Psikesinema

Aposto Premium'da yayımda! Psikesinema meselesi anlatmak olan sinema ile meselesi anlamak ve çözmek olan psikiyatri ve psikolojiyi ortak platformda ele alıyor.


İpsiz dünyalar: distopyalar üzerine

Yazan: İshak Sayğılı

Başka bir dünya olabileceğini düşünmek, ancak mevcut dünyanın bilgisi ve deneyimi içerisinden mümkün olacaktır. Gelecek olan tasarlanırken daha iyi ve daha güzel dünyanın tasarlanmasının önünde bazı engeller olmalı ki “hayal edemeyeceğimiz denli kötü” olanın gölgesi en eski anlatılarda bile bu denli yoğun olsun. Belli ki bu “kötü gelecek” fikri ruhsal bir eğilimi gösteriyor ve pek çok ruhsal eğilimimizde olduğu gibi toplumsal düzeyde bir işleve de sahip. Çocuklara anlatılan korku öykülerinden, cehennem ya da kıyamet fikrine dek pek çok örnekte mevcut olan düzenin sürdürülmesini kolaylaştırdığını söyleyebilsek de bu anlatı biçiminin insanların yalnızca maruz kaldıkları bir sopa ya da eziyet biçimi olmadığı açıktır. En azından insanların para ve zaman ayırarak bu anlatıları isteyerek neden tükettiklerini anlamak için önceki açıklamanın yetmediği açıktır. Varacağımız yeni açıklamanın “kötü gelecekten” alınan bu bilindik ama tuhaf hazzı da kapsaması gerekir.

Freud, önceleri mazoşizmin yalnızca sadistik bir kökenle var olabileceğini öne sürmüş olsa da (Bir Çocuk Dövülüyor, 1919) sonraki metinlerinde ölüm dürtüsünden köken alan bir mazoşizmden de söz eder (Haz İlkesinin Ötesinde, 1920). Mazoşizmin Ekonomik Sorunu (1924), metninde ise haz ve hazsızlık arasındaki döngüye odaklanır. Türün örneklerini düşündüğümüzde sado-mazoşist bir döngünün var olduğunu söylememiz gerekir, bu noktada kötü geleceğe dair bir öngörüde bulunmanın bir hâkimiyet ve kontrol hissi de oluşturuyor olduğunu unutmamız gerekir.

Thomas More, 1516 yılında Ütopya’yı kaleme aldığında, hem yeni bir kelime hem de yeni bir tür de yaratmış oldu. “Ütopya” kelimesi “yer”anlamına gelen “topos” kelimesine oyunsu bir ekle yaratılmış bir kelime, kelimenin başındaki “ü” sesinin “iyi” anlamına gelen “eu” mu yoksa “olmayan” anlamına gelen “ou” kelimesi mi olduğu açık değildir ve bu haliyle yeni kelime “olmayan/iyi yer” anlamlarını iç içe taşır. More’un eserine ilk yanıtlardan birisi Deliliğe Övgü ile Erasmus’tan gelir. Bu hiciv, deliliğin nimetlerini överken bir yandan da okura deliliğin hâkimiyetinde bir dünyayı da düşletir. Sanıyorum distopya filmlerini sınıflarken iki temel tarzdan söz edilebilir: birinci türde More’un tasvir ettiği gibi şimdi aklımıza gelmeyen ütopik düzenlerin 1984 misali kâbusa dönmesi ile kendini gösteriyorken, ikinci türde bugünün düzeninin çöktüğü ve yerine hüküm süren ilkel bir deliliğin “Mad Max” benzeri dünyalarda hâkim olduğunu söyleyebilir. Birinci tür, “distopya” kelimesine tam uymamaktadır, Otomatik Portakal’ın yazarı Anthony Burgess, Orwell’in 1984 romanı için “kakotopya” kelimesinin daha uygun olduğunu söylemiş olsa da artık günümüzde “distopya” kelimesi ile bu eser iç içe geçmiştir. İkinci tür için ise gelecek şimdikinden daha düzensiz bir haldedir ve günümüz sanki insanlığın Maymunlar Cehennemi” misali kaybetmek üzere olduğu cennettir; bu tür, geleceği düşleyen ütopyacı fikirlerin açığını aramaktan çok, neredeyse buna izin vermez ve bu nedenle bazıları tarafından “anti-ütopyacı” olarak da adlandırılır. Günümüz sinemasında iki geleneğin çoğu kez iç içe seyredebildiğini de hatırda tutmalıyız.

Devamını oku

Abone ol

NEREDE YAYIMLANDI?

Editörün SeçkisiEditörün Seçkisi

BÜLTEN SAYISI

Aposto Digest #93: Distopya mı Ütopya mı?

Aposto'da öne çıkan çıkan yayınlar ve içerik derlemeleri.

05 Şub 2023

Aposto Digest #93: Distopya mı Ütopya mı?

İLGİLİ OKUMALAR