İşte karşınızda Çağıl Özdemir
Aposto! ekibinden simaları Portre’de görmeye alışık olduğunu biliyoruz ama geçen hafta kulağına çıtlattığımız gibi buralara biraz Berlin havası estirmeye karar verdik. . Çağıl’la Berlin’den İstanbul’a uçan bir uçakta veya tam tersi istikamette karşılaşmış olabilirsin çünkü kendisine yarı Berliner desek yalan olmaz. Biz de kendisine o konser senin, bu festival benim koştururken rastladık ve “Gel bir Mustafa’s Gemüse Kebab yemeye gidelim; kuyruk boyunca laflar, İstanbul konserinde Red Hot Chili Peppers’a nasıl eşlik ettiğini anlatırsın” dedik.

1- Lisansı İstanbul’da okuduktan sonra sana ayrılan sürenin sonuna gelerek Berlin’e yüksek lisansa gittiğini, kültür camiasının pek çok dalında işler yürüttüğünü biliyoruz. Neler oldu? İstanbul - Berlin arası mekik dokurken Çağıl nelerle karşılaştı?
İstanbul - Berlin arasında ne olduğunu aktarmak için biraz daha geriye dönmem gerekiyor. Lisans öğrenimimi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Medya ve İletişim Sistemleri ve Siyaset Bilimi okuyarak tamamladım. Geleneksel medyada çalışmak istemediğim aşikârdı, Siyaset Bilimini de bana katacağını düşündüğüm yaklaşım için okumuştum, öyle de oldu. Lisans döneminde içine girdiğim topluluklar ve denk geldiğim bağlantılar sebebiyle Berlin’e gitmeden önce özellikle kültür ve sanat sektöründen bolca güzel insanla tanıştım. Yakın arkadaşlarım Defne ve Efecan’ın Babylon’da başladıkları sanatçı rehberliği, dolaylı olarak benim hayatımı da etkiledi ve onların da teşvik etmesiyle ilk rehberliğimi 2010’da, Akbank Caz Festivali’nde Charles Lloyd’a yaptım. Ve evet, rehberlik yaptığım kişiler arasında Red Hot Chili Peppers’tan Flea da var! :) Hatırladığım anlardan biri: Flea, o sıradaki kız arkadaşı ve bir güvenlik ekibiyle birlikte Kapalı Çarşı’ya gidip Flea’nın LA’deki evi için koyu bir halı pazarlığı yapmıştık, sonra da satın almıştık. Berlin’e gidene kadar müzik endüstrisi başta olmak üzere çeşitli projelerde, farklı rollerim oldu. Sonrası biraz çorap söküğü aslında.
Yüksek lisans için Berlin’e gittiğimde farklı açılardan kafam oldukça karışıktı; bir yandan henüz yeni taşındığım bir ülkede birkaç sene sonrasını planlamak zorunda olduğum oturum izni gerçekliği, bir yandan kültür ve sanat eşrafından edindiğim deneyimi hangi koşullarda hayatımı geçindirebilmek için kullanabilirim sorgulaması. Önceliğim öğrenci olmak olduğu için kendimi bağlılık gerektiren işlerden uzak tutmaya özen gösterdim. Birlikte Berlin’de yaşama hayalini kurduğum ve bireysel hikâyelerimizi birbirimizden bağımsız bir şekilde kurgulayalım istediğim partnerim Murat da, deneyimlerini transfer edebileceği alanlar yaratıyordu. Henüz Berlin’e yeni taşınmışken Türkiye’ye yaptığımız işlerin pratikleri sebebiyle beraber çalışmak durumunda olduğumuz zamanlar oldu. Faydacı ve pratik insanlar olduğumuz için bunu bir fırsata dönüştürebiliriz diye düşünerek tercihen birlikte çalışmaya da başladık. Benim hayatımı kazanmaya, onun da işleri birlikte geliştirebileceği bir yol arkadaşına ihtiyacı vardı.
Oturum izni tipim sebebiyle yükseköğretime kayıtlı olmak Berlin’de kalabilmeyi sağlayan yegane unsurdu. Bu süreç içerisinde bir yandan profesyonel olarak yapmak istediğim ve istemediğim şeyleri deneyimlerken akademik tarafta çocukluğumdan beri maruz kalmak istediğim ama Türkiye’de de pek yükselmediğim sanat öğrenimi fikrine yakınlaşmaya başladım. Aktif olarak kendime fayda sağlayamayacağım iletişim programları artık ilgimi çekmiyordu. Berlin kültür ve sanat üretimi için çok verimli bir şehir. Şehrin içine karıştığınız her an küçük bir şeyden esinlenebilir ve o karşılaşma anlarının çok etkili bir ilham kaynağına dönüştüğünü gözlemleyebilirsiniz. O dönemde çektiğim fotoğraflarla ve videolarla ifade yöntemlerimi zenginleştirebileceğimi hissettiğim bir dönem sanıyorum ki, görsel sanatlar okuma motivasyonum Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne girmemle taçlandı.
Berlin macerasının bana kattığı en güzel önermelerden biri; esinlenmek için çok fazla değişkene maruz kalıyorsunuz. Şehirde göçmen kimliğimle var olmak, multi-lokal yaşam tarzım ve her iki ülkede üretme arzum hem yorucu hem de besleyici bir bileşene dönüştü. O dakikaya kadar biriktirdiğim bağlantıları değerlendirmek, onlarla birlikte üretmek itici güçlerden biri oldu. Okulda edindiğim tek başına üretme pratiği, profesyonel anlamda beni besleyen beraber iş yapma, birlikte üretme yaklaşımıyla tezat oluşturmuş olacak ki sanatsal üretim süreçlerinde de artık neyi daha fazla tercih ettiğimi fark ettiğim bir dönemdi. Bu anlamda akademik ve profesyonel hayatımın birbirini oldukça beslediğini söylemeliyim.
Berlin’e taşındığımızda sokaklarda afişlerini görüp sahne alan her bir gruptan, iletişim ve tasarım diline kadar neredeyse her şeyini aşırı takdir ettiğimiz Berlin menşeli XJAZZ’ın fragman dediğimiz minik versiyonunu İstanbul’da 2015’te gerçekleştirmeye başladık. Şehrin kulüplerine yayılan ve caz müziğinin başka türlerle olan ilişkisini araştıran festival o dönemde bize harika fırsatlar yarattı; uzun dönemli ortaklıklarımız başladı, İstanbul ve Berlin arasındaki üretimlerin çoğalmasına önayak oldu.
2016’da üniversite yıllarında birlikte okuduğumuz, sektörde pek çok işte birlikte çalışıp ürettiğimiz arkadaşımız Gizem’in Bozcaada’ya taşınmasıyla birlikte Bozcaada Caz Festivali fikrinin tohumları atıldı. Bozcaada hepimiz için çok çekici bir destinasyon olmakla birlikte doğrudan deneyimlediğimiz bir mekân değildi. Adada festivali kurgulamaya başladığımız dönemde büyük bir motivasyonla ve oldukça uyumlu ürettiğimizi gözlemledik. Bu süreçte birlikte deneyimlediğimiz her şey, Bozcaada Caz Festivali’nin aslında bugün seyircisinin de, partnerinin de, ekibinin de hemen hissettiği alametifarikasını oluşturdu. Bozcaada Caz Festivali’nin bu sene beşinci yılını kutladık.
Bu esnada başka bir festivalin doğum sancıları başladı. Berlin’e bizden birkaç ay önce taşınan, yine üniversiteden arkadaşımız Eren’in anne tarafından Bergamalı olması, Berlin ve Bergama arasındaki organik ve tarihsel ilişki, bizim Berlin’de ‘’yeni dalga’’ olarak yerini bulmaya çalışan göçmenler olmamız ve varoluş mücadelemiz Bergama Tiyatro Festivali’nin temellerini attı. 2018’de beklediğimizin çok üzerinde bir ilgiyle festivalin ilkini gerçekleştirdik. Farklı sebeplerden festivali yapamadığımız iki senelik bir aranın ardından bu sene ikincisine kavuştuğumuz için çok mutluyuz.
