Babaların gölgesi yetmesin

Babalar Günü'ne ilk burun kıvıranlar, onu "fazla yumuşak" bulan erkeklerdi. Aradan bir asır geçti; elimizdeki bütün o kitaplar ve filmler, baba denen figürün sertliğiyle değil, hep ertelediği şefkatiyle hatırlandığını gösteriyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan travmaları, söylenmemiş sözleri ve yarım kalmış yakınlıkları anlatan yönetmen Joachim Trier bunu tek cümleye sığdırıyor: “Şefkat yeni punk’tır.”
Yazı: Yasemin Kaya ve Utku Özer
Babalar Günü, babası tarafından beş kardeşiyle birlikte büyük fedakarlıklarla büyütülen Sonora Smart Dodd’un, “Madem annelere bir gün ayrılıyor, babalara da ayrılsın” demesiyle ilk kez 1910’da, yaşadığı Spokane’de kutlanmaya başlanıyor. Anneler Günü’nün ilk kutlamalarından iki yıl sonra...
İşin tuhaf yanı, kendileri için gün ayrılan babaların bu fikre başta pek ısınamamış olması. Bir kısmı kutlamayı fazla yumuşak bulmuş, bir kısmı da hediyenin faturasını yine kendilerinin ödeyeceği ticari bir numara saymış. Gazeteler alaycı yazılar yayımlamış. Bir ara iki günü birleştirip tek bir “Ebeveynler Günü” yapma fikri bile gündeme gelmiş. Anneler Günü hızla benimsenip resmîleşirken Babalar Günü’nün aynı statüye ulaşması onlarca yıl sürmüş.
- Onuruna gün ayrılan erkeklerin, o günü fazla duygusal bularak burun kıvırması, aslında bu yazının meselesini de açık ediyor. Demek ki en baştan beri ortada korunması, kanıtlanması, çiçekten-böcekten ve duygusallıktan sakınılması gereken bir şey var: Babalık.
Babalar Günü kamusal kültürde babayı çoğu zaman böyle bir kalıpla sunar: Sarsılmaz bir koruyucu, sessizce fedakar, mesafeli ama otoriter bir varlık. Bu imge, babanın ne olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini söyler bize. Sosyoloji ve edebiyat ise bu imgenin altına bakar. Babalık yalnızca biyolojik bir bağ ya da aile içi bir rol değil; toplumsal cinsiyetin, sınıfın ve kuşaklar arası hesaplaşmaların içinden geçen bir iktidar ve duygu alanıdır.
Eleştirel erkeklik çalışmalarının uzun zamandır gösterdiği gibi erkeklik ve onunla iç içe geçen babalık, sabit bir öz değil; toplumsal güç ilişkileri içinde sürekli yeniden kurulan bir deneyimdir.
Ekmek, otorite ve az biraz da şefkat
Babalık uzun süre bakım vermekten çok geçim sağlamakla özdeşleşti. Sanayileşmeyle keskinleşen bu bölünmede erkek kamusal alanın, kadın ev içinin temsilcisi oldu; baba da evin reisi: Ekmek getiren, karar veren, cezalandıran ama sevgisini göstermeyen figür. Bu model ne Türkiye’ye ne de tek bir döneme özgüydü; dünyanın büyük bölümünde norm sayıldı.
Bugün bu modelin karşısında başka bir baba figürü daha görünür oldu: Çocuğunun altını değiştiren, okul toplantılarına giden, duygularını konuşan, bakım emeğini paylaşmaya çalışan baba. Ne var ki eski model ortadan kalkmış değil. Hâlâ evin yükünü sırtında taşıması beklenen ama aynı anda daha duyarlı, daha ilgili, daha eşitlikçi olması istenen erkekler var. Erkeklik ve babalık tartışmaları da büyük ölçüde bu sıkışma etrafında dönüyor.
Sosyolojinin bu role eğilmesi yeni değil. Mirra Komarovsky’nin Büyük Buhran yıllarına bakan öncü çalışması, işsizliğin erkeğin hem sağlayıcı hem de aile içindeki otorite konumunu nasıl sarstığını göstermişti. Sonraki kuşak, kadın hareketinin ve değişen beklentilerin erkeklerde açtığı rol çatışmalarına baktı. Joseph Pleck, baba katılımını yalnızca geçim sağlamakla değil; sıcaklık, duyarlılık, destek, bakım sorumluluğu ve gündelik temasla birlikte düşündü. Karla Elliott ise şefkatli erkeklikleri, tahakkümü reddeden; duyguyu, bakım vermeyi ve ilişkiselliği içeren bir erkeklik biçimi olarak ele aldı.
NEREDE YAYIMLANDI?
Bugün bültende babalığın değişen (ya da değişmesi gereken) anlamlarıyla ilgili iki yazı okuyacaksınız. Bir yara bandı işlevi gören 90'lar pop müziğinden ve eski şarkılardan neden vazgeçemediğimiz de bültende.
22 Haz 2026

İLGİLİ OKUMALAR


