Zarlar ve kalbin perdeleri: Ahmet Altan'dan bir intikam hikayesi

Ölmeden evvel defalarca öldüğünü sezdiği hâlde hayattan vazgeçmemiş gibi yaşayan gerçek ve kurmaca karakterler ilgimi çekiyor. Onları cazip kılan mesnetsiz cesaretleri, tanrısal kibirleri, zaafları, dikenli çelişkileri, uyumsuzlukları değil. Yarattıkları kimliklerle gerçeklik algıları arasında oluşan derin yarılmada düşmemek için neye tutunuyorlar? Değişmek istedikleri hâlde değişemedikleri için kendilerini “ölü” kahramanlara dönüştürenler, yeryüzündeki “sıradan insanların” perişanlığını izlerken dünyaya küskünlüklerini nasıl gizliyorlar?
Yaşarken “ölmeyi” göze alamayanları korkutan ne olabilir? Hayatın sert gerçekliğini, ölümün ürperten belirsizliğine tercih ediyorlar sanki. Yaşama hazzıyla beslenen neşeli huzursuzluk, canlılara yabancılaşan ölü bir ruh olmaktan daha mı güvenli hissettiriyor? Kederin tevekküle dönüştüğü bir sabır sınavı belki bu.
Gecenin şafağa kavuşmasını arzulayarak yaşama hevesini çoğaltanlarla derin uykularda hiç sabah olmayacakmış gibi yaşayan ölüler arasında tedirgin dolaşmak başımı döndürüyor. Ne yana dönsem canım acıyor ama o acının köküne merakın paslı bıçağıyla dokunmayı da seviyorum. Diğerkâm olamayan insanın kendine yakıştırdığı kimliğinden kurtulabilmesi, değişmeyi arzulaması için “ötekinin” hikayesine muhtaç olması çarpıcı bir çelişki.
Zarlar’ı ilk okuyuşumda az çok bildiğim gerçek bir hikayenin ölmeden evvel defalarca ölen kahramanıyla yeniden tanıştım.
“Ziya’nın huzursuz ruhu, huzur dolu bir sükûnetin içinde, ölümle hayatın birbirini gözetlediği puslu sınırlarda dolaşmak için biçimlenip sertleşti. Zihninde kendisiyle ilgili bir görüntü, hayali bir kimlik oluştu… Uyanıklıkla sarhoşluk karışımı bir belirsizlik içinde erkekliğini sürekli kanıtlamaya çalışarak ve bunu da becererek geçirdi çocukluk yıllarını.”
Ziya’nın hayata, insanlara duyduğu öfkesinde saklı mahcubiyeti gördüğümde karar vermiştim. Sürprizli, sınırlarda dolaşan karanlık macerasına eşlik edip onu yaşayanların dünyasına karışmaktan alıkoyanın ne olduğunu yazarak anlamaya çalışacaktım. Yaşama tutkusundan vazgeçiren ilk darbeyi, güçsüzlükten tiksinmesini, vahşi dürtülerini, yetiştirilme tarzının ötesinde tabiatında var olan unutma tutkusunu, öldürmeye yaklaştığında hayattan ve ölümden tamamen uzaklaşmasını, yaşadıklarının suçunu başkalarına yükleyen koyu bencilliğini, kadınlar karşısındaki acizliğini sorgulayacak, “öfkeli ve utangaç” olabilen kırılgan hâllerini anlamlandıracaktım.
“Korkanlardan değil korkutanlardan” oluşan bir Çerkez çetesine doğan, hayatta kalmak için öldürmekten başka çaresi olmadığına inandırılan “gururlu” bir gencin hayat haritasındaki kırılma anlarını açıklayabilirsem benliğindeki çatlakları daha iyi tarif edebilirdim belki. Tam düşündüğüm gibi olmadı. Bazı kitaplar okurun korunaklı dünyasını kendine has dili ve yaklaşımıyla sarsar. Okuduğum hiçbir anti-kahramana benzemeyen Ziya, kendisini olduğundan çok daha derin anlatan yazarı sayesinde bütün katmanlarıyla görüp içselleştirdiğim unutulmaz bir karaktere dönüştü.
İkna çabasına ihtiyaç duymayan anlatımın söz büyüsü, kahramanının zihniyle birlikte benimkini de duygu dünyasına alarak romanı esnetti, büyüttü ve doğal hakikatine kavuşturdu. Ölümün ve deliliğin her şeyi değiştirdiği büyük kırılmaların kalın perdesini aradan çekip çıkarınca geriye insanın prizmasından yansıyıp parçalanan berrak duygu kristalleri kaldı.
Ziya, zarları avucunda salladığında hayat duruyor, zaman hızlanıyordu. Onunla beraber kaybetmenin yarattığı kazanma umudunu idrak etmeye çalışırken kumar, haz, bağımlılık, güven, korku, cinsellik, eksiklik, ölüm ve öldürmek arasındaki karmaşık ilişkiyi düşündüm. Düşünceler, hisler, rulet masasındaki puslu rakamlar gibi hızla dönüyordu. Ve ben onun yaşarken göremediklerini görüyor, muhtemel geleceğini endişeyle izliyordum. Kaderini tayin etme takıntısına saplananlarda, “duygusal mercekleri arızalı olanlarda” görülen o küstah aldırışsızlıkla beraber hayata yabancılaşan bir sıkışıklığa hapsolmuştu.
Roman kahramanlarının dönüşmesini umut ederken biz okurlar da kısmen iyileşmek, iç sesimizin sükunetine kavuşmak isteriz. Bu tuhaf özlem, edebiyatla hayatı buluşturan anlamlı buluşmalardan biridir. 16 yaşındaki Ziya’nın ölme ve öldürme tutkusundan vazgeçip hayata tutunabilmesini, sevdiğini sandığı kadına kavuşmasını çok istedim. Bu garip arzuyu uyandıran, yazarının onu kabadayı şablonundan çıkarıp “insani” özellikleriyle resmetmesi sanırım. Bazı sahnelerde sözlerin yerini alan incelikli jestlerini gördüm. Adil ve mesafeli yaklaşımıyla Çehov’un o nefis uyarısını tekrar ediyordu sanki:
“Karakterlerini sev, ama sesli değil içinden.”
Anlatıcı, “O kendi kendini imha etmek üzere yaratılmış insanlardandı” dediğinde, “Hayatı kendi görüntülerini yansıtan bir aynadan ibaret görmeseydi” belki değişirdi diyordum. Resmin tamamını göremediği, hayatın küçük bir parçasına razı olduğu için ona kızıyordum. Nora’da, Tahire Hanım’da kendinde olmayanı farkettiğinde onu anlamlandıracak tecrübeye ve sezgiye sahip olsa içimizde “başka bir canlının sıcaklığını” taşıma dürtümüzün sebebini kavrayabilirdi. Ama o kendi karanlığına doğmuştu. Tanıdıklarının çizdiği ateş çemberinden çıkamıyor, “kanlı şöhretinden” kurtulamıyordu.
Ona göre “ölümü arzuyla kucaklamayan bir hayat yaşanmaya değmezdi.” Bir insanı hayata bağlayan ilklerle tanışmadan evvel cinayet işleyen çocuk, mutluluğu bilmediği için gördüğü her şeyi önemsizleştiriyor, bu tavrı onu başka hayat ihtimallerinden uzaklaştırıyordu. “Duygular ona bir hastalık gibi geldiğinden” biriktirmek yerine unutuyordu. Dolayısıyla hafızası hatırladıklarından çok unuttuklarından oluşuyordu. Genç olamadan boşluklarıyla büyüdüğü için duygulara da yabancılaşmıştı. Hayatı ipeksi bağlarla dokuyan incelikleri görmüyordu. “İnsan hayatı” yerine sadece önemsediği hayatları koyan bir mağarada yaşıyordu.
Ziya’yla birlikte “dalgaların, duvarlara azgın at gibi çarptığı” koğuşlarda, küf kokan kumarhanelerde, loş meyve bahçelerinde, çölle denizin buluştuğu ıssız bir sahilde, kendini ait hissedemediği gösterişli konaklarda dolaşırken, yazarın neredeyse bütün romanlarında ayrıntılarla duyguları bütünleyen, geleneksel hikaye anlatımını üsluba dönüştüren tercihini düşündüm.
Zarlar, içsel hakikatle görüneni tabii bir ahenkle buluşturan, dille karakter arasında kurduğu dramatik ilişkinin boyutlarıyla kendini çok güçlü kılan bir roman.
Nasıl bir intikam hikayesi?
Ahmet Altan’ın geçen sene Fransa’da yayımlanan romanı, okuru başında uyarıyor: “Gerçek olaylardan esinlenilmiştir.” Kapakta şöyle yazıyor:
“1900’lerin başlarında, yıkılmakta olan imparatorluğun başkenti İstanbul’da en çok saygı gösterilen kabadayılardan biri olan Arif ’in gölgesinde güvenle yaşayan iki kardeşin intikam hikayesi Zarlar… Arif ’in katledilmesiyle başlayan olaylar hükümete el koyma planlarına varacak, iki kardeşi Mahmut Şevket Paşa suikastında rol almaya kadar götürecektir.”
Bu özetten anlaşıldığı gibi hikayesinin önemli ve geniş bir toplumsal arka planı var. Hemen her romanında öncelikle duyguların karmaşık atlasında arkeolojik kazı yapmayı seven yazar, bu hikayede de olayların, kurgunun “insanı” önemseyen estetik yaklaşımının önüne geçmesine izin vermiyor. Böylece kurmaca dünyasında “ölüleri” tamamen yok olma tehlikesinden korumuş oluyor. Ve sadece kendisini değil biz okurları da içtenlikle kendilerini kahramanın yerine koymaya çağırıyor. Gün ortasında durduk yerde okuduğumuz kitaptan sevdiğimiz bir cümleyi hatırlatan, yazarın boşluklarımızı iyileşmeyecek duygularla anlatması değil midir zaten?
“Vedalaşamamışlardı… Onu son bir kez görebilmiş olsaydı her şey çok farklı olacaktı, kendini bu kadar eksik, bu kadar kimsesiz hissetmeyecekti. Söylenmemiş her söz içinde bu kadar keskin ve parçalayıcı biçimde kalmayacak, böylesine çaresiz ve yalnız olmayacaktı.”
Hayata dönüşün, hayattan kopuştan daha zevkli geldiği bir anını hatırlıyorum Ziya’nın. Umut parçacıkları kopuk kanatlar misali usulca kıpırdadı içimde ve kısacık bir solukla silindi. Okurken hissettiklerim tıpkı onun gibi rüyayla gerçek arasında bir yerde kalmış gibi buğulandı. Hiçbir şeyin onun kesif yalnızlığını, kimsesizliğini iyileştiremeyeceğini anladım. Mahrem dünyasına isteyerek sızmış ve orada kendi çaresizliğimle yapayalnız kalmıştım.
Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de yazdığı “Tanrı yoksa her şeye izin vardır” fikri işe yaramadı. “Tanrı yaratıcısı” ona ve diğer kahramanlarına tabiatlarına uygun bir “son” hazırlamıştı ve ben olanları dehşetle izliyordum. Gerçeği ilk defa bütünüyle kavradığı o korkunç anın az öncesine döndürebilsem hayatı başka bir yöne doğru akacaktı ama yazar kaderini değil çelişkilerini önemsiyordu. İnsanın bir kurmacada kendini inşa edemeyişi hayatın kendisinden daha gerçekti. Kıpırtısız duyguları benliğini çürütüyordu sanki.
Anılarını her defasında başka türlü yazan bir kurmaca yazarı gibi hayatı ve ölümü “oyununun” bir parçası kılan Ziya’nın talihini değiştirmek, ham duygularını saklandığı kabuğun içinden çekip çıkarmak istedim. Zarlar dönerken ölmüş gibi hisseden 22 yaşında bir delikanlı sadrazamı vuracak, imparatorluğun kaderini değiştirecekti. Zarları, bu defa öldürmek için dünyanın büyük boşluğuna atmış, gaddarlığının koyu gölgesinde sonucunu bekliyordu. “Öldürürken kendisi de ölecek, sonra yeniden dirilecekti.” Zarlar dönerken de benzer bir soğuklukla ölüyor, zarlar durunca tekrar hayata dönüyordu.
Bir katilin hayatına sızmasıyla delirdiğini ve bu delilikten zevk aldığını anlayan Tahire Hanım’ın söylediklerini düşündüm:
“Öldürmek, bir insanın ulaşabileceği son sınır, oradan öte gidilecek bir yer yok… Sen o sınırdaki sırrı gördün ve geri döndün, senin bildiğin sırrı kimse bilmiyor.”
Tahire Hanım’ı korkutan o sır, anlatıcının iması salt öldürmekle ilgili değil kanımca. İnsanın yapabileceğinin sınırlarını tahayyül edebilme, kendini başkalarının yerine koyarak sezebilmeyi de kapsıyor. Gerçekte Ziya nasıl bir çocuktu, bilmiyoruz. O yazara göre ölümden korkmadığı için öldürebilen bir katil. Yazarın, hayatın bütününü görebilen tanrısal yeteneği, kahramanını kusurlarıyla kabullenebilme ve ona itiraz etme hakkını da içeriyor. Kahramanını biricik kılan sır bu.
Ziya’yı zamanın tarihsel çerçevesinden çıkarıp “yaşayan bir insana” dönüştürebilen yazar, hayatın geçiciliğine de böyle itiraz ediyor olmalı. “Hayatını masaya yatıran” bir genci ölümsüz kılabilmek kolay değil. Kumar değilse de riskli seçimiyle edebiyat tarihine derin bir iz bırakacağını düşünüyorum.
Ziya’yla İskenderiye’de tanıştığı Nora’nın ne ortak bir geçmişleri ne de gelecekleri vardı. Birbirlerine yabancı kalmaya mahkumdular. “Aşka en çabuk dönüşebilen yalnızlığın” gölgesinde birbirlerine sığınmışlardı. Ziya’ya kalan onun sevgisi değil cebinde her koşulda kederle taşıyacağı keten bir mendil oldu. Nora ona dergide okuduğu şiiri sakin sesiyle çevirmişti. Ben kitabı bitirirken zaman uzuyor, kısalıyor, genişliyordu. Her şey tek bir anın içinde erimişti. Rilke’nin başka bir şiirini mırıldanıyordum:
“Kim korkmamıştır kendi kalbinin perdelerinin önünde?”
Yazı sanatı o perdeyi aralayabilenlerin cesaretiyle taçlanıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Esra Yalazan
1965'de Ankara'da doğan Yalazan, 1989'dan beri haftalık, aylık dergilerde, gazete ve eklerinde, süreli yayınlarda muhabir, editör, yayın yönetmeni, yayın danışmanı olarak çalıştı. 2008’den itibaren periyodik yayınlarda edebiyat üzerine değerlendirmeler yazıyor. "Yasemin Mürekkebiyle" ve "Kelimeler ve Kader" adlı iki kitabı var.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR


