Adaletin farklı tecellileri üzerine: Böyle bir ortamda barış mümkün mü?

Adaletin olduğu bir toplumda insanlar da daha adil davranma eğilimine girer. Çünkü yöneticiler ve birlikte yaşadığımız diğer insanlar, içgüdülerimize uygun şekilde hareket edebileceğimiz, yani daha adil olabileceğimiz bir ortam yaratmış olur. Türkiye’deyse bugün tersi bir durum yaşanıyor. Böyle bir ortamda huzurun ve barışın gelmesi mümkün mü?
Adaletin farklı tecellileri üzerine: Böyle bir ortamda barış mümkün mü?

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Dünyanın en bilinen sloganlarından biri, “Adalet yoksa barış da yok!” Ve ne kadar doğru. Sadece teorik olarak değil, pratik olarak da doğru. 

Bu veciz sloganın iki farklı açıdan sağlamasını yapabiliyoruz. İlki adaletsizliğe maruz kalanlar bakımından. İçgüdüsel olarak adaletsizliğe itiraz ediyoruz. Bazen bu itiraz sessizce, içimizden oluyor. Karşı tarafa saygımızdan veya onun üzerimizdeki etki ve gücünden dolayı ağzımızı açıp iki laf edemeyebiliyoruz ama bu, itiraz etmediğimiz anlamına gelmiyor. Adaletsizliğe karşı itirazımızı öfkeye dönüştürüp içimize atıyor, gün yüzüne çıkarabileceğimiz günü bekliyoruz. 

Bazen de adaletsizlik karşısında bardak taşıyor ve bağırarak, kavga ederek, dava ederek veya hukuktan beklentimiz kalmadığında elimizde taş, yüzümüzde maskeyle sokaklara dökülerek tepkimizi gösteriyoruz. Hatta bazen, daha adil bir yaşam kurmak için ölmeyi göze alıyoruz. 

Nitekim dünya tarihindeki önemli adaletsizliklerin son bulmasını sağlayan bazı büyük isyanlar oldu. Elbette “şiddetsizlik” daha ahlaki bir tutum gibi görünüyor ancak bazen de “bir cinnet her şeyi çözüyor.” Köleliğin kaldırılması için çıkan ABD İç Savaşı, sosyal haklar için çıkan 1848 isyanları, LGBTİ+ hakları için çıkan Stonewall isyanı ve daha pek çok tarihî örnek şiddetin hiç de yabana atılamayacak bir adalet yöntemi olduğunu ispatlıyor bize. 

Zalime de huzur yok

İkinci sağlamaya geldiğimizde, adaletsizliğe sebep olan taraf için de barış gerçekleşmiyor. Kendi çıkarınız ve iktidarınız için karşı tarafı ne kadar bastırırsanız bastırın, ne kadar sindirirseniz sindirin bir zaman sonra bir şekilde adalet tecelli ediyor. O ana kadar güçlü ve “itibarlı” görünüyorsunuz belki ama adaletin tecelli edeceği o güne dair endişe ve korku da aklınızın bir köşesinde yer ediyor. Size huzursuzluk veriyor, uykularınızı kaçırıyor. Kaçırsın. 

  • Masa başlarında, kamera önlerinde veya patron koltuklarında gülüyor, eğleniyor ve adaletsizliğinizle vardığınız noktanın keyfini çıkarıyorsunuz belki ama ara sıra da olsa aklınıza “adalet endişesi” düşüyor. İsyan veya ifşa korkusu sizi içten içe yiyor. Yesin. 

Platon, ister birey ister toplum olsun, adaletin sağlık ve mutluluk gibi, adaletsizliğinse hastalık ve sefalet gibi olduğunu söyler. Ona göre adaletsizlik, toplumu da insanın ruhunu da zayıflatıp karıştırır, kendiyle çatışmaya sürükler. Bu açıdan, aynı zamanda bir iç huzursuzluktur. Adaletsizliği yapan da huzur bulamaz. İç dengesini ve bütünlüğünü sürdüremez. Çünkü adalet, toplumsal canlılar olmamızdan dolayı içgüdüsel bir duygudur. Düzen, dayanışma ve yardımlaşma ancak adaletle mümkün olur. Adaletsiz davranmak genlerimize yazılı bu bilgiye karşı çıkmak anlamına gelir.

Adil toplum, adil insanlar

Adaletin olduğu bir toplumda insanlar da daha adil davranma eğilimine girer. Çünkü yöneticiler ve birlikte yaşadığımız diğer insanlar, içgüdülerimize uygun şekilde hareket edebileceğimiz, yani daha adil olabileceğimiz bir ortam yaratmış olur. Gerisi kendiliğinden gelir çünkü insanların sağlık, mutluluk ve huzur istemek için bir dış ödül veya teşvike ihtiyacı yoktur. Ne kadar az adaletsizliğe maruz kalıyorsak biz de etrafımıza o kadar adil davranırız. Adalet adaleti doğurur. 

Türkiye’deyse bugün tersi bir durum yaşanmakta. Her gün gözümüze soka soka yapılan haksızlık ve adaletsizlikler vicdanlarımızı yaralıyor ve toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan bir düzensizliği getiriyor. Hastanelerde bebekleri öldüren çetelerden, cezaya dönüşen tutukluluklara, ahlakı kadınların kıyafetlerinde arayan fetvalardan sokak köpeklerinin katline kadar etrafımızın adaletsizliklerle çevrili olduğunu görüyoruz ve nefesimiz kesiliyor. Boğulacak gibi oluyoruz. 

Terör bitiyor ama halay çekmiyoruz

Böyle bir ortamda huzurun ve barışın gelmesi mümkün değil. Örneğin TBMM’deki Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun halk tarafından sahiplenilmemesi, meşruiyet kazanamaması ve bir türlü gündem olmaması çok normal. Komisyon’un başlığındaki bu kavramlardan hiçbiri adaletin olmadığı bir toplumda sağlanamaz. Karşımdaki insana güven duymuyorsam, onun hakkaniyetli ve adil olduğunu düşünmüyorsam onunla nasıl dayanışırım? Zalimle nasıl kardeş olurum? Adaletin olmadığı bir yerde bu kavramlar içi boş kelimelerden ibarettir.

Oysa her şey çok farklı olabilirdi. Dile kolay, 40 binden fazla insanın canına mâl olmuş 40 yıllık bir sorunu çözerken ülkede bayram havası esebilirdi. Şenlikler düzenleyip halaylar çekebilirdik. Onun yerine akşamları meydanlarda her gün yeni bir tanesi yaşanan adaletsizliklere isyan etmek için toplanıyor, sloganlar atıyor, ayakta kalmaya çalışıyoruz. Böyle bir ortamda Komisyon çalışmaları olumlu sonuçlansa ve PKK gerçekten tam olarak silah bırakıp ortadan kalksa bile “Terörsüz Türkiye” huzurlu bir Türkiye olabilecek mi? Adalet duygumuzun bu kadar zedelendiği bir yerde bu mümkün mü?

İfşalardan doğan umut

Ama işte tam da böyle bir zamanda umut da bir anda yeşillenebiliyor. Cesur bir grup kadın çıkıp her şeye rağmen isyan bayrağını yükseltiyor ve adaletin bir şekilde tecelli etmesini sağlıyor. Mahkemeler yoluyla değil belki ama adalet adalettir. Mahkemelerin adaletsizliğin kaynağı olduğu toplumlarda adalet başka yerlerde aranır. İfşa da bunun en etkili olanlarından biridir. 

Yıllarca açık veya üstü kapalı şekilde baskılanan, engellenen, aşağılanan, nesne muamelesi gören, taciz edilen ve ayrımcılığa uğrayan kadınlar, kurdukları bir-iki cümleyle patriyarkanın camını çerçevesini indiriverdi. Adaletsizliğin zalimin yanına kalmadığını ve eninde sonunda tecelli ettiğini gösterdiler. Henüz ifşa olmayanların içindeki adalet endişesini büyüttüler. Çok da güzel ettiler.

Böylece sadece diğer kadınlara yalnız olmadıkları mesajını vermediler, aynı zamanda topluma da bu şartlarda bile adaletin mümkün olduğunu gösterdiler. Yıllar sonra bile olsa adaletin tecelli ettiğine olan inancımızı tazeleyip adaletin de bazen intikam gibi soğuk servis edildiğini hatırlattılar. 

Şimdi birileri işlerini ve “itibarlarını” kaybediyor diye ağlıyor. Onlar için Asya söylüyor: “Son pişmanlık neye yarar? Her şeyin bedeli var. Buraya kadar.”

Adalet talebini yükseltmeliyiz

Şimdi bu noktada durmak yerine daha da ilerlemeliyiz. Kadınların patriyarkaya karşı giriştiği bu adalet mücadelesinde onları desteklemeli ve toplumun her alanına yaymalıyız. Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Ayşe Barım, Tayfun Kahraman, Fatih Altaylı ve tüm diğer tutsaklar için adalet talebini yükseltmeliyiz. Hayvanları daha güçlü şekilde korumalıyız. “Ama” demeden radikalize ve kriminalize edilen tüm etnik, dilsel, dinsel ve cinsel azınlıklarla dayanışma göstermeliyiz. “Diğerinin” sesine ses katmalı, uğradıkları adaletsizlikleri ifşa etmeliyiz. 

Bunu yaparken de şunu göz önünde bulundurmalıyız: Günümüzde adalet iki taraflı olmaktan çıktı; çok boyutlu ve çok katmanlı bir hâle geldi. Adalet artık eskisi gibi sadece bir tarafında zalimin, diğer tarafında da mazlumun olduğu basit bir denklem değil. O kadar karmaşık ve etkileşim içinde olan bir toplumsal yapıya ulaştık ki bir ilişkide mazlum olan, başka bir ilişkisinde bilmeden zalim olabiliyor. 

Eşinden şiddet gören bir annenin acısını çocuğundan çıkarmasından bahsetmiyorum. Genelde sürekli bir şeylerin mağduru olduğumuzu ve adaletsizliğe maruz kaldığımızı düşünürüz. Oysa bizim de zalim tarafta olduğumuz ilişkiler olabilir ve bunların farkında olmayabiliriz, çünkü bize normal gelen durumların veya davranışların başkaları için sorun yarattığını göremeyebiliriz. Ama eğer daha adil bir toplumda yaşamak istiyorsak kendi adalet taleplerimizin yanında bunların ne olabileceğine de kafa yormaya başlamalıyız. 

Adaletsizlikler sorgulamaya başlamakla biter

Örneğin, tatile gideceğimiz otelin yakılan bir ormanlık alana yapılıp yapılmadığını; kullanıp atacağımız plastik bir kahve bardağının doğayı, hayvanları ve insanları zehirleyeceğini; bindiğimiz uçak nedeniyle bir ada devletinde insanların evsiz kalacağını veya yemek siparişimiz hemen gelsin istediğimiz için kuryelerin canlarını tehlikeye attığımızı dikkate almalıyız. Evet, her hareketimizi böyle hesaplamak inanılmaz büyük bir yük ve hatta biraz manyaklık. Ama zaten kimse adaletin kolayca elde edildiğini söylemiyor.

Bir adaletsizliği ortadan kaldırmanın yolu, önce onun varlığını kabul etmektir. Bu noktada önemli bir kavram olarak karşımıza empati çıkıyor. Farkında mısınız, 2000’lerin başında çok popüler olan bu kavram artık neredeyse kimse tarafından kullanılmıyor. Kullanıldığında da bir dalga geçme ve aşağılama amacı taşıyor. Empati yapanlar woke’çulukla suçlanıyor. Oysa adil bir toplum yaratabilmek için kendimizi başkalarının yerine koymayı alışkanlık hâline getirmeliyiz. 

Cehalet perdesiyle gelen adalet

Rawls, bunun için “cehalet perdesi” metaforunu kullanıyor. Teoriye göre, bir topluluğun bireyleri, perdenin arkasındaki topluma dönüşmeden önce kanunları, kendileriyle ilgili hiçbir bilgileri olmadığı bir ortamda hazırlamalı. O sırada cinsiyetlerini, ırklarını, ne kadar paraları olduğunu, yaşlarını ve diğer özelliklerini bilmedikleri için kanunları olabilecek en adil şekilde yapacaklardır. Böylece kuracakları toplumda hukuksal düzen yalnızca çoğunluğun değil, herkesin yararına olabilir. 

Bu elbette gerçek hayatta mümkün değil, ancak olaylara “karşı tarafın” açısından da bakabilmemiz mümkün. Bunu yapabildiğimizde içinde bulunduğumuz adaletsizliklerin görünür hâle gelmesi ve kabul edilmesi mümkün olacak. Böylece daha adil bir topluma ulaşmak için çözmemiz gereken sorunları bilecek ve üzerinde çalışabileceğiz. 

Bu söylediklerim her gün bazılarının diğerlerine nefret kustuğu, hedef gösterdiği ve sözlü ve fiziksel olarak taciz ettiği bir ortamda kulağa fazla naif gelebilir. Ama unutmamalıyız ki aslında insanların çoğunluğu iyidir, adildir, vicdanlıdır. Bunlar bizim doğal güdülerimiz. Adaletsizlik karşısında sesimizi yükselttiğimiz ve kendi neden olduğumuz adaletsizliklerin de farkına varmaya çabaladığımız sürece daha adil bir toplum ve dünya için umut var olmaya devam edecek.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Serkan Köybaşı

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak