Herkese merhaba. Ukrayna’da yaşananları biz de ekip olarak fazlasıyla tedirgin bir şekilde takip ett

Herkese merhaba. Ukrayna’da yaşananları biz de ekip olarak fazlasıyla tedirgin bir şekilde takip ettik. Durmadan sosyal medya kanallarından veya ‘güvenilir’ haber sitelerinden, güncel bilgi almaya çalışarak geçirdiğimiz bir hafta sonrasında ise içinde bulunduğumuz dijital çağı biraz sorgulamaya başladık. Ukrayna’da bulunan tanıdıklarımız, arkadaşlarımız kendi sosyal medya hesaplarından bilgilendirici içerikler paylaşırken ya da canlı yayınlara telefonları ile bağlanıp Ukrayna sokaklarından canlı yayın yapan kişileri izlerken, savaş halinin yıkıcı etkisini gözlerimizle an be an takip ettik.
Bu durum ise bizi iletişim çağını sorgulamaya yönlendirdi. İnternet ile büyüyen nesil, bundan 20-30 yıl önce dünyanın farklı yerlerinde yaşanan olayların bu kadar kolay erişilebilir olmadığını tahmin etmekte zorlanıyor olabilir. Bu elbette modern çağımızın, gelişen teknolojilerin ve bugünün konusu olacak olan “küreselleşmenin” bize sunduğu yenilikler sayesinde mümkün. Hiç düşündünüz mü; birinci veya ikinci dünya savaşında iletişim nasıl kuruluyordu? Sevdikleri, tanıdıkları savaş alanında olan kişiler, onlardan nasıl haber alıyordu? Mektuplar elbette bu sorunun cevabı. Fakat bugün bile farklı ülkelere bir mektubun, bir kargonun gitmesi en az 3-5 gün sürerken, o zamanlarda bu süreler kim bilir ne kadar daha fazlaydı.
Bugün ise, sosyal medyada onlarca video veya fotoğraf görmekteyiz. Evinin balkonundan sokaktan geçen tankın videosunu çekenler, ele geçirdikleri tankların nasıl çalıştırılacağını anlatanlar ya da Kiev düştü haberlerini yalanlamak için Kiev’in merkezinden biz buradayız diye video gönderen Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski. Küreselleşme, elbette teknolojinin gelişmesi ile son 20-30 yılda fazlası ile ivme kazanarak gelişti ve artık dünyanın öbür ucu dediğimiz noktalar bile, bir telefon uzaklıkta olacak kadar yakınlaştı. Artık ülkeler veya bölgeler değil, küresel tek bir toplum olduğumuzu sanıyoruz ki Covid-19 ile iyice deneyimlemiş olduk. Covid ile ilgili haberler 2019 yılının sonunda çıkmaya başladığında Çin için üzülüp, nasılsa buralara gelmez diyen yüzlerce kişi olduğuna eminiz. Fakat o kadar büyük ve birbirine her noktada bağlı olan küresel toplumumuz, 1-2 ay içerisinde ‘dünyanın öbür ucu’ olan Çin’de çıktığını bildiğimiz bir virüsü hayatımızı değiştirebileceğini düşünmemişti, değil mi?
Birbirine her alanda bağlı olan dünyanın bu seviyeye gelmesi elbette tesadüf değil. Küreselleşme çok uzun zamandır gündemde olan ve bu doğrultuda adımlar atılan bir aksiyon alanı diyebiliriz. İstediğimiz her şeye, her yere ve herkese dilediğimiz zaman dilediğimiz şekilde ulaşabiliyor olmak insanlık için elbette mükemmel bir fırsat. Fakat küreselleşme sandığımız kadar da pozitif bir olgu değil.

Küreselleşme sayesinde bugün ABD’de üretilmiş olan bir telefona anında ulaşabiliyor, Türkiye’de üretilmemiş olan araba markalarını ilk kim Türkiye’de kullanacak diye yarışlara giriyor ve iklim koşulları sebebi ile Türkiye’de normal şartlarda üretilemeyecek olan Yıldız Meyvesini üst segment bir markete gidip kolayca satın alabiliyoruz. Bunların hepsi kulağa çok hoş geliyor olsa da göz ardı ettiğimiz çok kritik bir nokta var. Bu ürünlerin Türkiye’ye gelmesi için gerçekleştirilen lojistik süreçleri ve dolayısı ile sera gazı emisyonları. Bu olay elbette sadece Türkiye için geçerli değil. Bugün Kars’ta üretilen dünyaca ünlü Kras Gravyerini dünyanın dört bir yanına gönderiyoruz, ki bu sadece bir örnek.
Küreselleşme, daha fazla kâr elde etmek için, daha fazla ekonomik anlamda büyümek için hayatımızda yer alan ve bunu yaparken de normalden çok daha fazla zararlı etkisi olan bir süreç. Bu nedenle de, döngüsel ekonomi küreselleşmeyi değil, lokalleşmeyi sistemin temeline yerleştirir. Bu elbette Kuzey Kore gibi dış dünya ile tüm bağlantıyı keselim demek değil. Fakat özellikle gıda ve tekstil ürünlerinde lokal üreticilerin tercih edildiği bir temel. Aslında sadece 40-50 yıl önceki tüketim alışkanlığımıza dönmemiz gerektiğini de düşünebilirsiniz. Yurtdışına ürün satmak için verilen milyonlarca liralık reklamlar, plastik ambalajlarla paketlenmiş milyonlarca ürün ve bu ürünleri yurtdışındaki teslimat noktalarına iletmek için durmaksınız sera gazı salımına sebep olan lojistik süreçler.
1900’lerin ortalarına doğru özellikle iletişimin kolaylaşması ile ithal ürünlere olan ilgi elbette arttı. Bu da daha çok ürün üretimine, dolayısı ile daha çok doğal kaynak kullanılmasına ve daha çok aslında ihtiyaç olmayan daha çok ürünün atık haline gelmesine sebep oldu. Şunun farkındayız; mevcut dünya düzenimizde kalkıp da herkes kendi ülkesindeki teknoloji dahilinde ürün ve hizmet kullansın gibi bir argüman elbette mantıklı değil. Fakat özellikle yukarıda belirttiğimiz gibi gıda ve tekstil ürünleri için loka üreticiye yönelmenin ne kadar önemli bir etkisi olacağını lütfen göz ardı etmeyelim. Bir tarafta yaşadığınız ülkede üretim yapan yerli esnafa destek olurken diğer tarafta iklim krizi ile mücadelede lokal ürünlere odaklandığınız için karbon ayak izinizi azaltmak adına önemli bir adım atmış olabilirsiniz. Bu elbette yan taraftan birçok farklı konuyu da beraberinde getiriyor. Ürünlerin kalitesi, dayanıklılığı vs. gibi birçok endişe noktası, tüketicileri bildikleri ve güvendikleri markalara yönlendiriyor. Bu da Türkiye’de yaşayan birinin Avustralya’da bir markaya güvenmesi durumunda kulaklarını tıkayıp, onca zararlı çevresel etkiye rağmen alışverişini tamamlamasını sağlıyor.
Küreselleşme elbette olumlu yanları ile insanlığın gelişimi için çok değerli. Fakat her zaman söylediğimiz gibi bu gezegen üzerinde sadece biz insanlar yaşamıyoruz. İçinde bulunduğumuz ekosistemi kendi isteklerimiz doğrultusunda değiştirmeye çalıştığımızda neler olduğunu artık her sene daha sıcak geçecek olan kış aylarından veya yaz aylarında dünyanın dört bir yanından gelen orman yangınları haberleri ile anladığımızı umuyoruz.
Hayattan keyif almak sadece istediklerimizi yapmaktan ibaret değildir. Bugün yaptıklarımız geleceğimizin şekillenmesini sağlar. Bu da attığımız her adımın sonuçları olacağını ve bu sonuçları bizi ilgilendirip ilgilendirmemesinden bağımsız şekilde düşünmemiz gerektiğinin kanıtıdır. Geleceği düşünüp, bugünü de yaşamak istediğimiz o “hayalimizdeki yarın” gibi yaşamak dileğiyle. İyi haftalar.



