Zappa Zamanlar
ve Aposto Gündem'in ortak yayımladığı sayıda, akademisyenler depremin toplum üzerine etkileri derinlemesine tartışıldı.
Deprem Sonrasında Yeni Bir Toplumsallık: Umursamazlık mı, dayanışma mı?
Yazı: Uğur Tekin, Deniz Yükseker
Şubat ayında meydana gelen deprem felaketi, yaşadığımız hayatların eğretiliği ve içinde barındırdığı dönüşüm potansiyeline dair çok önemli olduğu hâlde gündelik hayatın içinde her zaman düşünmediğimiz birçok konuyu tekrar gözümüze soktu. Bunları neoliberal umursamazlık, dayanışma ve bakım kavramları etrafında tartışmak istiyoruz.
Öncelikle, bu üç kavramı kullanırken neyi kastediyoruz? Neoliberal umursamazlık ile başlayalım. Depremin bu kadar çok fiziksel yıkıma ve can kaybına yol açmasının önemli bir nedeni, kuşkusuz on yıllardır uygulanan neoliberal ekonomi politikaları. Yasaların ve yönetmeliklerin geri planda kaldığı, anlık kazanca ve rant beklentisine odaklı kentsel yapılaşma, kamunun bu sürece göz yumması ve hatta sürecin siyasi olarak desteklenmesi, neoliberal umursamazlık politikaları dediğimiz şeyin ta kendisi. Neoliberalizm en az 40 yıldır sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde bireysel kurtuluş, kendinden sorumlu birey, girişimci birey gibi kavramları öne çıkarıyor. Neoliberalizm ayrıca kuralsızlaşma, özelleştirme, kemer sıkma politikaları ve toplumsal refahı ve insan sağlığını değil, sermaye birikimini önceleyen ekonomi politikalarını dayatıyor. Neoliberal anlayış, bencil ve kendi çıkarları peşinde olan bir birey tanımı yaparken kendi dışındakilere karşı umursamazlığı ve aldırmazlığı da körüklüyor. Son on yıllarda neoliberalizme koşut yükselişte olan muhafazakâr milliyetçilik ise, bu umursamazlığı kendinden farklı olana karşı düşmanlıkla harmanlayarak toplumsal dokunun iyiden iyiye parçalanmasına neden oluyor.
Yaşadığımız inanılmaz yıkım, bu şekilde tanımlayabileceğimiz neoliberal umursamazlığın bir sonucu değil mi? İnşaat sektöründe devletin geliştirdiği politikalar, bireylerin istemleriyle örtüştü. İnşaat sektörüne dayalı büyüme modeli, sermaye birikimini hızlandırmak için bürokratik denetimlerinin zayıflatılması ve toplumun birçok kesimi tarafından heyecanla karşılanan imar afları güvenli olmayan binalarda konut sahibi olmayı sağlarken, iktidar partisinin seçmen tabanını da genişletecekti. Bu süreç ayrıca, inşaat ve ilintili diğer sektörlerde güvencesiz emek piyasasını da büyüttü. Şu anda Türkiye'de bizim için deprem bağlamında somut ifadesini bulan neoliberal umursamazlık, aslında bireyselden ulusal ve küresel düzeye uzanan bir olgu. Savaşlar, iklim krizi, doğanın tahribi ve tüm bunların arkasındaki kâr amaçlı ekonomik büyüme modeli, bu umursamazlık hâlinin farklı boyutlarını oluşturuyor.
Umursamazlığa rağmen bir arada olmak
Ancak bütün bu neoliberal umursamazlığa rağmen, topluluklar arasında ve içinde dayanışma ve bakım pratikleri sürüyor. Çünkü dayanışma, insanların topluluklar hâlinde bir arada yaşamalarının tanımlayıcı bir unsuru. Çünkü – "Bakım Kolektifi"nin Türkçeye de çevrilen Bakım Manifestosu kitabının da ortaya koyduğu gibi – insanlar karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde yaşıyorlar ve hayatlarının çoğu döneminde birbirlerinin bakımına ihtiyaç duyuyorlar. 6 Şubat'tan bu yana depremzedelere gösterilen inanılmaz toplumsal dayanışmanın temelinde bu iki olgunun yattığını söyleyebiliriz. Bu dayanışmanın oldukça görünür olmasının bir nedeni, devletin deprem sonrasındaki afet yönetiminin çok zayıf ve yetersiz kalması, diğer bir deyişle dayanışma ve bakım için bir alan açılmış olması. Gönüllü madenciler, inşaat işçileri, iş makinası operatörleri, hekimler ve diğer sağlıkçılar, irili ufaklı sivil toplum kuruluşları, siyasi oluşumlar, yerli ve yabancı arama kurtarma ekipleri ilk günden itibaren deprem bölgesine aktı. Ancak binlerce gönüllünün depremzedelerle dayanışması, kamu kurumlarının koordinasyonsuzluğu ve yetersizliği yüzünden belki de mümkün olan en iyi etkiyi yaratamadı.
Yoksulluk, iklim krizi, pandemi, orman yangınları, sel felaketleri ve depremler, sosyolog Ulrick Beck’in seneler önce tanımladığı küresel "risk toplumu"nun unsurları. Caroline Schmitt, özellikle sosyal hizmet alanının nasıl dönüştürülebileceğini göz önünde tutarak, küresel risk toplumunda dayanışmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Dayanışma, öncelikle toplumsal bir deneyim. Dayanışma aynı zamanda toplumu ve toplulukları bir arada tutan bir tutkal niteliğinde. Ayrıca toplumsal hareketlerin ve sivil toplumun oluşmasında olmazsa olmaz bir unsur. Ve tabii ki dayanışma evrensel bir etik ilke de olabilir. Etik bir ilke olarak dayanışma, başkalarının özgürlüklerine saygı duymayı ve bir arada yaşayan insanların iyilik durumunu öne çıkarıyor. Bir arada yaşam ya da ortak yaşam, sadece insanlar değil, insanlar, hayvanlar ve doğanın bir aradalığına ve dayanışma içinde yaşamına işaret ediyor. Dayanışmayı ve ortak yaşamı hayvanları ve doğayı da dahil ederek tanımlarsak, neoliberal umursamazlığın bu dayanışmayı on yıllardır aşındırdığı aşikâr. Bununla birlikte, Schmitt’in Türkçe olarak da yayımlanan yazısında belirttiği gibi, geçtiğimiz on yıl içinde Avrupa’da ortak yaşam bağlamında dayanışmanın yeşerdiği ve sürdürülebildiğine yönelik umut veren örnekler var. Türkiye’de de deprem sonrasında doğal afetlerin hiç de kaçınılmaz olmayan sonuçları tartışılmaya başlandığında, dayanışma pratiklerinin önemi tekrar karşımıza çıktı.
NEREDE YAYIMLANDI?
Aposto'da öne çıkan çıkan yayınlar ve içerik derlemeleri.
05 Mar 2023

İLGİLİ OKUMALAR


