Tutto; beklenmedik gözlemler, bir anlığına ya da ömür boyu mutlu eden keşifler ve dünya yanarken kafiyeleri unutmama çabasıyla iki haftada bir hayatın tam içinden bildiriyor.


Hatırladım;

Tuluğ Özlü

İstanbul’da yaşamanın kıymeti genelde İstanbul’da bulunmadığın zamanlarda ortaya çıkar. İstanbul’da değilsen İstanbul’u özlersin. İstanbul’da değilsen her şeyden sıkılırsın. İstanbul’da değilsen hep bir yanın eksik kalır, tamamlayamazsın.

İstanbul’da değilsen sonsuz mutluluk yaşanıyordur senden çok uzakta. İstanbul’da değilsen hep senden daha çok eğleniyorlar hissi gelir ve gitmez, orada kalır. Olduğun yer hep soğuktur, İstanbul sıcaktır. En güzel arkadaşların İstanbul’da kalmıştır. En sevdiğin bar ordadır, en sevdiğin sokak, çocukluğunun geçtiği yollar, sokaklarda sarhoş olduğun o unutulmaz yıllar. Yollar yirmi kere kazılmış, yirmi bir kere kapatılmış, kaldırım taşları değişmiş, bir bina yıkılmış yerine bir başkası gelmiştir ama sen küçükken annenle alışverişe gittiğin Beyoğlu'nu hatırlarsın. Yol boyu yürüdüğün İstiklal Caddesi artık aynı olmasa da, Emek Sineması yerinde durmasa da, kesilen ağaçların yerini taşlar ve daha çok bina alsa da sen o yılları unutmazsın, her şeye rağmen hatırlarsın.

Boğaz Köprüsü’nden geçerken camı açarsın, vapurla karşıya giderken martılara simit atarsın, belki dedenin davetini kırmaz Karaköy’de balık tutarsın ve emin ol İstanbul’da değilsen bütün bunları anlar ve hatırlarsın.

Geçen gün Büşra arayıp “İstanbul’la ilgili tweet’inde daha uzun bir hikâye var, bu konu hakkında Tutto’ya bir yazı yazar mısın?” diye sorduğunda bir düşündüm. O tweet’i ne kadar düşünmeden yazdığımı ama ne çok kişide karşılık bulduğunu düşündüm. İstanbul'da yıllar geçirdiğim kız arkadaşlarımla saatlerce yaşadığımız zorlukları, emlak piyasasını, yaşam şartlarımızı konuşup üzerine düşünmemizi düşündüm. Eşinden ayrılan arkadaşımın tek başına eve çıkamamasını, ev arkadaşı aramasını, tek başına bir evde yaşamanın imkânsız olmasını konuşup üzerine yine düşündüm. Sonra o sırada içtiğimiz içkinin pahalılığını, değişen sistemi, farklılaşan hayatlarımızı düşündüm.


Fotoğraf: Tuluğ Özlü


Sonra İstanbul’da olmadığımda hissettiklerimi düşündüm. Kısa tatillerden bile nasıl hemen dönmek istediğimi, sanki bir şey kaçırıyormuşum hissini, İstanbul’dan nasıl vazgeçemediğimi, nasıl bir aşkla ya da hangi amaçla sımsıkı tutunduğumu ve bırakmadığımı hatırladım.

İlk aşkımı hatırladım. 15 yaşında aşık olup tüm İstanbul’u gezdiğimiz o üç yılı unutmadım. 16 yaşında neden Kız Kulesi’ne gidersin, neden Galata Kulesi’nin en tepesine çıkarsın, Ulus Parkı’nda saatlerce neden yürürsün hatırladım. O günlerde babaannemin yazlığında tanıştığım Cansu’yla kıtalararası bir aşk yaşıyorduk. Ben Avrupa yakasındaydım, o Anadolu yakasında. Mesafeler aşkımıza engel olamadı, her gün saatlerce telefonda konuşuyor, okuldan kaçıp Taksim'de buluşuyor, yılbaşında ailelerimizi ikna edip mutlaka birlikte kalıyorduk. O yıl Duman’ın “Eski Köprünün Altında” albümünü kaç kere dinledik bilmiyorum.

Sonra ergenliğimi hatırladım. Beyoğlu’nda reşit olmadan girdiğim, artık açık olmayan Pulp’ı ve bir dönem herkesin Hayal Kahvesi çıkışı Jazzstop’a gittiği o yılları, o barlardan birinde sahnede görüp aşık olduğum davulcu manitamı, bir birayla yerlere düştüğüm zamanları, bir önceki gece içkiyi fazla kaçırdığım için ilk derslerini hep kaçırdığım okulumu hatırladım.

Hatırladım. Cihangir'de kız arkadaşlarımla kafe kafe gezdiğimiz yirmili yaşlarımı hatırladım: Firüzağa Kahvesi’nde çay, Rafineri'de bonfileli salata, Van Kahvaltı Evi’nde yaptığımız geç kahvaltı ya da Kahve 6’da Can Simidi. Her gün kesin Smyrna ve Susam Cafe’ye de uğruyoruz. Paralarımızı birleştirip tuttuğumuz, üst üste uyuduğumuz 1+1 evleri hatırladım. Kiramı ödeyemediğimde nasıl ağlayarak babamı aradığımı hatırladım. O evlerde yaptığımız, günlerce süren partileri ve o partilerde tanıştığım insanları bir kez daha hatırladım. Hepsi hâlâ hayatımda; kimi Bodrum'a kaçtı, kimi evlenip kendinden kaçtı, kimi hâlâ aynı yerde, evinde duruyor. Güneye kaçabilenlerin keyfiyle ise hiçbirimiz yarışamıyoruz.

İstanbul’daki ısrarımı hatırladım. Gün batımlarında söylene söylene karşıya geçerken bir anda kalbimin yumuşamasını, İstanbul’un durmayan taksilerini, trafik var diye binmek zorunda kaldığım kalabalık metrobüsleri, ne olursa olsun en güzel evlerin içinde en güzel hayatları yaşamak istediğimi ve o kira ne kadar pahalı olursa olsun onun için çalışıp perişan olma hissimi hatırladım.


Fotoğraf: Tuluğ Özlü


Ve yine de İstanbul’da ev yok, taksi yok, hayat pahalı, gece hayatı bitti, yaşam standartlarımız yerlerde ve yaşamaya devam diyoruz dimi arkadaşlar istanbul konusunda ısrarcıyız pes etmek yok?

Evet ısrarcıyız pes etmek yok.

Peki neden vazgeçmiyoruz? Neden vazgeçemiyoruz? Herkes gerçekten benim gibi mi düşünüyor? Herkes anılarının gölgesinde, geçmişin izinde ilerlemeden aynı yerde ne yapıyor?

Herkes bir anı biriktirdi mi gerçekten burada? Yaşadıklarımız bu kadar kıymetli mi? Peki gelecekte yaşayacaklarımızın heyecanı nerede gizli?

Bu insanlar bu şehirde ne yapıyor? Bu insanlar bu şehirde gerçekten nasıl nefes alıyor? Çocuklar nerede oyun oynuyor? Bugünlerde okula giderken yollarda saatler nasıl geçiyor? Gençler hangi ağacın altında birbirine sarılıyor? Peki hangi barlarda ilk içkiler içiliyor? Hangi grupların konserleri en çok dinleniyor?

Son olarak sormak istiyorum:

İnsanlar bu şehirde tam olarak kendini ne zaman özgür hissediyor?

Bu sorulara henüz cevap veremezken yazıma devam ediyorum ve maalesef, İstanbul senden vazgeçmiyorum.

Tutamadığımız her eve, binemediğimiz her taksiye, çıkamadığımız her geceye, kazanamadığımız paralara ve ulaşamadığımız hayatlara inat ısrarcıyız, buradayız, gitmiyoruz.

Ne olursa olsun İstanbul, senden vazgeçmiyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

Editörün SeçkisiEditörün Seçkisi

BÜLTEN SAYISI

Aposto! Digest #26: Şehir, Tasarım, Sosyal Farkındalık

Platformdan öne çıkan içerikler ve editörlerin favorileri burada!

25 Eyl 2021

Aposto! Digest #26: Şehir, Tasarım, Sosyal Farkındalık

İLGİLİ OKUMALAR