100 yaşında halen genç: James Baldwin

19 yaşındayken ırkçı baskılardan kaçıp Harlem'e sığınan Afrikalı bir annenin evlilik dışı oğlu olarak doğdu James Baldwin. Biyolojik babasını hiçbir zaman tanımadı. Üstelik zorlu geçen çocukluk dönemi, yoksulluk ve ırkçılığın ABD tarihine damgasını vurduğu yıllara denk düştü. Ancak bu koşullar, aynı zamanda edebi hayatının şekillenmesinde de çok önemli bir rol oynadı. Bu sayede genç yaşta yazmaya başladı ve çevresindeki dünyayı ifade etmek için edebiyata sığındı.
Annesinin Baptist bir rahiple evlenmesi, James'in katı dinî kurallarla büyümesine yol açmıştı. Bu ortam "ötekilerin" karşılaştığı zorluklar hakkında farkındalık geliştirmesine sebep oldu.
'Hiç çocukluğum olmadı'
James, üvey babasından hayatı boyunca sadece "baba" diye bahsetti, ancak üvey babasıyla arasında fiziksel kavgalara dönüşecek derecede zor bir ilişki vardı. Kavga ediyorlardı çünkü James kitap okuyordu, filmleri seviyordu ve beyaz arkadaşları vardı. Dinî konularda oldukça katı olan üvey babası bu durumun James'in "hidayetini" tehlikeye attığını düşünüyordu, ayrıca kendisi beyazlardan nefret ediyordu. Üvey babasının Tanrı'ya olan bağlılığı, Tanrı'nın beyazlardan kendisi adına intikam alacağı umuduyla özdeşti.

Annesi Emma Berdis Baldwin'le birlikte, 1962.
James Baldwin bir türlü uzlaşamadığı bu "baba" figürü ile ilgili duygularını Notes of a Native Son adlı denemesinde kaleme aldı ve onunla ölümünden sonra bir tür uzlaşmaya vardı. Bu denemede "Aşırı derecede talepkar ve koruyucu tarzıyla, kendisi gibi siyah ve kendisi gibi tehditkar olan çocuklarını severdi" diye yazdı. Zorlu çocukluk yıllarına dair ise Anna Malaika'nın siyah deneyimlerine dair kitabı için hazırladığı yazısında "Hiç çocukluğum olmadı... Hiçbir insan kimliğim yoktu... Ölü doğdum" diye yazacaktı.
Kendinden nefret ve umutsuzluğun bir maskesi
Baldwin'in lise yılları, hayatını şekillendiren yıllar oldu. Parlak zekasının keşfedilmesinin ardından öğretmenlerinin onu araştırma ve yazma çalışmalarında desteklemeleri James'e büyük avantaj sağladı. Baldwin henüz çok erken yaşlarında Dostoyevski'yi, Beecher Stowe'u, Charles Dickens'ı okuyor ve sevdiği yazarlar hakkında yazılar yazıyordu.
Baldwin tam o yıllarda, kadınlardan çok erkeklere ilgi duyduğunu keşfetti ve bu keşif onu endişeye sevk ederek bir dönem dine sığınmasına neden oldu. O yıllarda kiliselerdeki cemaatlere katılan ve vaazlar veren Baldwin, Down at the Cross adlı makalesinde kilisedeki o yılların "kendinden nefret ve umutsuzluğun bir maskesi olduğunu” yazdı.
Özgürlüğe açılan Paris yılları
ABD'de siyahlara karşı hüküm süren önyargılar nedeniyle hayal kırıklığına uğrayan, kendisi ve yazıları hakkında dışarıdan bakış açıları edinmek isteyen Baldwin, 1948 yılında 24 yaşındayken Paris'e yerleşti. Bu zorunlu göç, ona ırk ve kimliğe dair sorunlar üzerine daha geniş bir bakış açısı sunacak; yaşadığı deneyimlerle ilgili özgürce yazmasına imkan tanıyacaktı.

Baldwin, Paris'te.
Baldwin, "sadece bir siyah bir yazar" olarak okunmak istemiyordu. Ayrıca cinsel ikilemiyle yüzleşmeyi ve kendisi gibi birçok genç Afro-Amerikalı erkeğin düştüğü umutsuzluktan kurtulmayı umuyordu. Paris’te geçirdiği zaman, onu bir yazar ve düşünür olarak olgunlaştırdı.
Aktivizmin cesur yazarı
İlk romanı Go Tell It on the Mountain (Dağlardan Duyur Onu) (1953) ile başlayan yazarlık serüveni; insanların geçmişlerini, hayallerini, sırlarını bir bir gözler önüne seren cesur bir yolculuk olarak ilerleyecekti. Dağlardan Duyur Onu romanı bir gencin aile ve toplum baskıları arasında kimliğini anlamaya çalışması üzerine yarı otobiyografik bir eserdi; ismini Amerikalı siyahlar arasında yaygın olan “Dağlardan Duyur Onu” ilahisinden alıyordu. Baldwin, burada çocukluğundan izler taşıyan Harlem’deki bir kiliseyi ve kilisedeki insanları anlatıyordu. Romanın din, ırkçılık ve olgunlaşma temalarını ele alması, okuyucularla derin bir bağ kurmuş ve Baldwin’i güçlü bir ses hâline getirmişti.

James Baldwin, İstanbul'da.
Baldwin, özellikle Notes of a Native Son (1955) ve The Fire Next Time (1963) gibi denemelerinde ise Amerika’daki ırk ilişkilerinin karmaşıklığını ele aldı. Kimlik sorunu, insan hakları ve ırkçılığa karşı düşüncelerini yeğeni ve adaşı James’e hitaben yazılmış mektuplar şeklinde kaleme aldığı bu iki denemeyle beyaz Amerikan toplumunu da sistemik ırkçılıktaki payını sorgulamaya davet etti. Ayrıca Harlem’de geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarına dönerek Amerika’da ırkçılığın tarihine göndermeler yaptı ve Amerikalı siyahların özgürlük mücadelesini tanıklığıyla beraber gözler önüne serdi.
Öte yandan Baldwin’in cinsel kimlik konusundaki tartışmaları, edebiyat ve aktivizm alanına önemli bir katkıda bulundu. Baldwin, ırk ve cinselliğin kesişimlerini analiz ederek, henüz bu konularda toplumsal farkındalığın gelişmediği o yıllarda cesaretiyle dikkat çekti. Yazarın Another Country (1962) adlı romanı aşk, ihanet ve bağlılık arayışını işlerken, LGBTİ+'ların yaşadıklarını gözler önüne serdi.
Baldwin, sadece bir yazar değil, aynı zamanda sivil haklar hareketinde rol alan bir aktivist olarak da tarihe geçti. Martin Luther King Jr. gibi önemli isimlerle yürürken ırkçılığa karşı mücadelenin sembol yüzlerinden oldu.
Huzur ve güveni İstanbul’da buldu
Baldwin'in hayatını değiştiren olaylardan biri ise 1960'lı yılların başında Engin Cezzar ve Gülriz Sururi'nin Amerika'daki evlerinde verdikleri bir partiyle başladı. Sururi ve Cezzar’ın davetiyle Türkiye’ye gelen yazar, 1961-1971 yılları arasında İstanbul'da yaşadı. İstanbul'da geçirdiği süre boyunca altı kitap çıkaran yazarın en verimli dönemleri bu yıllara denk düştü.

Baldwin, Engin Cezzar ve Gülriz Sururi'nin evinde.
Cezzar'ın anılarına göre yazar, Another Country (Bir Başka Ülke) romanını İstanbul'da tamamladı. James Baldwin: Türkiye'de 10 Yıl kitabının yazarı Magdalena Zaborowska, ünlü yazarın İstanbul'da bulduğu huzurlu ortam ile yeniden üretmeye başlayabildiğini söylüyor. İstanbul'u çok seven yazar, Kapalıçarşı’nın çevresindeki sokaklarda sıralanan sahafları gezmesiyle, Yeni Cami’nin civarında çay içip tavla oynamasıyla, Haliç’te balıkçıları ve tekneleri seyretmesiyle biliniyor. Bunun yanı sıra Ara Güler ve Yaşar Kemal'le de çok yakın arkadaş oluyor.

Smithsonian National Museum Koleksiyonu, Sedat Pakay, 1965.
Baldwin, kırmızı ahşap ev olarak da bilinen Osmanlı dönemi aydını Ahmed Vefik Paşa’ya ait yalıda yaşamış ve Boğaz’ın tutkunu olarak günlerini geçirmiş. Ayrıca Marlon Brando’yu 1966’da burada ağırlamış.
100 yaşında aktivist, queer ve bıçkın
Edebi bir figür ve aktivist olarak Baldwin, sadece Amerikan edebiyatını şekillendirmekle kalmadı, aynı zamanda adalet ve eşitlik merkezli kritik tartışmaları da kamuoyuna cesurca taşıdı. O, asla beyaz insanlardan nefret etmeyi başaramayan bir siyahtı. Onun sesi, adalet ve eşitlik konularındaki tartışmalarda hâlâ canlı ve gelecek nesillere ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta şehirlerle yazarların iç içe geçmiş hikayeleri var bültende. Ahmet Büke'nin İzmir'i, 100. yaşını kutladığımız James Baldwin'in İstanbul'u...
23 Ağu 2024

YAZARLAR

Uğur Ugan
Editör ve içerik üreticisi. Gazetecilik eğitiminin ardından habercilik ile başlayan profesyonel kariyeri görsel, işitsel ve dijital medyada editörlük, kültür-sanat muhabirliği, web editörlüğü ile devam etti. Ayrıca kültür-sanat organizasyonları, yayıncılık dünyası, üniversitelerarası işbirliği, doğa, iklim ve çevre temalı etkinliklere basın danışmanlığı ve proje yöneticiliği yapıyor.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR



