Kutlukhan Kutlu

Sevdiğimiz isimlere “içinde yaşamak istedikleri film ya da diziyi” sormaya devam ediyoruz. 21. konuğumuz .
İnsan bir distopyanın içinde yaşamak ister mi?
İçinde yaşamak üzere Ridley Scott’un bu ölümsüz karanlık gelecek tasvirini seçtiğimi gördüğünüzde bu soruyu sorabilirsiniz…
Ama elbette ki bir filmin içinde yaşamakla o filmin resmettiği gibi bir dünyada yaşamak aynı şey değil. Yoksa bizim için artık iki sene önceye, filmin yapıldığı zaman içinse otuz yedi sene sonraya denk gelen 2019 Los Angeles’ının insanları, o havası kirli, yağmuru kirli, gün ışığının sokaklarına ulaşmakta güçlük çektiği, neredeyse daimi bir karanlığın içinden devasa binaların yükseldiği bu megalopolde yaşarken, Ridley Scott ve görsel sanatçılarının çevrelerinde inşa ettiği estetik abideyi takdir edebiliyor mudur? O günden bugüne filmin kendi adıyla anılan bir manzara ve atmosfer içinde yaşadıklarını? Etraflarında yükselen kentin cam ve çelik yığınları değil de insanlığın yüzyıllar içinde biriktirdiği birçok farklı estetik yönelimin izini taşıyan muazzam taş yapılara yer veren bir mimari galeri teşkil ettiğinin farkında mıdırlar? Uç noktaya götürülmüş bir kozmopolit karışımın ortaya çıkardığı çokdilliliğin, bu ölmeye yatmış dünyada henüz capcanlı bir ses zenginliğinin içinde yaşadıklarının? Filmin hayranlarının içinden hâlâ farklı farklı “şehrin sesleri” toplamaları çıkaracağı o işitsel göbek bağının? Ve tüm bu ses manzarasına sinmiş, hem fütüristik hem melankolik ancak daha tamamen mağlup edilmemiş bir merakla -dolayısıyla da ümitle- dolu o efsanevi Vangelis synth müziğinin? Şehrin buhar ve neon ışığı basmış, ıslak ve karanlık sokaklarını arşınlarlarken, Demis Roussos’un uzaktan uzağa Arapça hissi veren uydurma bir dilde sözlerle anlattığı “geleceğin öyküleri” (Tales of the Future şarkısı) kafalarının içinde yankılanıyor mudur?
Filmin formunun zirvesinde sanatçılarla inşa ettiği bu görsel-işitsel güzelliğin kendisi, şüphesiz benim için asli cazibe kaynağı. Yine de varlıklıların refahlarını da alarak çoktan terk ettiği bu kıyamet-ertesi manzarasında bana cazip gelen bir şey varsa… O da bu Cennet’ten düşmüş meleklerinki misali bir geride bırakılmışlığın kader ortaklığında, iç içe ve yan yana duran dillerde ve kültürlerde kendini ifade eden bir sıcaklık, bir umut kırıntısı oluyor.
Nihayetinde her zaman distopyanın bir değişim çağrısı içerdiği için ütopyadan daha ümit dolu bir anlatı türü olduğunu düşünmüşümdür. O yüzden Blade Runner yaklaşık kırk senedir o dünyada yaşayan parçam için birlikteliğin cazibesine dair bir düşken, burada yaşayan parçam içinse dünyayı vahşi kapitalist bir ekolojik yıkıntıya çevirmemeye yönelik bir ikaz olmayı sürdürüyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR



