Parasite
Hatırlıyor musunuz, 2019 yılında Güney Kore yapımı adlı film Oscar ve Altın Palmiye ödülleri almış, o dönem fazlasıyla popüler olmuştu. Filmle ilgili detaylı bir analize girişecek değilim ama benim için önemli olan bir sahne vardı, şu şiddetli yağmur sahnesi.

Bilmeyenler için kaba taslak özetlemek gerekirse, filmde toplumsal sınıfları temsil eden biri aşırı zengin, diğeri aşırı yoksul iki aile vardı. Üst sınıfı temsil eden ailedeki anne özel şöförlü aracının arka koltuğunda otururken yağmakta olan şiddetli yağmuru pek sevdiğini, çünkü böylelikle sokaklardaki pisliğin temizlendiğini söylemişti. Ama bu sırada yağmur yüzünden aracı kullanan şöförün ailesinin bodrum katındaki evini su basmış, lağım patlamış, gidecek başka yerleri olmadığı için belediyenin tesis ettiği spor salonunda kalıyorlardı. Şimdi, yağmur güzel bir şey miydi değil miydi?
Eğer sabahın köründe işe gitmek için durakta otobüs bekliyorsanız yağmur nahoş bir şey iken evinizde dizi izlerken yağan yağmur romantik ve iç ısıtan bir anın sembolü haline gelebiliyor.
Bu ve benzeri örnekleri sonsuzca çoğaltabiliriz. Asıl konu ise şeylerin kendi başlarına iyi-kötü-güzel-çirkin olmadıkları. Tüm değer yargılarımızdan bağımsız olarak yağmur, sadece yağmur. Kendisinde ne ise o. Yağmura dair yargımız ise adı üstünde "bizim yargımız".
O yüzden "Yağmur nedir?" sorusunun herkes için ortak nesnel bir tanımı olabilir, ki nitekim var fakat "Yağmurun anlamı nedir?" diye sorduğumuzda işler değişiyor.
Nitekim bir şeyin anlamını sormak, öznenin o şey ile kurduğu belirli türden bir ilişkiyi gerektirir. Bu açıdan bir şeyin anlamı her zaman öznenin yaşama dünyasında açığa çıkar. Bununla şunu kastediyorum, bir tapınağı düşünün. Bir tapınak nedir? Aslına bakarsanız mermer ve sütunlardan oluşan mimari bir yapıdır. Ama tapınağı tapınak yapan onu oluşturan malzeme ve biçim değildir; onun bir inanç sembolü haline gelmesi insanın kendi kültürel dünyasında ona verdiği anlam yani onunla kurmuş olduğu varoluşsal ilişki ile ilgilidir. (Evet örnek Heidegger'den. Bakınız: The Thing adlı makalesi.)
Anlam bir dizi ilişki ve işaret sistemi içerisinde oluşur. Gösteren ve gösterilen arası kurulan bağıntı, ‘anlamı’ ortaya çıkartır. Yağmur nesnesi (gösteren) ile onun romantizmin (gösterilen) sembolü olması gibi.
Bu bağıntıları inceleyerek anlam süreçleri, koşulları ve değerlerini inceleyen bilim dalına ‘göstergebilim’ adı verilir. “Dil göstergesi nedensizdir.”“Gösteren ile gösterilen arasındaki bağıntı, şöyle ya da böyle, saymacadır; kullanıcıları arasında yapılan bir sözleşmeden doğar.” Bu şu anlama geliyor, bir şeyin anlamı veya işaret ettiği şey daima saymacadır. Özetle ve pek kabaca, her şeye anlamını biz verdik. Anlam gördüğümüz/bulduğumuz değil; bizim yarattığımız bir şeydir.
O yüzden her neden söz ediyorsak onun anlamı dediğimiz şeyin bu ilişkisel ağda sadece bir yorum olduğunu hatırlamalı. Dahası, yorumlayıcı öznenin yalıtık bir varoluş tarzı olmadığından, öznelliğin ise biyolojik, toplumsal, kültürel ve psikolojik bağlamda öznenin dışında daimi olarak inşa edilmekte olduğunun farkına varmalı. Yorumu tek başıma "ben" de yapıyor değilim.
Bir şeyin anlamının senin için ne olduğuna dair verdiğimiz yanıta bir de bu gözden bakmayı denediğimizde ne olur? Kırmızının anlamı senin için nedir ve neden? Ya da ölümün? Meksika’ya gitmeden önce en azından herkesin üzerinde ortaklaştığı bir konu varsa o da ölümün dehşeti diyebilirdim, fakat söz konusu ölüm olduğunda dahi bu fikrin doğru olmadığını her şeyin ama her şeyin nihayetinde anlam dünyamızın içerisinde yaptığımız bir yorum olduğunu tekrar tekrar gördüm. Nitekim Meksika kültüründe ölüm bir son değil; bir geçiş olduğu için ürkütücü, üzücü temsiller yerine kutlanması gereken bir aşama. Bu açıdan ölümün tüm temsilleri oldukça sempatik, eğlenceli hatta neşeli sayılır.
Çok detaya girmeyen ama mesajı verdiğine inandığım bu söylem, beni pek çok şeyle birlikte, daha tepkisiz bir hale getirdi. Tüm değerlerimin üzerimdeki gücü azaldı. Bu iyi ya da kötü diyemem. (Bu da zaten benim yorumum olurdu.) Ortalarda bir yerlerdeyim hisler bakımından. Herhangi birinin bana karşı söylediği kötü sözlerin bende yarattığı kızgınlık, gördüğüm bir olay karşısında hissettiğim üzgünlük, aksilik olarak nitelediğim şeyler karşısında ben neden bu kadar şanssızım diye haykırışlarım bakıyorum da epey azalmış. Gördüğüm, duyduğum, içinde olduğum şey şeyin kendisi değil, benim. Görülen görülenin ötesinde bize kendimizi gösteriyor.



