“Depremden sonra çok akut ve can yakıcı bir şekilde ortaya çıktı ki bu metalaşma, piyasalaşma, her şeyi kentsel rant üzerinden düşünme alışkanlığımız bulunuyor. Herhalde en büyük problemimiz bu. Türkiye kentleri elbetteki yeni başlamadı fakat son 30-40 senede iyiden iyiye sadece rant odaklı tasarlanan, planlanan, biçimlendirilen bir hale dönüştü.”
Kentler, kentleşme ortaya çıktığı ilk günden beri aslında ötekilerin bir arada yaşadığı, birbiriyle karşılaştığı ve karşılaşmaya da mecbur kaldığı bir yapı. Ancak bir yandan da mevzu bahis olan aynı kentlerin içinde yaşayan kimi sınıfsal, etnik ve benzeri özellikler nedeniyle birbirinden farklı kesimler, birbirlerinden farklı noktalarda yaşamaya mecbur bırakılmış. Bireyin, birlikte yaşadığı diğer kişilere karşı sorumlulukları olduğu gibi yaşadığı kent üzerinde söz söylemeye ve karar vermeye de hakkı var. Bu bağlamda “kent hakkı” nedir ve nasıl savunabiliriz noktasını bir daha düşünmek gerekiyor.
Dr. Fırat Genç kent hakkı meselesine farklı bir boyuttan bakıyor. Genç’e göre kent hakkı bir haktan da öte bir ideal.
“Kent hakkı bir kere her şeyden önce eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı bir kentsel mekanı yaratmayı kast ediyoruz. Aynı zamanda sadece eşitlik değil, özgürlük mefhumunu içeren bir şey. Kendi hayatlarımızı bir takım iktidar organlarından, devletlerden, dinden azade, onlardan özerk bir şekilde kurgulama imkanına sahip olma hakkımızı da kast ediyoruz. Dolayısıyla kendimizi yönetme hakkımızı kast ediyoruz bir anlamda. Bütün bunları içeren bir hak kent hakkı ancak bu bir hak mı kelimenin tam anlamıyla benim orada bir soru işaretim var. Bu ancak bir ufuk çizgisi olabilir. Bizlerin bugünden yarına nasıl bir hayatta yaşamak istediğimizi, nasıl insanlar olmak istediğimize vereceğimiz yanıtların ufuk çizgisi diyebilirim.”
Var olan mekanlar çocuğun tüm ihtiyaçlarını gözetmediği gibi ona karşılaşma alanları sunacak imkanlardan da yoksun. Şehrin dışına, süslü yapıların arasına inşa edilmiş kimi okulların da tıpkı oradaki mekanlar gibi ruhsuz olduğuna şahitlik ediyoruz. Bu bazen eğitimin niteliğine, çocuğun üstün yararına, o mekanın paydaşlarının çevreleriyle kurduğu bağa zarar veriyor. Bu bağlamda Türkiye’deki eğitim mekanlarını yeniden düşünmeye, gözden kaçırdıklarımızı ve eksiklerimizi tespit etmeye ihtiyacımız var.
Bu yeniden düşünme sürecinde dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var, o da katılım. Bir mekanı, o mekanı deneyimleyen kişiden azade tasarlayamayacak olmanın öneminin altını çiziyor Dr. Fırat Genç.
“Mekanla ve bizler arasındaki ilişki veya mekanla toplumsal olan arasındaki ilişki tek yönlü bir ilişki değil. Biz bir takım hayatlar kuruyoruz ve bunu bir mekanda yapıyoruz kadar basit bir şey değil. Mekan burada sadece basitçe bir kap değil içine su koyduğumuz, yemek koyduğumuz. Aynı zamanda hayatlarımızı biçimlendiren, pratiklerimizi dönüştüren karşılıklı bir ilişkinin olduğu bir şey olarak düşünürsek mekanı o tasarımın kendisinin ne kadar belirleyici olduğunu görürüz. Bu ilişkiyi böyle kuracaksak eğer, okul mekanlarının ötesine çocukların ötesine başka düzeylere de taşıyabiliriz. O zaman şehirleri, yapıları, odaları, stüdyoları nasıl tasarladığımız sorusunun ne kadar önemli olduğunu görürüz. O kadar önemli ki sadece mimarlara, plancılara, pratisyenlere ya da sadece üniversite hocalarına bırakılamayacak bir şey. O yüzden de bizati o mekanları deneyimleyen okul çocuklarının yani deneyimleyenlerinin sözünü tasarım sürecine ve sonrasındaki tasarlama sürecine dahil etmemiz gerekiyor.”
Acısını derinden hissettiğimiz doğal olmayan bir afetin içinden geçtik ve geçmeye devam ediyoruz. Bu afetin doğal olmamasının temel sebebi ise yaşanan kayıpların insan eliyle gerçekleşen sorumsuzluklardan kaynaklanıyor olması. Gördük ki sermaye dışında hiçbir canlının iyi olma halinin önemsenmediği bir düzenin içindeyiz. Bu düzen içinde planlanarak inşa edilmiş kentler; arkasında acı ve enkazdan başka bir şey bırakmıyor. Peki, bunu tersine çevirebilmek, içinde yaşayan hayvanların, çocukların, insanların hatta doğanın bile iyi olma halinin gözetildiği bir kent mümkün olabilir mi? Bu sorunun cevabını tek bir seferde vermek mümkün olmayabileceği gibi bu ideal bugünden yarına da gerçekleşmeyebilir. Ancak bu ideal peşinde ısrarcı olmak önemli.
“Türkiye’de hem mesleki ve teknik birikim açısından bunu yapabilecek mimarlar, jeologlar, deprem mühendisleri ya da plancılar söz konusu. Bu türden sorunları işaret edebilecek sosyal bilimciler söz konusu. Bunu hayata geçirebilecek kurumsal, bürokratik birikim söz konusu. Bütün bu unsurları yan yana getiremememizin nedeni ne? Mevcut siyasal yapı ve bunun işleyişi. Dolayısıyla burada her şeyden önce bizahati o sorunu deneyimleyenlerden başlamak, sonra uzmanları ve bürokratik yapıları içerecek şekilde yeni katılım mekanizmaları düşünmemiz gerekiyor. Bu basitçe yeni planları katılımcı bir şekilde yapalım demek değil. Bu, baştan sonra bir müzakere masası kurmak demek. Bunun zaman alacağı, bunun enerji isteyeceği, bunun belki bugünden yarına bir anda olmayacağını bilerek ama bu müzakere sürecini devam ettirmeyi göze alarak hareket etmemiz gerekiyor.”
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
BÜLTEN SAYISI
Hepimizin yolunun geçtiği okul sıraları ile o sıranın dışındaki hayatın bağlantısını kurmayı hedefliyoruz.
23 Mar 2023

İLGİLİ OKUMALAR
