Önüne çıkan değil, senin seçtiğin

2000’li yılların ikinci yarısından itibaren sosyal medya ve içerik akışı hayatımızda. Geride bıraktığımız bu 13-14 yılda kullanıcılar olarak tek bir akışı kullandık; algoritmanın seçtiği ve önümüzde koyduğu, bizim de sonsuzca aşağı doğru kaydırdığımız bir yapı.
Bu akışı temel alarak oluşan platformların mantığı, ölçeğe ve otomasyona dayanıyor. Kullanıcının önüne, daha önceki kullanımından yola çıkarak daimî yeni içerikler getiriyor. Böylece kullanıcının içerde daha çok vakit geçirmesi, daha fazla “aşağı kaydırması” ve daha sık platforma geri dönmesi sağlanıyor. Her ne kadar alışkanlık yapsa da, aynı zamanda mental olarak yorucu bir süreç.
Son dönemde ortaya çıkan Patreon, OnlyFans, podcast kültürü, bülten kültürü ve bunlara ek olarak Twitter’ın geçtiğimiz hafta tanıttığı Super Follows özelliği ve Clubhouse dünyası, dijital ve sosyal platformların geleceği hakkında bazı önemli detaylar taşıyor. Bütün bu platform veya özellikler, bağlılığa ve yönelimselliğe dayanıyor. Örneğin Twitter, Super Follows özelliğiyle kullanıcıların özel tweet, içerik veya bülten gibi araçları karşısında takipçilerinden ödeme alabileceği, takipçilerin de gerçekten kendilerinin seçtiği ve değerli bulduğu kullanıcıların içeriklerine karşılık ödeme yapabileceği bir altyapı sunuyor.
Benzer bir “değer verme” ve “tercih” sürecini Clubhouse’ta da görmek mümkün. Bir Clubhouse kullanıcısı, bir odaya girmeyi seçtiğinde aslında içeriği ve zaman geçireceği kişileri bilinçli ve yönelimsel bir şekilde kendi seçmiş oluyor. Belki uygulamanın son dönemde popülerliğinin bu kadar hızla artmasının nedenlerinden biri de bu.
Bu gelişmeler henüz geleceğe dair kesin şeyler söylemek için yeterli değil. Fakat kullanıcının kendisi için iyi olanın seçimini bir algoritmaya bıraktığı dijital ortamlar yerine neyle ve nasıl iletişime geçeceğini kendisinin belirlediği dijital ortamların gittikçe daha fazla alıcı bulması daha kapsamlı bir dönüşümün habercisi olabilir.
Minik elektrikliler

Bir Tesla sahibi olmak da, bir Tesla hissesi sahibi olmak da son dönemde oldukça popüler ve havalı, farkındayız. Kendileri dünyanın en çok tanınan ve elektrikli araç dönüşümünün öncüsü konumunda bile diyebileceğimiz bir marka. Ancak elektrikli araçların geleceği Tesla’nın büyük, dört kapılı, geniş hacimli sedan veya SUV’larında değildir belki de.
Çin, 2019’da sattığı yaklaşık 1,2 milyon elektrikli araçla, küresel elektrikli araç piyasasının yarısını oluşturuyor. Aynı yıl Çin’de satılan Tesla sayısı ise 42 bin. Bu sayılar, satılan her bin elektrikli araçtan yalnızca 35 tanesinin Tesla olduğunu söylüyor. Kalan miktarı ise küçük, bazen dört, bazen üç veya iki tekerlekli elektrikli araçlar oluşturuyor.
Elbette tek bir ülkedeki yönelimi baz alarak küresel bir gelecek öngörüsü yapmak çok sağlıklı olmaz ama benzer elektrikli araç eğilimlerinin dünyanın farklı bölgelerinde de ortaya çıkabileceğine yönelik bazı detaylar da var. Bu araçlar ağırlıklı olarak büyük bir araba almak veya arabanın düzenli masrafları için finansal imkânı olmayan kişiler tarafından tercih ediliyor. Kullanıcılar; çocuklarını okuldan almak, arkadaşlarıyla bir kafede buluşmaya gitmek veya market alışverişlerini halletmek için kullanıyor. Evlerin önünde şarj olabilen, yer olarak çok yer kaplamayan bu araçlar, hayatının çok büyük kısmı şehirde geçen kullanıcılar tarafından tercih ediliyor.
Gelecekte, dünyanın farklı yerlerinde daha sürdürülebilir, yeşil ve mobil şehirler inşa ettikçe bireysel olarak ufak elektrikli araçlara sahip olmamız pek çok açıdan şehir hayatının gündelik rutinleri için bizlere avantaj sağlayabilir.
Yeni Bauhaus

Avrupa Birliği, 2050 yılında karbon nötr olmayı hedefliyor. Karbon nötr olma hedefi, endüstriden ulaşıma neredeyse bütün alanlarda köklü değişiklikler ve yeni yaklaşımlar gerektiriyor, bu alanlardan biri de mimari.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, mimarideki bu dönüşüm için “Yeni bir Bauhaus” talep ediyor. Bauhaus, çok kısaca tanımlamak gerekirse 1920 ve 1930’larda ortaya çıkan, biçimden önce işlevselliği koyan ve herhangi bir atıktan kaçınan bir mimari akım. Ursula von der Leyen’in Yeni Bauhaus’u ise bu karakteristikleri 21. yüzyıla taşıyan bir akım ve ilk olarak Almanya’da karşılığını buldu.
Berlin’in sürdürülebilir gelişim ekibi UTB; şehirde 29 katlı, yani yaklaşık 98 metrelik, tamamen tahtadan oluşacak bir gökdelen inşa etmeyi hedeflediğini açıkladı. WoHo ismindeki bu proje, Bloomberg yazarı Andreas Kluth için şehirlerimizin ve mimari yaklaşımımızın geleceği açısından oldukça önemli çünkü Kluth’a göre yakın dönemdeki herhangi bir jenerasyon sanayisizleşmeye (de-industrilization) veya kentsel niteliklerden arınma (de-urbanization) sürecine tanıklık etmeyecek, yani şehirlerde yaşamaya devam edeceğiz. Hâl böyle olunca daha yenilikçi ve uzun vadeli mimari adımlar atmamız gerekiyor.
WoHo, mühendislik süreçleri sonucu sağlamlaştırılmış ve beton kadar güçlendirilmiş tahtadan yapılıyor. Can alıcı noktası ise binanın üretim sürecinin karbon ayak izinin beton veya çeliğe göre çok daha az olması çünkü beton ve çelik üretimi çevresel olarak oldukça zararlı süreçler olarak tanımlanıyor. WoHo gibi tamamen tahtadan yapılacak projelerin karbon ayak izi konusunda herhangi bir negatif noktasının bulunmamasının yanı sıra, benzer yapıların ham maddesini elde etmek için geliştirilecek ormanlaşma projeleri, ağaçlar havadaki karbonu gövdelerine hapsettiği için karbon salımının etkilerini de iyileştirecek potansiyele sahip. Yani tahtadan yapılmış binalar, gövdelerine karbondioksiti sonsuza kadar hapsetmiş yapılar anlamına geliyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu haftanın konusu, Silikon Vadisi'nin sonraki büyük şeyi: NFT'ler, yani değişmeyen jetonlar.
04 Mar 2021

İLGİLİ OKUMALAR


