Yönünü şaşırmış bir dış politikanın yeni hamlesi: BRICS başvurusu

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Neyi hedeflediği pek anlaşılamayan, yönünü şaşırmış, diplomatik olarak zayıflamış, ülkenin ekonomik zayıflığı, iktidarın güvenilmezlik nedeniyle yaşadığı itibar kaybı nedeniyle sıkıntı içindeki bir dış politikada atılan adımları belki de çok ciddiye almamak lazım. Son BRICS üyeliği olayında had safhaya çıkan hazırlıksızlık, iletişimsizlik, iktidar içi kavgaları yansıtan intizamsızlık ve kurumsal tutarsızlık aslında konunun gündemi bu denli işgal etmemesini sağlamaya yetmeliydi.
- Doğrudur ülke içinde hâlâ Rusya ve Çin’i antiemperyalist sandıkları için ya da Amerika/Batı karşıtlığını yegane kriter saydıklarından bu türden başı-sonu düşünülmeden atılmış adımları destekleyen hatırı sayılır bir kitle var.
Dış politikası uzun zamandan beri halkla ilişkiler çabalarından kolayca ayırt edilemeyen ve sürekli olarak içeride güce ya da desteğe tahvil edebileceği konular arayışındaki iktidar açısından bu kitle belli ki önem de taşıyor. Ne var ki, her masada olmalıyım diyerek her türlü sabitesini yitirmiş bir dış politikada bu adımlar ne güç ne de itibar artışına yol açıyor. Tersine ne yaptığını bilmeyen, çıkarlarını doğru tanımlamaktan aciz, sürekli blöf yapan, üstelik eli zayıfladıkça blöfün dozunu da artıran bir yönetim görüntüsünü de pekiştiriyor. Doğrusu bunun Türkiye açısından tarihsel deneyimiyle, diplomatik tecrübesiyle ve her şeye rağmen dünya sistemi içinde oynayabileceği yapıcı rolüyle bağdaşır ya da buna yakışır bir görüntü olduğunu söylemek de zor.