Türkiye’de işlerimizi geliştirmeye çalışırken Berlin’de de bir yandan konser ve festival kurgulamaya, oranın dinamikleriyle işler üretmeye ve bildiklerimizi paylaştığımız danışmanlıklar vermeye devam ettik. Bu süreç bizim kabul değiştirmemize, kendimizi yeniden konumlandırmamıza da vesile oldu. Yapmak istediklerimizi, yakınında gezmek istediğimiz ağırlık noktalarını belirledik. Şirket ismini 3dots olarak değiştirdik ve ismimizi de aldığımız üç kavramı odak noktamıza koyduk: kültür, teknoloji, sosyal etki. Bu kavramlar kuzey yıldızımız oldu ve her yaptığımız işi bu ayaklar etrafında nasıl şekillendirebiliriz üzerine mesai harcamaya başladık. Her şeyin nedenini ve nasılını irdelediğimiz harika bir süreçten geçtik. Sonra pandemi başladı, kültür ve sanat alanında aktif herkesin yaşadığı gibi birtakım varoluşsal sorgulamalar içerisine girdik. Bu dönem bizim bütünlüğü daha yüksek fikirler üretmemize ve onlardan beslenmemize yardımcı oldu. Bir süredir içerik üretmenin önemini, kültür pratiklerine fayda sağlamak için geçici olmayan bir şeyleri var edebilmenin gücüne kafa yormaya başlamıştık. Pandemi döneminde Volkan Öktem ve Alp Ersönmez’in de ortağı olduğu, 3dots ana ekibinden Fahranaz, Ozan ve eski dostumuz Eren'le Space Goats isminde bir şirket kurduk. Aktif bir şekilde müzik albümleri üretiyor, müzikle buluşturduğu görsel içeriklerle yelpazesini geliştiren bir portfolyoda çalışmalarına devam ediyor. Bu dönemde yaptığımız bir güzel atılım da Bursa’da Mustafa ve Ekim'le kurduğumuz Evre girişimi. Yaptığımız ilk projelerden biri Nilüfer Caz Festivali’nin programlaması ve festival danışmanlığı oldu. Önümüzdeki hafta da Bursa Zindankapı’da gerçekleştireceğimiz bir sergi projesinin heyecanı içindeyiz. 17 Ekim itibarıyla tüm ziyaretçilere açık. Bu süreç içerisinde karşılaşmaktan oldukça heyecan duyduğum başka bir proje de DECOL ile yaptığımız ortaklık. Yaklaşık bir senedir iş geliştirme konusunda çözüm ortağı olduğumuz DECOL ile ilerleyen dönemde sanat ve teknolojinin birleştiği yeni dünya pratikleri üzerine ürettiğimiz projeler olacak.
Mustafa’s Gemüse Kebab kuyruğu kadar uzun bir özet oldu. İstanbul-Berlin arasında mekik dokurken bu karşılaştıklarım için ne kadar minnettar olduğumu hatırladım.
2- Cazın farklı renklerine kapılmak üzere XJAZZ’i İstanbul’la buluştururken Türkiye’nin en keyifli festivallerinden biri olan Bozcaada Caz Festivali’ini de adaya taşıyorsun. Teşekkür ederiz! Adını anmak istemediğimiz ama 1,5 yıllık hayatımıza ters takla attıran süreçten sonra festivallerle buluşan kalabalığı yeniden görmek seni de mutlu etmiştir. Berlin’le İstanbul’u kıyaslayacak olursak bu can sıkıcı dönemden sonra etkinliklerin yeniden hayatımıza dönmesiyle organizasyonlar açısından ne gibi farklar görüyorsun?
Hem de nasıl mutlu etti! İşlerimizin çoğunda olduğu gibi, fiziksel olarak yan yana paylaşılan deneyimlerin ağır bastığı projelerde çok büyük çekincelerle de olsa tekrar bir araya gelmek inanılmaz büyük bir sevinç kaynağı oldu. Özellikle son dönemde!
Bir önceki sorunun cevabını verirken biraz bahsetmiştim; pandemi döneminde kültür ve sanat aktörlerinin büyük bölümünün içinden geçtiği varoluşsal sorgulamaları bizzat biz de yaşadık. Bu dönemde sektör pratiklerinin nasıl değiştiğini yapılan detaylı araştırmalarla ve çalışmalarla da inceleme fırsatımız oldu. Öncelikle adaptasyon yeteneği yüksek, oldukça çevik olduğunu gözlemlediğimiz bir sektör var. Bu bizim için sanki çok yeni bir durum değil zira kriz anlarında en hızlı şekilde etkilenen meslek grupları içerisinde yer aldığımız için pandemi öncesinde yaşanan muhtemel krizlerde kaslarımızın oldukça güçlendiğini ve bazı değişimlere çok hızlı yanıt verip uyum sağlayabildiğimizi söyleyebilirim. Bunun tam tersi olarak bu dönemde sektörün durumundan çok yorulan, yaptıkları işlerden vazgeçen ya da alan değiştirmeye çalışan çok fazla insan da oldu. Bizim için alınabilecek en makul aksiyonlardan biri de bu tip kriz durumlarında kendimizi güvence altında hissedeceğimiz yeni yumurtaları sepetimize eklemekti. Bizim gibi yeni yöntemle farklı fırsatlar yaratan pek çok kişi ve kurum var.
Buna ek olarak bu dönemde birlikte hareket etmenin, sorunları paylaşıp birbirimizin deneyimi üzerinden fayda sağlamanın önemini çok daha iyi kavradığımızı düşünüyorum. Yeni ağlar içerisinde kurumlar arası bilgi alışverişinin her zamankinden daha şeffaf olduğu ve karşılıklı güven duygumuzun daha da geliştiği bir dönem oldu. Oldukça öğreticiydi. Bu dönemde edindiğimiz öğrenimlerin çok güzel çarpışmalara neden olacağını ve üretimlerimizde daha iş birlikçi ve iyi niyetli olacağımızı düşünüyorum.
3- Madem İstanbul tutkunları olarak burada buluştuk, sormadan edemeyeceğiz; sence İstanbul’un dünyadaki diğer şehirlerden daha iyi yaptığı şey ne?
İstanbul’un gizli sosunun zamandan ve bağlamdan bağımsız bir şekilde şehrin içinde yaşanan karşılaşmalar olduğunu düşünüyorum. Şehrin günlük akışında gönülçelen anların aslında hâlen her yerde olduğunu, sadece bu anları kucaklamak için bazen bu şehre ara vermek gerektiğini de hissediyorum. Ofise gitmek için Üsküdar’dan bindiğim Eminönü motoru güne gülümseyerek başlamak için hâlen güzel bir sebep mesela. Fırına simit almaya girdiğinde bozuk paranı denkleştiremediğin o an, fırıncı abinin dert olmadığını söyleyen iç rahatlatıcı bakışı da öyle. Sokak kedilerine adanmış bir film ancak böyle bir şehirden çıkar sanki. Ya da arkadaşlarınla içtiğin rakı akşamında eve dönerken takside istediğin şarkıyı açtırıp bağıra çağıra şarkı söyleyebilirsin.
Mekânlarla kurulan ilişkilerin bireylerin kendinden bir parça bulabilmesiyle mümkün olduğu aşikâr. Aynı dili konuştuğun bir coğrafyada, tanıdıkların ve tanımadıklarınla bir şeyler paylaşmak aslında bazen en kolayı, tabi ki tek başına yeterli değil. Altı senedir başka bir dilin konuşulduğu bir ülkede ve Türkçe konuşan pek çok insanın da olduğu bir şehirde, şehirle farklı benzerlikler hissettiğim anlar oldukça fazla. Berlin benzer hayat görüşlerini paylaştığım, birbirini besleyen alanlarda işler üretmeyi seven belirli bir kitlenin göç ettiği bir şehir olması sebebiyle birçok yönden tatmin olduğum ve beni çok besleyen bir şehir. Çeşitli kültürlerden bolca zenginlik barındıran Berlin benim aslında evim. Yine de hayatımın üçte birini geçirdiğim ve ürettiğim işlerin çoğunu içinde hayal ettiğim İstanbul, bana sunduklarıyla uzun dönem duygusal yakınlık hissedeceğim ilişkim diyebilirim. İyi ki o karşılaşmalar var, hâlen gülümsüyoruz!
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
10 Ekim Pazar sabahından herkese sevgiler. Galata'da yeni komşularımıza merhaba derken bu hafta sonu ajandada; pek çok sergi, Jakuzi'nin akustik konseri ve aylardan ekim olduğunu hissettiren Filmekimi var.
10 Eki 2021

İLGİLİ OKUMALAR


