Üniversite enflasyonu, liyakatsizlik

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
“Karabük Üniversitesi Rektörü Refik Polat'ın iki sekreterini öğretim görevlisi yaptığı, evinde çalışan kişinin maaşını 2015'ten beri üniversite kasasından ödediği, rektörlük konutunu yıktırıp villa kiraladığı bu kirayı da üniversite kasasında ödediği ve yemekhaneden yediği yemekler için para ödemediği iddia edildi. Polat hakkındaki iddialara cevap vermek yerine Twitter fotoğrafını değiştirip Cumhurbaşkanı Erdoğan'la olan fotoğrafını koydu.”
Melih Bulu'nun ardından atanan Prof. Dr. Naci İnci'nin genel sekreterlik görevine getirdiği eski personel daire başkanı Doktor Nedim Malkoç'un Yeditepe Üniversitesi’nde yaptığı yüksek lisans tezi ve Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde tamamladığı doktora tezi hakkında intihal iddiasında bulunuldu ve inceleme başlatıldı.”
Öğrenim krizi serisinden herkese merhaba, daha öncesinde Nesibe Kırış’ın kaleme aldığı yazılarda üniversite öğrencilerinin barınma, temel ihtiyaçlar ve sosyal hayatta yaşadıkları sorunları ele almış, birinci ağızdan onları dinleyip dertlerine kulak vermiştik. Yazı dizimizin 5’inci konusuysa “öğrenim kalitesi.” ancak yukarıdaki haberlere bir kez daha göz gezdirince aslında biz “öğretim kalitesizliği” diyelim.
Öğrenim kalitesini etkileyen iki ana unsur; okul ve öğretmenler. Türkiye’de bu iki unsurda da büyük problemler bulunuyor. Bu yazıda da bu problemlere eğilip, sorunları dile getirmeye çalışacağız.
Üniversite enflasyonu
Türkiye’de bu yıl itibarıyla 129’u devlet 76’sı özel olmak üzere 205 üniversite bulunuyor. Ayrıca 4 meslek yüksek okulu da var; bununla birlikte sayı 209’a çıkıyor. Dünya sıralamasında üniversite sayısıyla 15’inci sırada yer alan Türkiye’de şu an 8 milyon 240 bin 997 üniversite öğrencisi bulunuyor. Veriler her ne kadar olumlu görünüyor olsa da üniversitelerin sayısının fazlalığıyla eğitim kalitesinin ters oranlı gittiğini söylemek mümkün. Üniversite sayısının artışı her ne kadar daha çok öğrenciye eğitim götürmek gibi görünüyor olsa da her yıl ortalama 797 bin kişi mezun oluyor. TÜİK’in Temmuz 2021 raporuna baktığımızdaysa yükseköğretim mezunu gençlerde işsizlik oranı %35,1 olarak karşımıza çıkıyor yani üniversite mezunu her 10 gençten 4’ü işsiz.
“Üniversiteler mevcut işsizliği öteleyen süngerler”
Dr. Esra Kaya Erdoğan üniversite sayısındaki artış için “Üniversiteler mevcut işsizliği üç- dört sene öteleyen sünger işlevi görüyor. Şu anda üniversiteye kayıtlı sekiz milyon kişi var. Bu kişiler işsiz kabul edilmedikleri için lise mezunu işsizlerin oranı düşüyor ve bir açıdan bu aşamada yaşanacak olan işsizlik erteleniyor. Gençler üniversite mezuniyeti sonrasında işsizlikle mücadele ediyor.” diyor. Üniversiteler “iyi eğitim”den ziyade “işsizlik artışını ötelemek için kullanılan eğitim organları” olarak görülüyor.
“Müthiş bir geriye gidiş”
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Lale Akarun da Türkiye’deki üniversitelerin dünyadaki ilk 100’e sokulmak istediğini hatırlatarak hâlihazırda okullar için ayrılan bütçeler karşılaştırıldığında ortaya büyük bir fark çıktığını belirtti. “2021 yılı için 127 üniversiteye ayrılan toplam bütçe ödeneği yaklaşık 45,3 milyar liraydı. Doları 9 liradan hesaplasak kabaca 5 milyar dolar. İlk 100’de yer alan Harvard’ın ise yıllık bütçesi 3-4 milyar dolar.” diyen Akarun şöyle devam ediyor:
“Tabii ki bunun sebeplerinden birisi, artan öğrenci ve üniversite sayısı. Son 19 yılda üniversite öğrencisi sayısı 2 milyondan 8 milyona çıktı. Yani 4 katına katlandı. Devlet Üniversitesi sayısı ise 19 yıl önce 53’müş. O da 2,5 katına katlanmış. Enflasyondan dolayı hesap yapmak zor ama, toplam üniversite bütçesinin millî gelire oranına bakalım: Oran sabit kalmış: 0.7. Yani 2021’de bir üniversite öğrencisine millî gelirden ayrılan pay, 19 yıl öncesinin dörtte biri. Müthiş bir geriye gidiş var.”
