Yüz… Yüz… Artık kışa aldırmayın!

Kasım yüzü bulunca kış şiddetini kaybedermiş, bilmem bu efsaneye inanalım mı? Bayram telaşı-Bileti nereye alıyoruz? Suyuna tirit!-Muhallebici dükkanında-Sütlaç ve kaymağı-Bizde de jigololar var

Mehmet Selahattin, 14 Şubat 1931

Bu sabah iki kişi tramvay durak yerinde konuşuyorlardı. Eli paltosunun cebinden çıkmayan sarı bıyıklı bir adam arkadaşına;
“Fakat bilir misin?” dedi. “İyiden iyiye bastırdı.”
Öteki lakayttı:
“Adam sen de!” dedi. Yüz düz!”

İyice bastıranın ne olduğunu tahmin etmişsinizdir. Tabi ki kış! Fakat “yüz düz” ne demek? Efendim malum ya eski adamlar senenin günlerini iki büyük fasıla ayırır; birine “Ruz-i Hızır”, diğerine de “Ruz-i Kasım” derlerdi.

Mayıs’ın 6. gününden Kasım’ın 5. gününe kadar olan 186 günlük zaman hep “Ruz-i Hızır” sayılırdı. 8 Kasım’dan 5 Mayıs’a kadar arada geçen 179 gün ise “Kasım” günleri idi. Takvime bakarsanız bugünün Kasım’ın 98. günü olduğunu anlarsınız. Bundan dolayı şunun şurasında 100’ün dolmasına iki gün kalmış demektir. Kasım bir kere yüzü aşınca rivayete göre kış da şiddetini kaybedermiş. İşte “yüz düz” denmesinin hikmeti!

Vakıa hafif tertip serpiştiren kar pek de kışın geçtiğine delalet etmez. Fakat ne olursa olsun madem ki kasım yüzü buldu eski tecrübelerin verdiği kanaate hürmet ederek hiç korkmadan “yüz düz” diyebiliriz. Zaten dikkat etmiyor musunuz, yağan kar hiç de göz korkutan cinsten değil. Nerede o lapa lapa yağış, nerede bu sulu sepken! Belediye beyhude yere zahmet edip kar makineleri filan tedarikine kalkmasın. Bu sene kış bizimle biraz şakalaştı. Hepsi bu kadar.

***

Ramazan’ın 15’i geçtikten sonra aile babalarını bir telaştır alır: Bayram telaşı… Başka zamanlarda ertelemesi mümkün olan birçok masraflar hep bayramı bekler. Haydi siz kendi hesabınıza “Deliye her gün bayram.”  deyip işi kalenderliğe vurdunuz. Fakat evdeki çoluk çocuk? Mesele onlara meram anlatmasındadır. Diyelim ki çocukları da şöyle böyle avuttunuz. Fakat çolukları nasıl kafese koyacaksınız? Onlar ki bizi kafese koymak için yaratılmışlardır ha! Sorarım size, nasıl kafese koyacaksınız? Hele serde kılıbıklık da varsa. Allah halinize acısın demekten başka söz bulamadım.

Bayramın yaklaştığını birkaç günden beri Beyoğlu’nun büyük mağazalarında teşhir edilen çeşitli kumaşlara, iskarpinlere, çanta ve eldivenlere, şapka ve eşarplara, vesaireye vesaireye bakarak keşfetmek mümkündür. Sinemalar bile en heyecanlı filmlerini belki bayrama saklamışlar. Bu hafta seyredilen filmler pek sudan, pek eften püften, pek cavalacoz şeyler.

Öğleye doğru biraz Beyoğlu’na çıkacak oldum. Fakat yağmur altında büyük caddenin manzarası hoşuma gitmedi. Herkes gibi ben de vakit geçirmek için bir sinemada oyun seyretmeyi tercih ettim. Sinema kapılarının önüne yığılanlar biraz cesaretimi kırıyor ama hele bir tecrübe edelim. Fakat ilk hamlede canımı sıkan bir hadise oldu: İki açıkgöz, genç bir kadının apış arasına sokulmuş güya gişenin açılmasını bekliyorlar. Genç kadın dalgın bir vaziyette onları görmedi. Fakat dikiz edenler varmış. Birisi öksürdü:
“Bileti nereye alıyoruz, anlayalım!”
Öteki bıyık, pardon bıyık olmadığı için dudak altından gülümsedi! El peşrevi yapanlar oralarda değildi. Biraz sonra “Bileti nereye alıyoruz?” diyen adam sordu:
“Yahu oyun ne oyunu?”
Arkadaşı peşrevciye işittirecek bir sesle cevap verdi:
“Suyuna tirit!”
“Kaç kısımmış?”
“Dur bakalım daha perde açmadılar.”
Bu sırada arkasında bir takım gizli hareketler yapıldığının farkına varan kadıncağız birdenbire döndü:
“Ayıp değil mi size!”
Birbirlerinin yüzüne hayretle baktılar. Birisi sordu:
“Madam bize mi söylüyorsun?”
“Elbette size!”
“Bize ha!”
Bir tanesi gerisin geri üç beş adım çekildi. Aynı hayret ötekini de istila etmişti.
“Bize ha!”
Bir saniye sonra ikisi de ortada yoktu. Gözlüklü bir ihtiyar, madama tavsiye etti:
“Şöyle bir yoklanın bakalım, bir eksiğiniz olmasın.”
Bir de dikkat edince görüldü ki madamın eksiği yok fazlası var. Bu fazla neydi bilir misiniz: Ensesine sokulan mini mini bir kurşun kalem. Bunu ne maksatla soktukları anlaşılmadı. Çok beyaz bir ensesi olduğunu ima etmek isteyen biri madama kompliman yaptı:
“Kim bilir?” dedi. Belki yazı kağıdı sandılar!”

***

Cuma günleri sinema matinelerinden çıkanların iltica ettikleri yerler arasında en şayan-ı dikkati muhallebici dükkanlarıdır. Buralarda kolundaki saatine sık sık bakan sabırsız aşıklara, bir kenara çekilip baş başa tatlı tatlı konuşan çiftlere tesadüf edersiniz.

Muhallebiciye girdiğim zaman içeride üç yaşlı kadınla bir erkekten başka kimse yoktu. Fakat bu bir tek erkek anlaşılan her üçüne de kavalyelik etmek mecburiyeti altındaydı. Üç anaç tavuğun ortasına düşmüş bir küçük horoz!

Çocukcağıza nefes aldırmıyorlardı. Üst üste muhallebi, sütlaç, kazandibi, aşure, kaymaklı kadayıf yediriyorlardı. Nihayet ayak diredi:
“Yoo, artık yiyemem!”
Birisi gözlerini süzerek;
“Ne olur, hatırım için bir sütlaç!” dedi.
Ve buruşuk bir sütlaç kaymağına pek benzeyen yanağını uzatarak ricasını tekrar edince çocuk irkildi. “Sütlacı her gün yiyoruz!” demek istiyor gibiydi.

Kim demiş bizde jigolo hayatı yok diye. Yaşlarının toplamı 120’yi ferah ferah aşan üç geçkin kadının aynı anda gönüllerini hoş etmeye mecbur olan bir genç hakikatte mükemmel bir jigolo numunesi değil midir?


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. Bu bültenin amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Türkiye'nin ilk jigoloları #16

jigolo, jigolo dolandırıcılığı, muhallebi, seyyar tatlıcılar, kazandibi, cavalacoz, iki mevsimli hayat...

01 Şub 2022

temsili

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR