Anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz (mı?)

İktidardakilerin anayasadaki sınırlara ve anayasa mahkemesi kararlarına uyduğu devletlere "anayasal devlet" diyoruz. Buralarda herkes anayasada yazan sınırlarına uymaya gayret ediyor. Çünkü biliyorlar ki bir kez anayasal sınırlara uyulmamaya başlanırsa yolun sonu çok büyük acılara ve yıkımlara çıkabiliyor. Bu noktada, akla Turgut Özal’ın “Anayasa’yı bir kez delmekle bir şey olmaz” lafı geliyor. Hayır, bir şey olur; hem de çok önemli bir şey olur.

Yazı: Serkan Köybaşı

Anayasa dediğimiz metin, tarihin belli bir aşamasında ortaya çıktı. Daha öncesinde böyle bir “ortak metin” veya “toplum sözleşmesi” yazma gereği duymamıştık. Modern zamanlardaysa ulus-devletler birliklerini belgelemek, iktidarın sınırlarını belirlemek ve hukuk sistemlerini kurmak amacıyla böyle bir metne ihtiyaç duydu.

1787 tarihli ABD Anayasası, dünyanın ilk yazılı anayasası olarak kabul ediliyor. Sonrasında ulusal birliğini toplayan diğer devletler, koloniyken bağımsızlığını kazananlar ve bizim gibi bir kurtuluş savaşının ardından ayrı devlet kuran toplumlar bunu bir anayasayla ispatlama gereği duydular.

Böylece anayasalar, milletin birlikte yaşama iradesini ortaya koyan ve yeni devleti kuran bir egemenlik göstergesi kabul edilmeye başlandı.

Anayasalar sonradan hukuksallaştı

Bununla birlikte anayasalar, en başta hukuksal değil, siyasal metinlerdi. Bir toplumun hangi şartlar altında birlikte yaşadığını gösteriyor, devletin organlarını düzenliyor ve vatandaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına alıyordu. Ancak bunları koruyan bir yargısal mekanizma olmadığı için bunlar siyasal temennilerden öteye gitmiyordu.

Anglosakson hukuk sisteminin olduğu ABD’de 1803 tarihli Marbury v. Madison davasıyla Federal Yüksek Mahkeme (Supreme Court)—ki aslında en başta bizim Yargıtay’a denk düştüğünü söyleyebileceğimiz bir yapıydı—kendinde kanunların ABD Anayasası’na uygun olup olmadığını denetleme yetkisi buldu ve bir anayasa mahkemesine dönüştü.

Bu gelişmenin, Roma Hukuku’nun uygulandığı Avrupa’ya gelişi için ise 100 yıldan fazla beklemek gerekti. “Millet egemenliği” teorisi üzerinden parlamentoların üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu yaşlı kıtada parlamentoların da sınırlanması gerektiği ancak 2. Dünya Savaşı’nın acı tecrübesinden sonra anlaşılabildi.

Mussolini ve Hitler, görece demokratik şekilde iktidara gelmiş, parlamento çoğunluğunu ele geçirmiş ve yapacakları katliam ve soykırımların yolunu tamamen hukuksal yollarla, kanunlar aracılığıyla açmıştı.

Parlamentoların sınırlanması gereği

Kuvvetler ayrılığı teorisinin kurucusu Montesquieu bir kez daha haklı çıkmıştı:

“Ezelî bir tecrübeyle sabittir ki gücü elinde bulunduran onu kötüye kullanmaya meyleder.”

Bu diktatörler, partileri aracılığıyla parlamento çoğunluğunu dolayısıyla gücü ele geçirmiş ve sınırsız olduklarını gördüklerinde o gücü milyonlarca insanın öldürülmesi için kullanmıştı.

Savaş’ın ardından, bunun bir daha yaşanmaması için, daha önce düşünülmeyen düşünülmüş ve meclislerin sınırlanması gerektiği ortaya çıkmıştı. Meclistekiler “milletin kendi” değildi, seçimle gelmiş bazı politikacılardı ve gayet de milletin aleyhine hareket edebiliyorlardı. Bu, artık gerçekten de tecrübeyle sabitti.


YAZININ DEVAMI


NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

📑 İBB iddianamesi, İsrail'in ateşkesi

3.700 sayfalık iddianame, İsrail'in savaş aracı olarak ateşkes, İran'ın tarihî dönemeci, anayasayı delmek, adliye muhabirlerinin bir günü, Varlık Vergisi'nin tarihsel bakiyesi.

14 Kas 2025

📑 İBB iddianamesi, İsrail'in ateşkesi

İLGİLİ OKUMALAR