En büyük eksikliklerden biri: İfade özgürlüğü
Her eğitim konulu konuşmada siyasilerden sürekli olarak duyulan bir çağrı: “Türkiye’deki üniversiteleri dünyanın en iyi 100’üne sokacağız.” Ancak sıralamalarda bu durumdan oldukça uzak görünüyor. Yükseköğretim derecelendirme kuruluşu Quacquarelli Symonds'ın yayımladığı en iyi üniversiteler sıralamasında ilk 500'e bu yıl Türkiye'den yalnızca Koç Üniversitesi girdi. Vadedilenden çok daha geride kalındığını söylemek hiç de yanlış olmaz.
Dünyadaki en iyi üniversitelere oranla Türkiye’dekilerin yetersiz olmasının birçok nedeni bulunuyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Zafer Yenal, bu durumu şöyle açıklıyor:
“Sadece bir kampüs yaparak ve içine binalar koyarak üniversite olmuyor. Üniversite için en önemlisi herkesin fikirlerini özgürce ifade edebileceği bir akademik özgürlük ve özerklik ortamı gerekiyor. Türkiye’deki üniversitelerin büyük çoğunluğunda maalesef bu eksik böyle olmadığı için de yaratıcı, eleştirel, sorgulayıcı düşünce değil, bilimsel ilerlemeye temel teşkil edecek alt yapıyı malesef göremiyoruz, pek çok üniversitede. Tablo şöyle; öğrenci sayısı artıyor bir yandan hoca sayısında herhangi bir gelişme yok ve üstelik üniversitelere ayrılan ödenekte bir gelişme yok bu da ne anlama geliyor? Niceliksel olarak bir artış varken niteliksel olarak benzer düzeyde bir artıştan bahsetmek kesinlikle mümkün değil.”
Bu konuda 3 temel neden olduğunu ve ilkinin bütçelerin yetersizliği olduğunu vurgulayan ve Türkiye’deki bütçelerin en iyi üniversitelerin %1’ine tekabül ettiğini belirten Akarun, “İkinci en büyük eksiklik, belki de daha önemlisi, ifade özgürlüğü eksikliğidir. İfade özgürlüğü olmadan bilimsel özgürlük olmaz. Bu şartlar altında serbest tartışma, bilimsel doğruyu arama ortamı olmaz, olmuyor. Örneğin Covid hakkında araştırma yapmak isteyen bir öğretim üyesinin, Sağlık Bakanlığından izin alması isteniyor. Bu bilimsel özgürlüğe aykırıdır. Üçüncü en büyük eksiklik de liyakate dayanmayan personel politikalarıdır. Bu üçü eksik olduktan sonra, başka eksikliğe de gerek yok aslında.”
Bir diğeri: Akademik likayatsizlik
Yazımızın başında yer alan iki haber de henüz geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan olaylar. Bunların yanı sıra Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı "Ülkenin çok ciddi rektör sorunu var, yıkmak mı yapmak mı?", “Şimdiki rektör atama sistemi kötü, üniversite birbirine giriyor” başlıklı yazılarında da atanmış rektörlerin aldığı kararlar, verilen zararlar hakkında yazmış. Okumanızı tavsiye ediyoruz.
Günbegün farklı üniversitelerde doktora tezleri çalıntı olan, farklı bölümlerden mezun olup farklı fakültelere atanan ya da sahte diplomayla mezun olup üniversite kadrolarına katılan birçok öğretim üyesinin haberlerini okuyoruz. Bir nevi kanıksadığımız bu durum aslında birçok öğrencinin büyük hayal kırıklığı yaşadığı hatta hayatını değiştirecek kararlar aldığı bir neden olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul’da devlet üniversitesinde siyaset bilimi okuyan bir öğrenci bu durumu için şöyle konuşuyor:
“Yıllardan beri hayalim, daima gençlerle bir arada olacağım bir kampüste yaşamak, sevilen, sayılan, literatüre büyük katkılar yapan ve ülkenin geleceğine kalifiye insan yetiştiren bir akademisyen olmaktı. Bugün görüyorum ki torpilin, kayırmacılığın ayyuka çıktığı bu ülkede yaşadığım sürece bu hayalimin gerçekleşmesi çok zor. Emeğiyle, hakkıyla değil, tanıdıklarıyla bir yere gelmiş, kendi düşüncesini açıklamaktan korkan, daima kalabalığa uyan sözde hocaları gördükçe kendi hayalimden soğuyorum.”
Prof. Dr. Lale Akarun yaklaşık 30 yıldır hocalık yaptığı Boğaziçi Üniversitesi’nde şimdiye dek bu durumla karşılaşmadığını ancak 2021’de dışarıdan yapılan atamalarla liyakat sahibi olmayan kişilerin çok iyi noktalara geldiğini gördüklerini belirterek, "Üniversitemize rektör olarak atanan kişi, intihalle doktora almış; akademik geçmişi olmamasına rağmen siyasi kimliği ve bağlantıları nedeniyle hızla yükselmiş bir kişiydi. Görevden alınmış olmasını olumlu karşılıyorum ancak maalesef benzerleri göreve devam ediyor." dedi.
Akarun ayrıca daha önce kaleme aldığı "Akademik sahteciliğin vahim sonuçları" başlıklı yazısında bu durumun asıl zararının hak etmedikleri yerlere gelen bu kişilerin karar almalarının olduğunu vurgulayarak "Üretken, çalışkan kişileri bezdiriyor; işten atamazlarsa bile çalışamaz hâle getiriyorlar. Bunun ekonomik etkisi daha büyük. O kurumun yetiştireceği öğrencilere verilen zarar düşünülünce, zararın zamana yayılarak, ölçülmesi zor büyüklüklere ulaşacağını söyleyebiliriz." diyor.
Peki çözüm ne?
Türkiye’deki üniversitelerin öğrenim kalitesinin iyileştirilmesi için yapılabilecekleri Zafer Yenal ve Lale Akarun’a sorduk. Prof. Dr. Akarun, Türkiye’deki üniversite sisteminin baştan aşağı yenilenmesi gerektiğini belirterek, "YÖK işlevsiz ve zararlı bir yapı; kaldırılmasının zamanı geldi. Bağımsız akreditasyon ve kalite kurumu olmalı; üniversiteler idari ve mali özerkliğe kavuşturulmalı ancak şeffaf ve denetlenebilir olmalı; hesap vermeli. Bu denetlemeler sonucu, bazı üniversiteleri meslek okullarına dönüştürmek ya da kapatmak düşünülebilir. Üniversitelerde bölümler ve fakülteler ciddi ihtiyaç planlamasından sonra açılmalı, mevcutların da kendilerine ayrılan bütçeleri haklı çıkarmaları istenmeli." diye konuştu.
Prof. Dr. Yenal ise eğitim kalitesini artırmanın en başta fikir, ifade ve akademik özgürlüğü tanımaktan geçtiğini savunuyor. Bunlar olmadan iyi bir üniversite olmayacağını söyleyen Yenal, bu özgürlükleri tanımak için de yukarıdan aşağıya darbe dönemlerinde kalan yöntemlerle üniversite yönetilmemesi gerektiğini bu nedenle üniversite yönetişiminin bir an önce değişmesi ve dönüşmesi gerektiğini söylüyor. Prof. Dr. Zafer Yenal güzel bir benzetmeyle durumu şöyle açıklıyor:
“Birbirinden farklı yönelimlere, deneyimlere sahip üniversitelere tek bir tip elbise giydirmeye çalışmak onlara deli gömleği giydirmeye çalışmak oluyor bu nedenle rahat hareket edemiyorlar ve düşünemiyorlar dolayısıyla bilim yapamıyorlar bunun en kısa zamanda çok radikal şekilde değişmesi gerekiyor”
Üniversitelerdeki öğrenim kalitesi problemlerinin ana başlıkları ifade özgürlüğünün tanınmaması, hocaların liyakatsizliği ve tabii ki bütçelerin yetersizliğinden oluşuyor; ancak bunun yanında henüz üniversiteye gelmeden de birçok problem söz konusu. Bunlardan en önemlisiyse fırsat eşitsizliği. Bu da gelecek haftamızın konusu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta Öğrenim Krizi serisinin 5'inci yazısında Türkiye'deki "üniversite enflasyonunu" ve akademideki liyakat problemini ele alıyoruz.
02 Kas 2021

YAZARLAR

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.



