Ahlaki üstüncülük: Çevre hareketinin gizli hasmı

Sabah kahveni evde yapmışsın, termosun kapağını sıkı sıkı kapatmışsın. Bez çantanı da takmışsın koluna. Yanında bir tane de cam şişe. O ise gün içindeki içeceğin su için. Tabii ki işe veya okula giderken tercihin, toplu taşıma. Zaten bugünlerde aksi de zor, orası ayrı bir konu olmakla beraber toplu taşıma kullanmak senin için doğru olan. Veya, şimdi aklıma geldi, bisiklet! O daha bile iyi. Her neyse, işe veya okula vardın ve yanındaki arkadaşın masaya ‘ŞAAAK’ diye bir bardak koydu. Plastik bardak, plastik kapak ve plastik bir pipet. Buna inanabiliyor musun?! İçinde de bitmiş ve sadece buzları kalmış, buzların arasında artık sarıya dönmüş bir buzlu içecek. Arkadaşını seviyorsun, her gün konuşuyorsun. Ama o plastik silsilesi neden orada arkadaşım, neden? Bunu yaşamıyorum diyebilirsiniz belki ama şahsen ben yaşıyorum. İçimden bir his, nedense, ‘çok kişi yaşıyor bunu’ diyor. En azından arada sohbet ederken sıklıkla duyuyorum bu durumu..
Ahlaki üstüncülük: Çevre hareketinin gizli hasmı

Örneğe takılmaya gerek yok… 

Okul veya ofis yerine X lokasyon, bardak ve pipet değil de Y ürünü, arkadaş değil tanıdık hatta sokakta yanından geçen biri de diyebilirsin. Örneği çoğaltma mantığı bu yani. 

Tam bu noktada “ahlaki büyüklenme” konusu aklıma takılıyor. Yani öylesin, öyleyim, öyleyiz demiyorum. Sadece bu konuyu masaya yatırıp düşünelim ve kendimizi tartalım, diyorum. Uzun bir şey diyorum aslında, anlatmak 280 karaktere sığmıyor ve o yüzden buraya bir de güzel bir yazı bırakıyorum:

Peki tam olarak neyden bahsediyorum? 

Bu alanda yapılmış çok çalışma vardır, diye düşünüyordum ama çıkmadı. Neden çıkmadı çok anlamıyorum. ‘Climate Change and Moral Judgment’ diye çok keyifli bir makaleye rastladım araştırma yaparken, sizinle de paylaşayım dedim. İlginç konu. Sonra baya haber de olmuş ama benim radarımdan kaçmayı başarmış.   

Moral superiority” dedikleri bir olay bu; ahlaki üstüncülük, ahlaki büyüklenmecilik, ahlaki kibir diyebiliriz sanki? Yani hayatına temel bir değer olarak sürdürülebilirliği veya iklim krizi ile mücadeleyi aldığın zaman, pek tabii davranışlar da buna göre şekilleniyor. Neler mi oluyor? Algıda daha seçici davranmaya başlıyorsun. İklim krizi sinir uçların hassaslaşıyor.  Ben mesela toplu taşıma kullanmaya çok özen gösteriyorum, her tercihimde sürdürülebilir ürünleri dikkate alıyorum, plastik bardak tüketmeyeli çok zaman oldu mesela, tekrar tekrar kullanmaya ve az tüketmeye özen gösteriyorum, et yemiyorum. Ve bu hassasiyeti göstermeyen insanları görünce ‘bambaşka’ hislerle doluyorum.

Bunları yapanlar hukuksuz bir şey mi yapıyorlar? Hayır! Zaten bunların hukuksuz da olmaması gerekiyor. Farklı şeyleri teşvik etmek ve bilinçlendirmeye çalışmak ayrı bir konu, bunları “suç” saymak ise ayrı bir konu. Bir tarafta yönlendirme ve teşvik ile görece özgür olarak bir seçim yapmak var; diğerinde ise hukuki bir zorunluluk var. 

Yani alıp petrolü denize dökmek gibi tam bir akıl tutulmasıyla harekete etmedikçe, petrolü arabaya koymak veya jeneratör çalıştırmak için kullanmak suç değil. Hukuka aykırı değil. Biliyoruz. 

Evet, biliyorum bu kararları alanlara ‘ahlaki büyüklenme’ penceresinden yukarıdan bakmak da illegal değil. Ama bu durum zaman zaman iklim ve çevre hareketine zarar verebilen boyutlara gelme riskini de barındırıyor. 

Aslında bu da belki yine yukarıdaki ikili ayrıma bakarak çözülebilecek bir konu. Hukuken yasak olmayan bir şeyi ‘etik yasaklar’ üreterek engellemek çoğu zaman ters tepebilen bir çözümsüzlük getirebilir. Bir tüketim tercihini yapan kişiyi, mesela et yiyen bir kişiyi, türcü veya ırkçı olarak nitelendirince ne elde ediliyor? Koca bir HİÇ! 

Hatta kendisinin üstüne gelindiği, eleştirildiği ve yargılandığı için kişide çevre hareketine karşı büyük bir önyargı oluşmasına bile neden olabiliyor. Sormamız gereken soru -bence- şu olmalı; iklim krizine karşı mücadelede dışlayıcı mı olmak istiyorum yoksa ulaşabileceğim kadar çok insana ulaşmaya çalışarak kapsayıcı olmayı mı istiyorum?

Çözüm önerim var mı, yoksa bla bla bla mı? 

Çözüm ise işte yine yukarıda yazılı: sürdürülebilirlik, ekoloji ve doğa gibi prensiplerin neden içselleştirilmesi gerektiğini anlatmak, anlatmak, örneklendirmek ve ‘evet zor ama imkansız da değil’ diyerek cesaretlendirmek. Statüko önyargısını (status quo bias) kırmak  kolay bir şey değil ve anlatıkların her anlattığın kişiye etki edecek, diye de bir şey yok. 

Ve bu durum birini diğerinden ahlaken üstün yapmıyor. “Çok duyarlıyım ve mükemmel çabalıyorum. ahlaken senden daha üstünüm. Ve bu yetkiye dayanarak da seni yargılama hakkına sahibim” deme alanı da yaratmaz.

Bu nedenle anlatmaya devam, denemeye devam. Şimdi değilse belki yarın. O değilse başkası.  O başkası da başkasına ve sen bu arada yine başkasına anlatmaya devam. Önemli olan anlattığın her kişide, dokunduğun her ruhta bir dönüşüm yolculuğuna çıkmak değil, çıkanların bunu başkalarıyla da paylaşmasına aracı olmak. Kitlesel dönüşümler işte bu şekilde gerçekleşiyor. Ve bu da ahlaki bir üstünlük olmadığını her zaman, her noktada hatırlatmaktan geçiyor. 

Of bitirirken bunu yapacağım…

Ne zaman bulaşık makinesine gizli gizli, en çevrecisi denemeyecek ama gerçekten de iyi temizleyen, bir tablet taksam bana şu bakışları atan Aybike’yi de anacağım (bunu yazan Derin). Bu yazıyı yazdığımı ona söylemeyeceğim, bakalım ne zaman okuyacak…


Yazar: Derin Altan, Merve Apaydın

Editör: Merve Apaydın

Araştırma: Derin Altan

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

BÜLTEN SAYISI

Çuvaldızı bir kendimize batıralım mı?

Kafayı iklim değişikliği, sürdürülebilirlik ve çevre konularına takmış durumdayız. Ama bunu yaparken, bu hareketin geniş kitlelere yayılabilmesi için, frene ihtiyacımız olan anlar yok mu?

28 Nis 2022

Çuvaldızı bir kendimize batıralım mı?

YAZARLAR

Derin Altan

Esmiyorsa, bir nedeni var demeye devam ediyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR