Ayfer Tunç

Yazar Ayfer Tunç ile 12 yıl sonra yeniden basılan Memleket Hikayeleri'ndeki öyküleri ve diğer metinleri ışığında dün, bugün ve yarına dair bir söyleşi...
Söyleşi: Soner Can
Memleket Hikayeleri, 12 yıl aradan sonra yeni yayınevinde basılınca bunun okurun bitmeyen teveccühünün göstergesi sanmıştım ama Ayfer Tunç söyleşinin ilk cevabında yanılgımı ortaya koydu:
"Çokça alınıp okunduğu doğru değil. Sanırım ilk baskısı İletişim Yayınları’nın Memleket Kitapları dizisinden çıktığı için benim bir Can yazarı olduğumu düşünen okurlarımın çoğunun haberi bile olmadı."
Yanılgımın birinci elden düzeltilmiş olması çok kıymetli.
12 yıl sonra yeniden
Öyküleri, romanları, sinema ile ilgili çalışmaları, inceleme-araştırma yazıları ile çağdaş edebiyatımızın en verimli, en incelikli ve özgün isimlerindendir Ayfer Tunç. Kendisiyle eserlerinin tamamına ilişkin yapılacak bir söyleşi ancak bir biyografi/söyleşi kitabına sığdırılabilir.
Hazır Memleket Hikayeleri yeniden elimizdeyken ve o yılları yaşamış okurlarına bazı bakımlardan Türkiye'nin yoksul ama görece mutlu yıllarını hatırlatan, bir biçimden bazı kuşakların bir teselli nesnesi olarak da alıp kabul edebilecekleri Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek de varken söyleşinin odağını “geçmiş ve gelecek” olarak belirledik.
Yaşanası bir yarın umudu
Memleket Hikayeleri'nin önsözünde Yeni Türkiye'yi "yarınsız kalmış bir memleket" diye tarif ediyorsunuz. Sahiden de umut edilesi, yaşanası bir “yarınımız” olmayacak mı bizim?
Keşke... Bu söyleşide karamsarlık yaymak istemem ama Nietzsche "Umut işkenceyi uzatır" der. Memleket Hikayeleri’nin ilk basımından 12 yıl sonra gördüğüm şey sadece memleketimin değil, dünyanın yarınının tehlikede olduğu. 12 yıl önce Trump gibi bir adamın, üstelik iki kere ABD başkanı olacağını hayal edebilir miydik? Filistin’in tarihin en büyük soykırımına uğramış bir topluluk tarafından yine tarihin en büyük soykırımlarından birine uğratılacağını düşünebilir miydik? Bir virüsün dünyayı esir alacağını tahmin edebilir miydik? Ya yapay zeka diye bir şeyin pek çok mesleği silmesini... 12 yıl önce dünyanın düşündüğü yarın bu muydu?
"12 yıl boyunca yaşanan acıları sıralamak bile yüreğimi sıkıştırıyor."
Bebek öldüren çetelerden hapisteki aydınlara, tahayyülümüzü aşacak şekilde artan politik, ekonomik, sosyolojik suçlardan tümüyle çöken adalet mekanizmasına kadar yarın adına ne varsa hepsini çürüten her şeyi herkes görüyor, bizzat yaşıyor. Yalanlarla inşa edilen bir geleceğin umut dolu, olumlu bir yarın olması mümkün değil. Ama yine de tümüyle karamsar olduğumu söyleyemem.
Gençler ‘yarın’sız yaşayamaz
Kahin değilim ama her çağın kendi karakterini ve kendi işleyişini yaratacağına, insanlığın eğer tümüyle yok olmayacaksa bir çıkış yolu keşfedeceğine inanıyorum.
Bu mesnetsiz bir inanç değil mi, diyeceksiniz. Benim mesnetim varoluşun dayattığı mecburiyet ve gençlik, dünyanın her yerindeki ve Türkiye’deki gençlik. Onlar yarınsız yaşayamazlar, yeni bir yarın fikrini inşa etmek, varolmanın yolunu bulmak zorundalar. Bugünün gençleri bu vahim ötesi tehlikenin farkında ve tıpkı internet yokken nasıl bir şey olduğunu hayal bile edemediğimiz gibi, gençlik de var kalabilmek için bugün hayal bile edemediğimiz bir çıkış yolu bulacak, buna inanıyorum, tersinin dünyanın yok oluşu olacağı çok açık çünkü. Dünyanın tümüyle yok olmaması, ekonomik çarkların dönebilmesi için insana ihtiyaç var ve bu yıkım düzeni sürdürebilir değil.
Bir şifa kaynağı olarak geçmiş
"Geçmiş her anlattığımızda kılık değiştiren bir uydurmadır… Sözle aktarılan gerçek her zaman kusurludur"
İnsan hafızası lineer değil epizodiktir, insan geçmişi tarih sırasıyla değil öne çıkan olaylarıyla hatırlar. Olayların tarihini çoğu zaman hatırlayamayışımız bundandır. Ama iyi bilinen bir tarihe yakın bir zamanda olan bir şeyi hatırlarız. Kurgu, ister edebi kurgu, bir roman veya öykünün omurgası olsun, isterse kendi tarihimiz ya da ülkemizin tarihi olsun, sözlü veya yazılı anlatıya dönüşürken değişikliğe uğrar, inşa edilmek istenen bütüne uymayan parçalar değiştirilir. Her iktidar yeni bir geçmiş ilan eder, dünün karalananları bugün aklanır veya tersi olur. Geçmiş, toplumların da insanların da gelişigüzel kullandığı, çarpıttığı, değiştirerek kendine şifa hâline getirdiği bir kaynaktır.
Çoktan kabullendik yalnızlığımızı
"Siz Batılılar" öyküsünden fütüristik bir tespit: "Her insan bir ada hâline gelecek, kimse kimseye ulaşamayacak, zaten bunu istemeyecek de!"
İşler çığırından çıkmadan yazmıştım ama perşembenin gelişi de çarşambadan belliydi. Bilimkurgu yazarlarının, geleceğin öngörülerini yazan sosyologların her insanın bir tür ada olacağını öngörmüş olması çok şaşırtıcı değil. Ancak bir kurgu olarak okuduğumuz bilimkurgu kehanetlerinin gerçekleşiyor olması şaşırtıcı ve ürkütücü. Bundan birkaç yıl önce yayınlanan Black Mirror dizisindeki hikayelerden ikisi gerçekleşti bile, diğerleri neden gerçekleşmesin?
Sanal dünya yeni kimlik kartları dağıtır
Sanal dünya bizi yalnızlığa sürüklüyor, gerçek insana tahammülümüz kalmadı. Teknoloji katlanarak üstümüze geliyor ve bizi kendimize mahkum ediyor.
Teknoloji düşmanı değilim ama sanal dünya karşıtıyım, öte yandan olacağın önüne geçilemeyeceğinin de farkındayım. Teknoloji ırmakları baraj tanımayacak kadar hızlı; sürekli yeni olanaklar, yeni eğlenceler yüklenerek akıyor. İnsanlar sanal dünyada tamamen başkaları olabiliyor. İnsanların bu konforu yaşamak istemeleri doğal, hele yalnızlığın hüküm sürdüğü gerçek hayatta sosyal ilişki kurmak bu kadar zorlaşmışken. Bütün bunların sonu dönüşü olmayan derin bir mutsuzluk.
"İyinin güzelin tasavvur edildiği ütopyaların değil, distopyaların çağında yaşıyoruz; edebiyat ve sinemaya distopya yön veriyor."
Dünyanın karanlık geleceğini, teknolojiyi silah olarak kullanan, totaliter rejimlerin elinde oyuncak olan insanı anlatan filmlerin ve romanların sayısı hızla artıyor, sürekli bir kötü kehanet edebiyatı içindeyiz, insanoğlunun çöküşüne koştuğunu anlatan hikayelerle çevreleniyoruz. Bu derin umutsuzluğun işaretidir. En son Substance filmi yine bu türden bir tartışma başlattı. Bence bu film her insanın bir ada olma meselesini de aşmış, tek kişilik hayatları çoktan kabullenmiş, hatta kanıksamış.
Şiddet bu toprakların yazgısı oldu
Kadına, çocuğa ve hayvanlara şiddet bu toprakların ezeli meselesidir. Geleneksel toplum bunu hiç sorun etmezdi; şiddeti doğal, gerekli, terbiye edici, hatta hak olarak görürdü. Şiddet her zaman aynı yoğunlukta ve büyüklükteydi ama haberimiz olmazdı. Bir belediye çalışanının sokak köpeğini diri diri çöp kamyonuna atıp kemiklerini kırışını televizyonda izlediğimizde, kanımız donmuştu. Türkiye’nin ayağa kalktığını, uzun süre konuşulduğunu hatırlıyorum. Gözlerimizle gördüğümüz ilk olay olduğu için etkisi büyük oldu. Zaman içinde çok daha fazlalarına tanık olduk.
Her gün katledilen kadınları, istismar edilip öldürülen çocukların haberlerini izliyoruz. İzlemesi acı veren bu acı olaylara böylesine maruz kalmak hislerimizi köreltiyor.
İnsanlar artık duymak görmek istemiyorlar, neden? Çünkü bir çıkar yolu yok, çünkü devlet yapması gerekeni yapmıyor, yaparmış gibi görünüyor ama yapmıyor. Bu da dünyayı zalimlerin imparatorluğu hâline getiriyor. Her gün en az bir kadın cinayetinin işlendiği bir ülkede adalet mekanizmasına inanç çökmüşse, ruh sağlığımızı korumak için yaptığımız ilk şey zalimlerin zulmüne tanık olmaktan kaçınmak oluyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
BDDK, 12 aya kadar vade ile alınabilecek sıfır cep telefonlarında limiti 20 bin liraya yükseltti. Suriye'de muhalif güçler, rejimin deniz ile bağlantısını kesmek için rotayı Humus'a çevirdi.
07 Ara 2024

İLGİLİ OKUMALAR