BRICS'i doğuran ve büyüten koşullar
Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşturulan BRIC kısaltması, ilk kez Goldman Sachs adlı finans şirketinin Varlık Yönetimi biriminin başındaki Jim O’Neill tarafından yaratılmıştı.
O sıralarda henüz Çin, Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmamış ve sonraki on yılda dünya ekonomisindeki sıralamada ikinci büyük ülke konumuna gelmemişti. Putin Rusyası, Yeltsin döneminin enkazını toplamakla meşguldü. Brezilya ve Hindistan ile birlikte bu iki dev, yükselen piyasaların en kıymetlilerindendi. 2006 yılına gelindiğinde dünyadaki şartlar değişmeye başlamıştı. Bunu fırsat bilen dörtlü, bir finans şirketi tarafından icat edilen kısaltmayı dünya ekonomisindeki dengesiz güç dağılımını ve karar verme mekanizmalarını eleştirecek ve buna karşı denge oluşturacak siyasi bir oluşum âaline getirmek için aralarında konuşmaya başladılar.
2007’de Münih Güvenlik Konferansı'nda Batı’ya aba altından sopa gösteren, Gürcistan’a karşı savaşıp ülkeyi bölen Vladimir Putin’in daha sonraları tüm boyutları ortaya çıkacak emperyal hedefleri için bir araç olarak tasarladığı BRIC oluşumu 2009’da Rusya’nın Yekaterinburg kentinde hayata geçirildi. Bu tarihin 1930’lardan sonra Batı kapitalizmini en derinden sarsan ancak özellikle Rusya ve Çin’i, genelde de Asya’yı pek etkilemeyen 2008-2009 finansal krizinden sonra geldiğine de dikkat etmek gerekir. ABD’nin Irak fiyaskosundan sonra, bu ülkenin içine düştüğü ve Batı ekonomilerini içine çektiği derin kriz, Batı hegemonyasının, Amerikan üstünlüğünün sona ermekte olduğu düşüncesini de güçlendirmişti.
2010 yılında, Afrika’da büyük yatırımları bulunan ve kıtayı ekonomik olarak kendisine bağlama yolunda zaten çok mesafe katetmiş Çin’in davetiyle Güney Afrika Cumhuriyeti de gruba dahil edildi. İngilizce adının baş harfi S de kısaltmaya eklenince giderek daha fazla ülkenin referans aldığı, üyelik sırasına girdiği BRICS ortaya çıkmış oldu.
Bu oluşum 1944’te Breton Woods Konferansı sonrası şekillenmiş uluslararası ekonomik ve finansal yapılanmadaki eşitsizliklere karşı çıktı, yerleşik kurumlardaki etkisini ve ağırlığını artırmaya çalışıp bunda başarısız olduğunda alternatif kurumlar oluşturmaya çalıştı. Kendi istatistiklerini yayınlıyor, bankası var ve Batı hakimiyetine karşı olan ya da ABD ile Çin arasındaki ekonomik stratejik rekabette taraf tutmadan dengenin nerede kurulacağını bekleyen ülkeler açısından yakından izlenen bir güç odağı hâline de geldi. Batı hegemonyasının artık en azından zayıfladığı bir dünyada gücün toplanacağı yeni bir adrese ilgi gösterilmesinde de şaşılacak bir şey yok.
Nitekim 2024 yılının başında Mısır, Etiyopya, İran, Birleşik Arap Emirlikleri resmen üye oldular. Suudi Arabistan’ın üyeliği henüz muallakta. Arjantin ise yeni Cumhurbaşkanı bu işe sıcak bakmadığı için üyelik adaylığını geri çekti.
Dağınık bir BRICS
Giderek daha fazla dikkat çeken BRICS, bu görüntünün düşündüreceği tutarlılığa, üyeler arasında çıkar ve dolayısıyla sarsılmaz bir hedef birliğine de sahip değil. Bugünkü konjonktür geçtikten, bölgesel güçlerin manevra alanları muhtemelen daraldıktan sonra bugünkü etkisini muhafaza edip etmeyeceği de henüz meçhul.
Bu projede başı çekmiş olan Rusya, özellikle Şi Cinping'in başa geçmesiyle birlikte giderek daha emperyal güdülerle hareket etmeye başlayan Çin’in gölgesinde kaldı. Ukrayna savaşıyla da birlikte gelecekte bu ülkenin vasalı olma yolunda ilerlediğini söylemek yanlış olmaz. Orijinal dörtlüden Çin ve Hindistan hem birbirileriyle silahlı çatışmaya varan sınır sorunları bulunan iki ülke hem de jeopolitik ve ekonomik olarak birbirilerine hasım durumundalar. Hindistan bütün “üçüncü dünyacı” eğilimlerine rağmen giderek hem Batı ekonomileriyle bütünleşiyor hem de Çin’i çevrelemeye çalışan ABD ile askerî/güvenlik işbirliğini artırıyor. Son zamanlarda Çin’in hayli etkili olduğu Brezilya ve genelde Latin Amerika ülkelerinde Çin’in kendi iç pazarının yetersizliğini ve ekonomisindeki durgunluğu aşmak için ihracata abanmasına yönelik ciddi tepki var. Brezilya tıpkı ABD ve AB ülkeleri gibi kendisini Çin dampinginden korumak için gümrük tarifelerini yükseltiyor.
Türkiye, BRICS'te ne yapacak?
Bu bilgilerin ışığında Türkiye’nin bu oluşumda işi ne olacak, buraya üyelikten ne çıkar sağlayacak sorularını sormak gerekir. Bu soruları soran EDAM başkanı Sinan Ülgen’in bilgiseline bakmakta sağlıklı ve mantıklı bir değerlendirme yapmak açısından yarar var. Ülgen, Türkiye’nin kurumsal bağlarını hatırlatıp bir anda yerleşik ittifaklardan, ağlardan, yönelim ve eğilimlerden uzaklaşmanın maliyetlerini sıralıyor. Ekonomik olarak da çarpıcı verileri şöyle ortaya koyuyor:
"İhracatımızın %50'si Avrupa blokuna, alınan yabancı yatırım içinde AB, ABD, Japonya, Kore gibi kurumsal Batı'ya ait ülkelerin payı %90'a yakın. Finansman ve teknoloji bağlantıları da bu ülkelerle….BRICS uyeliginin olasi siyasi maliyetini dengeleyecek bir ekonomik getirisi olur mu? 2023 yilinda AB'ye ihracat 153 milyar, ithalat 160 milyar dolar. Çin'e ihracat 3.5 milyar, ithalat 45 milyar dolar. Bu dengesizliğin değişeceğini düşünüyorsanız ekonomik getirisi olur denebilir."
Asıl temel sorunun da belki şu olması gerekiyor: Dünya ekonomisi özellikle imalatta giderek Asya’da şekillenirken ve yükselen Asya ekonomisi Batı ekonomileriyle ciddi bir rekabet içindeyken, Türkiye’nin Asya ekonomilerine katkısı pazar olmaktan ya da Gümrük Birliği nedeniyle Avrupa piyasalarına erişim sağlamaktan öteye geçebilir mi?
Çin modeli diyerek ülkeyi katma değeri yüksek üretim yerine ucuz emeğe dayalı bir modele geçirmeye çalışan, tekstil sanayiini Mısır’a kaçıran, orta sınıflarını fakirleştiren, eğitim politikasında cehaleti derinleştiren ve geleceğin dünyasına çocuklarını hazırlamayan bir ülkenin BRICS üyeliğinden de alabileceği pek bir şey yoktur. Olsa olsa Rusya’nın Türkiye’yi Batılı müttefikleri ile daha sorunlu hâle getirme ya da Ukrayna savaşında politikalarını değiştirmeye zorlama hedeflerine yardımcı olabilir. Zayıflatır ve hepsinden önemlisi tam da Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma darbımeseline uygun bir manzarayı da yaratır.
Bu konuda çok etkileyici bir yazı yazan Barçın Yinanç’tan bir alıntı ile yazıyı sonlandırayım:
"Ankara'da 'istikametimize dair ne kadar kafa karıştırırsak o kadar elimiz güçlü olur' gibi yanlış bir kurgu var. Dışarıya verilen kafa karışırıcı mesajlar içeriye müthiş stratejik kurnazlık gibi pazarlanıyor. Kurnazlık yapalım derken, başkalarının gündemlerine alet olma riski ise hafife alınıyor."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Narin Güran cinayetinde Aile Bakanlığı'nın davaya müdahil olmasını Aposto'ya değerlendirdi. Soli Özel, Türkiye'nin BRICS başvurusunu Spektrum için değerlendirdi.
10 Eyl 2024

YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.







