize eşlik eden genç şoför arkadaşımız Özcan aslında elektrikçi.  Yeniden inşa ya da onarım sürecinde elektrikçiye çok ihtiyaç olduğunu düşünebilir insan ama o depremden sonra yazın Antalya’ya garsonluk yapmaya gitmiş. “Anca orda iş bulabildim” diyor. 

Tanıdıklar vasıtasıyla, biraz da hatır işi, bize yardımcı olduğu için “Şimdi şöförlük dışında başka bir şey yapıyor musun?” diye soruyoruz. “Burda başka iş bulsam da gitmemin bir anlamı olmaz, böyle şeylerle gün geçirmeye çalışıyorum” diyor.

“Ne kadar devam eder böyle?” diye soruyorum. Kafası önünde, yüzüme bakmadan, “Ne bileyim ağabey” diyor bıkkınlıkla: “Başka şey yapsan ne olacak?”

İnsanları umutsuzluğa iten, yaşamayı her gün bir sınav hâline getiren fiziksel durumu kentte geçirdiğiniz her an çok ağır hissediyorsunuz. En basitinden elektrik, yol, toplu taşıma; yani kamunun sağlaması gereken hizmetler istikrarlı değil. Mihmandarımız Sema “Durakta iki saat otobüs bekledikten sonra sinir krizi geçiren insan görmek çok sıradan” diyor.

“İhtiyacı olup iş bulamayan çok fazla insan var. İnsanlar her şeyini kaybetti. Toplu taşıma kent içinde ulaşım için tek şansları. O yüzden iş bulsa da nasıl gidecek, otobüs-minibüs olsa yol yok, yürüyerek gidilecek mesafede değilse zaten mümkün değil” diye ekliyor.

Antakya’dan Defne’ye giderken söylediğine şahit oluyoruz. Ters yöndeki durakta tek başına bekleyen birini görüyoruz otomobilin penceresinden. Yüzündeki ifadeyi gördükten sonra hayatımda ilk kez boynumda fotoğraf makinesi yok diye seviniyorum. Telefonla çekimin ciddiyetsizliğine kendimi ikna ediyorum. İhtiyaç kendi çözümlerini üretiyor. 

Kent içinde Anadolu’daki eski bir pratik yeniden işlemeye başlamış. Yol kenarında yürüyen genç bir kadın önümüzdeki aynı yöne giden otomobile “el ediyor.” Otomobil durup kadını alıyor. Bu, Batılı anlamda, otostop değil. İçinde bir topluluk, dayanışma hissini barındırıyor. Yolda birkaç kez daha benzer sahnelerle karşılaşıyoruz.

'Biz artık yeni insanlarız'

Ziyaret sebebimiz bir mini belgesel. Dolayısıyla izlenimi bir kenara koyup ona odaklanmaya çalışıyoruz.

Defne’de 2 gün konuk olduğumuz Apollon İpek Böcekçilik’in kurucusu Emel Hanım'a herkes bir sürü şey sormuştur da “Nasılsınız?” diye soran olmaz diye “Ben onu dinlemeye geldim” diyorum. “Gerçekten böyle soran ve dinlemek için geldim diyen olmadı” diyor.

Cevabı çok net: "İnsanın gözünün feri söndü derler ya, öyle gözümün feri sönmüş gibi hissediyorum.”

Kızı Tuğçe “İyi değiliz ve kimse kusura bakmasın ama olmayacağız” diyor ve ekliyor: “Biz kabullenmemiz zor olsa da yeni insanlarız artık ve buna alışmaya çalışıyoruz.”

Emel hanım ve ailesi depremden sonra bir dağın yamacında, birkaç dönüme yayılmış ipekböceği işliğinde toplanmış. Kendi acılarını, kayıplarını bir kenara koyup depremzedeler ve yardım için dışarıdan gelenler dahil yüzlerce kişiyi ağırlamışlar.

Aynı evde yaşıyor muyuz?

İnsani kriz bölgelerinde bu iş zordur. Dayanışma duygusuyla, belki iyi niyetle başlayan çabalar amatörlük, işbilmezlik ve iktidar hırsıyla çok çabuk büyük felaketlere dönüşebilir, “Nasıl idare ettiniz o kadar insanı?” diye soruyorum.

Kırgınlığını saklamadan “Gelenlerin bazıları sürekli bize destek oldular, insanlara yardım ettiler ama varlıklarını hissetmedik bile, bazıları ise bırakın desteği köstek oldular, üzerine rencide ettiler” diyor.

“Bize hiç kimse yardım etmeyecek, kendimiz ayağa kalkmak zorundayız” hissini daha o günlerde yoğun şekilde yaşamaya başladığını söylüyor. İnsani kriz bölgesinde gazetecilik yapmış herkesin tanıdığı bir duygu bu.

Tesadüf, hatırı sayılır bir süre “insani yardım sektörü”nde de çalıştığım için, Emel Hanım'ın anlattıklarının tanıdık birkaç katmanı daha var benim için. Hayatta fikrine en güvendiğim insanlardan birini arayıp soruyorum.

Leyla Akca, ABD’deki Sandy Kasırgası’ndan beri bilindik hemen her insani kriz ve afet durumunda insani yardım çalışmaları yürütmüş bir klinik psikolog. Yardım krizleriyle ilgili en net resmi o ve birlikte Sivil Alan Hareket Ağı Derneği’ni yürüttüğü Buğra Çelik çiziyor.

Bölgede depremden hemen sonra çalışmaya başlayan Leyla ve Buğra, Hatay’dan son çıkan, kurdukları programlar bölgede hâlâ işleyen nadir yardım gönüllülerinden.

Devletin en azından bazı alanlarda ilk aylar sonrasındaki çalışmaları topladığını, özellikle yeni görevlendirilen genç kaymakamların “her yolu deneyerek sorun çözmek” ile ilgili ciddi güç çarpanı etkisi olduğunu söylüyorlar. Gerek ulusal, gerek uluslararası yardım kuruluşlarıyla ilgili ilk müdahale dönemi sonrası için anlattıkları da maalesef çok tanıdık.

Yerel kapasitenin değerlendirilmesi konusunda bir irade yoksa hem kentin insan kaynağı hayata eklemlenemiyor hem de dışarıdan gelenler yerel dinamikleri bilmediği için çalışmaların etkisi artırılamıyor. Hatay’da da biraz böyle olmuş gibi görünüyor.

Büyük bir afette, bu kadar gönüllünün olduğu bir çalışma alnında sivil toplum tarafında devletle yapılandırılmış bir ilişki bütünü yoksa işin nerelere gidebileceğini ne yazık ki çok iyi biliyorum. Söyledikleri çok net bir eksikliğe işaret ediyor. İşbilirlik ya da uygun kaynak yönetimi yanında zihinsel hazırlık ve olgunluk bu alandaki en büyük güçtür.

Devlet, özellikle de tüm yeniden yapılanma faaliyetini siyasi olarak sahiplenmezse böyle alanlarda çalışmanız güç olur. Sahiplenirse de bürokrasiyle ilişki kurmadan bu işleri yapmanız imkansızlaşır. Faydalı bir iş yapacak olsanız da hizmetinizi faydalanıcılara, bu durumda afetzedelere, ulaştıramazsınız. Genelde üst yapı bir siyasi çıkar tanımlayabilir ancak yerelde herkes aynı gemide olduğundan çoğunlukla kötü niyetten değil, planlama ve kontrol zorunluluğundan bu yaşanır. O noktada da düşünülmesi gereken, kimin ne kadar aktivist olduğu ya da devletin müdahale meselesindeki eksiklikleri değil, faydalanıcıların ihtiyaçlarıdır.

Leyla ve Buğra’dan dinlediklerim Hatay’da bu düşünüş şeklinin sivil toplum tarafında çok hâkim olmadığına işaret ediyor. Bunu kafamda Emel hanımın anlattıklarıyla birleştirince içim eziliyor. Egoların, kişisel çıkarın ve siyasi kutuplaşmanın Hataylıların ihtiyaçlarının önüne geçtiğini endişeyle görüyorum.

Hataylılar bu yüzden yalnız kalmamalılar.

Yazıyı yazarken tam bu noktada gözümün önüne Antakya’dan çıkarken yol ortasındaki kayalardan birine yağlı boyayla çizilmiş bir Türk bayrağı ve kalp resmi geliyor. Serbest çağrışımla alakasız bir yere gidiyor aklım.


Fotoğraf: Utku Başar

Bazı orduların sıhhiyecileri cephede yanlarında kendi ülkelerinin minyatür bayraklarını taşır. Çatışma alanında yaralanan bilinci kapalı askerlerin üzerlerine ilk müdahaleden sonra o bayrakları bırakırlar ki uyandığında o asker kendi aidiyetini hatırlasın, silah arkadaşlarının yanında olduğunu anlasın ve güvende hissetsin. Malum, bayrak bir millet için en güvenli ev.

Hataylılar depremden beri bizimle aynı evde yaşıyorlar mı emin olamıyorum.

Unutulmayacaklar

Durum buyken, hayatın gerçeği. Hatay’da geçirdiğim birkaç günden aklımda Bedia teyzenin yemekleri dışında bir şey kalmaması zoruma gidiyor.

Yerel seçimlerden önce sayın Cumhurbaşkanı’nın yüzde 80’i yıkılmış bir kentte, yakınlarını kaybetmiş depremzedelere “Bize oy vermezseniz hizmet gelmez” tehdidini sanırım Türk siyaset tarihiyle ilgilenen herkes sonsuza kadar hatırlayacak.

YSK’nın, CHP’nin seçimde “Millet iradesi çalındı” itirazlarını görmezden gelmesi, Cumhurbaşkanı’nın YSK kararını açıklanmadan önce kendi partisinin grup toplantısında ifade etmesi unutulmayacak.

Ama asıl unutulmayacak, Türkiye’de yoksunluğun başkenti Hatay’ın seçim mağlubu bir AK Parti’nin kendini kanıtlama çabası ve siyasi hırsı nedeniyle hakkıyla ve Hataylıların faydasına yeniden çarçabuk imarı olur.

Her şerde bir hayır vardır diye umut etmek hukuksuzluğa karşı şu an elimizdeki tek tutunacak dal.

CHP Hatay İl Örgütü içindeki tartışmaları, YSK kararını ve Cumhurbaşkanı’nın açıktan halkın iradesine yönelik müdahalesini böyle görmek dışında şansımız şu an için yok.

Hükümet, her şeye rağmen, umarım o bayrağı en kısa zamanda Hatay’da göndere çeker.

Zira Hataylıların buna ihtiyacı var. Bizim iyileşmek için buna ihtiyacımız var.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Utku Başar

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak