Akademik enflasyon ve özerklik


Philips LatteGo ile evinizin baristası olmak çok kolay Mutfağı saran kahve kokusuyla güne başlamanın veya gün içerisinde bizi kendimize getirecek enfes bir kahvenin tadını almanın keyfi kolay kolay tarif edilemiyor. Bu mutluluk veren anlarda yanımızda olan Philips , hayattan daha çok keyif almamızı sağlayacak teknolojiler üretiyor ve bugün bizleri en lezzetli kahveleri deneyimli baristalar gibi evde yapmamızı mümkün kılan Philips LatteGo ile tanıştırıyor. Nedir? İlham veren teknolojisi ve eşsiz tasarımıyla LatteGo tam otomatik espresso makineleri, yumuşak bir espressodan köpüklü bir cappuccinoya kadar, taze çekirdekten öğütülmüş ve birbirinden lezzetli 12 farklı kahve çeşidi sunuyor. Sezgisel dokunmatik ekranıyla sertlik, sıcaklık veya süt miktarı gibi kişisel damak zevklerinin kaydedilmesine olanak vererek kişiselleştirilmiş bir kahve deneyimi yaratıyor. Süt sistemi sayesinde yumuşacık bir süt köpüğü sağlayan Philips LatteGo , ayrıca Aroma Extract sistemiyle optimum bir denge yakalayan akıllı nefis kahvelerle buluşturuyor. Şimdiye kadarki en hızlı süt temizleme sistemine sahip Philips 5400 LatteGo , evinizin baristası olmayı ne kadar kolaylaştırıyorsa haznelerinin bulaşık makinesinde yıkanabilir olması sayesinde temizliği de dert ettirmeyecek bir kolaylık sunuyor. Dahası: İstanbul Kahve Festivali kapsamında bugün Philips Ev Aletleri deneyim alanınında Philips LatteGo tam otomatik espresso makineleriyle kişiselleştirilmiş kahve deneyiminin tadını çıkarabilir, saat 16.00’da Melikşah ve Esra Ruşan ile Coffee Talk keyfine dâhil olabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Türkiye’de 131 devlet ve 78 vakıf olmak üzere toplamda 209 üniversite, 170 bin 561 akademisyen ve 8 milyonun üzerinde lisans öğrencisi bulunuyor. Eurostat verilerine göre, Almanya ve Fransa’da her 1000 kişiden 40’ı üniversite öğrencisiyken Türkiye’de bu sayı 95’i buluyor. AB ortalamasının 38 olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’deki öğrenci sayısının astronomik boyutlara ulaştığı daha net göze çarpıyor.
Akademik enflasyon
Türkiye’deki yüksek öğretim sistemine rakamlarla bakıldığında ortaya bir “akademik enflasyon” tablosu çıkıyor. 2019 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’deki 196 üniversite rektöründen 68’inin hiç uluslararası yayını olmadığı, 71 rektörün de makalelerine hiç atıf yapılmadığı belirlenmiş durumda. Öte yandan, 2019 verilerine göre 78 üniversitedeki 273 bölümde profesör, doçent veya doktor unvanına sahip bir öğretim üyesi bulunmuyor.
Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) 14 Şubat 2022’de düzenlediği “Doktora Öğretiminin İyileştirilmesi Çalıştayı”nın sonuç bildirgesinde yer alan bir madde Türkiye’deki akademinin niteliğine dair tartışmaları tekrar gündeme getirmişti. Söz konusu raporda yer alan “Doktora tezine alternatif olarak üç adet özgün araştırma makalesinin doktora tezi olarak kabul edilmesi” kararının ne anlama geldiğini ve ne gibi sonuçları olacağını daha önce Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden Prof. Dr. Mine Eder’e sormuştuk. Eder, doktora tezi yerine makale yayınlama sisteminin başta ABD olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde kullanılan bir sistem olduğunu belirtmiş ancak bu sistemin başarılı olmasının temel koşulunun bağımsız bir kalite kontrol mekanizması kurmak olduğunu ifade etmişti:
“Bir kalite kontrol mekanizması kurmadan böyle bir sistem doktora öğreniminde kalite sorunu ortaya çıkarır. Uluslararası nitelikte bir yayın mekanizmasının olmaması da makale enflasyonu yaratır. Zaten Türkiye’de yüksek öğretimin asıl sorunu da kalite kontrolü sorunudur.”
Prof. Dr. Mine Eder “Ülkedeki insan sermayesi probleminin bu şekilde çözülebileceğini düşünmek büyük bir hata. Binalar yapıp öğrenci getiriyorsunuz ancak insan sermayesi ve araştırma kültürü olmayınca ortaya üniversite mezunu genç işsizler çıkıyor.” diyerek üniversite eğitiminde nicelikten ziyade niteliğe odaklanılması gerektiğine dikkat çekmişti. Türkiye’de akademinin temel sorunlarından biri olan özerkliğe de dikkat çeken Mine Eder, “Kaliteli insan sermayesi bir gecede oluşturulmuyor. Kalite, akademik özerklik ve bağımsız araştırma ortamının kurulması ile yaratılır, sürekli kalite parametrelerini değiştirerek akademide kalite artırılamaz.” diyerek kaliteli bir yüksek öğretim sisteminin nasıl inşa edileceğine dair geleceğe ışık tutuyor.
Barınma ve ücret krizi
İstanbul Valiliğinin verilerine göre İstanbul’da 1 milyon bin 834 öğrenci bulunuyor. Öte yandan, geçen yılın verilerine göre İstanbul’daki devlet yurtlarının kapasitesi sadece 24 bin 651. Sayılara bakıldığında, kontrolsüzce artırılan üniversite kontenjanlarına rağmen devlet yurtlarının kapasitelerinde aynı oranda bir artış yapılmadığı görülüyor.
2021 yılının başlarında, devlet yurtlarındaki kapasite yetersizliği ve fahiş kira ücretleri nedeniyle bir barınma krizi içerisinde olan üniversite öğrencileri, ülke çapında “Barınamıyoruz” eylemleri başlatmıştı. Üniversite öğrencilerinin eylemleri, ülke genelinde yankı uyandırmış ve toplumda geniş bir destek bulmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Barınamıyoruz” eylemlerine yönelik açıklamasında “Yurt kapasitesini tırmandıran bir iktidarız, hiç ilgisi alakası olmayan kişileri banklara yatırarak kampanyalar sürdürüyorlar. Yalan söylüyorsunuz, hayatınız yalan.” ifadelerini kullanmıştı.
Geçtiğimiz ay İçişleri Bakanlığı’nın, yurt kapasitelerinin yetersizliği ve fahiş kiralar nedeniyle bu yıl da bir barınma krizi yaşanacağını öngörerek üniversitelere gönderdiği tedbirler genelgesinde, “Genelge kapsamında, başta barınma konusu olmak üzere sosyal medya üzerinden yapılacak dezenformasyon içerikli provokatif paylaşımlara karşı teyakkuzda olunarak, suç unsuru teşkil eden paylaşımları yapanlar hakkında gerekli işlemler yapılacak ve önleyici tedbirler alınacak.” maddesi yer alıyordu. İktidar partisi tarafından yapılan açıklamalar ve İçişleri Bakanlığı’nın tedbirler genelgesine rağmen barınma krizi, üniversite öğrencileri tarafından sosyal medya aracılığıyla duyurulmaya devam ediyor.
Barınma krizine ek olarak vakıf üniversitelerindeki fahiş zam oranları da üniversite öğrencileri tarafından protesto ediliyor. İstanbul’daki bir vakıf üniversitesi olan Doğuş Üniversitesi’nde, okul yönetiminin bu yıl yapılacak öğrenim ücreti zamlarının %5-10 civarında olacağını taahhüt etmesine rağmen %300’e varan zamlar yapması, üniversite öğrencileri tarafından “Müşteri değil öğrenciyiz” sloganlarıyla protesto ediliyor. Üniversite yönetiminin, protestolar nedeniyle zam oranlarını düşürmesine rağmen yaklaşık 30 öğrenciye soruşturma açıldığı belirtiliyor.
Nasıl bir yüksek öğretim sistemi istiyoruz?
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Kadirbeyoğlu ile Ankara’da Türkiye’nin farklı üniversitelerinden akademisyenlerin katılımı ile düzenlenen “Türkiye Yüksek öğretim Alanının Yeniden Yapılandırılması Çalıştayı” üzerine söyleşi yaptık ve “Nasıl bir yüksek öğretim sistemi istiyoruz?” sorusuna cevap aradık.
Kadirbeyoğlu, Türkiye’de yüksek öğretimin temel probleminin akademik özerklik ve ifade özgürlüğünün olmaması olduğunu belirtiyor:
“1981’de kurulan YÖK ile beraber yüksek öğretim merkezi bir kontrol mekanizmasının içerisinde bulunuyor. 1992’deki yasa değişikliğiyle üniversitelerin kendi rektörlerini belirleme sürecine katılımı mümkün kılınmıştı ancak 2016’da bu uygulama son buldu. Türkiye’de çok fazla sayıda üniversite var ancak bu üniversitelerin içerisinde çok büyük sorunlar da var. Bunlardan en önemlisi zaten az olan kurumsal özerkliğin iyice üniversitelerin elinden daha fazla alınması. 1960 Anayasasıyla birlikte Türkiye’de üniversitelerin büyük ölçüde özerkliği vardı ancak 71 muhtırası ve 80 darbesinin ardından YÖK’ün kurulmasıyla birlikte bu kurumsal özerklik büyük ölçüde azaltılmış oldu.”
Peki kurumsal özerkliğin olmaması üniversiteler açısından ne gibi sonuçlar doğuruyor?
“Akademinin en önemli görevlerinden biri olan özgün bilgi üretmek, yeni teknolojiler geliştirmek ve toplumsal sorunlara çözüm bulmak ancak akademik özgürlük ve ifade özgürlüğünün olduğu ortamlarda gerçekleştirilebilir. Türkiye’ye baktığımızda çok merkeziyetçi bir sistem olduğunu görüyoruz. Mevzuata baktığınızda rektör, tüm üniversiteyi tepeden aşağıya yönetme yetkisine sahip, bu durum da bizim daha doğru olduğunu düşündüğümüz birimlerden yukarıya doğru karar alma mekanizmasının işlemesi ve rektörlüğün bir koordinasyon makamı olarak çalışması sistemini işlemez hale getiriyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde 2021 yılına kadar yasalara rağmen bizim katılımcı ve demokratik karar alma mekanizmalarına dayanan bir işleyiş sistemimiz vardı ancak şu anda bu sistemin tepeden gelen müdahaleyle neredeyse yok olduğunu görüyoruz. Aslında bu sadece Boğaziçi’nin sorunu değil, Boğaziçi hemen hemen tüm üniversitelerde yaşanan bu sürecin son örneğini oluşturuyor.”
Kadirbeyoğlu, “Akademik özgürlük ve ifade özgürlüğünün çok ciddi boyutlarda kısıtlanmış olduğu bir yerde bilimsel gelişmeden söz etmek pek mümkün değil.” sözleriyle Türkiye’de yüksek öğretimde yaşanan kalite sorunun da temelinde akademik özerklik ve ifade özgürlüğünün olmayışını yer aldığını bir kez daha vurguluyor.
Zeynep Kadirbeyoğlu, sistemin sorunlarını tespit etmek ve çözüm önerileri geliştirmek üzere farklı üniversitelerden akademisyenlerin katıldığı çalıştayı bizlere anlattı:
“Ankara’da düzenlenen ‘Türkiye Yüksek öğretim Alanının Yeniden Yapılandırılması Çalıştayı’ da bu sorunları ele almak ve çözüm üretmek amacıyla toplandı. 2016 yılında kurulan Üniversitelerde Yönetim Yapılanması Çalışma Komisyonu 2021 yılında Melih Bulu’nun üniversiteye rektör olarak atanmasının ardından yeniden toplandı ve üniversite üst yönetimi nasıl belirlenmeli konusu üzerine dünyadaki örnekleri tarayarak bir rapor hazırlamak üzere çalışmalara başladı. Üniversiteler Yönetim Yapısı Çalışma Komisyonu olarak ‘Kamu Araştırma Üniversitesinin Geleceği: Akademik Özgürlük ve Üniversite İlkeler Temelinde Bir Arayış’ adlı bir rapor hazırlayıp Türkiye’deki tüm üniversite rektörlüklerine ve YÖK’e gönderdik ancak bir cevap alamadık. Sonrasında, mevcut durumu tespit etmek, sorunları anlamak ve Türkiye’de nasıl bir yüksek öğretim sistemi istediğimizi tartışabileceğimiz bir çalıştay düzenleme fikri çıktı. Tüm üniversitelere ve akademik kurumlara davetiye gönderdik ancak ağırlık olarak ODTÜ, Boğaziçi ve İTÜ’den katılım oldu. Bu çalıştayda; ‘Kurumsal Özerklik’ teması altında idari özerklik, mali özerklik ve akademik özerklik, ‘Akademik Özgürlük ve Kurumsal Özerklik İlişkileri’ teması altındaysa şeffaf, hesap verilebilir katılımcı akademik ve idari yönetim, kalite güvencesi ve performans ve akademik değerler olmak üzere 6 başlık altında Türkiye’de yüksek öğretim sistemini tartıştık ve iyileştirilmesi yönünde öneriler hazırladık. Bu çalışmanın sonucunda bir rapor hazırlanıyor ve yayınlandığında tüm üniversite ve akademik kurumlarla paylaşmayı planlıyoruz.”
“Mevcut duruma baktığımızda, Türkiye’deki çok sayıda üniversite birbirinden çok farklı ancak temelde benzer sorunlarla boğuşuyorlar.” diyen Kadirbeyoğlu, her bir üniversite için tek bir çözüm önerisi getirmenin doğru olmadığını ve üniversiteleri belirli gruplar altında toplayarak çözüm üretmenin daha doğru olacağını ifade ediyor.
Mevcut durumdaki yüksek öğretim sistemi sorunlarının tespitinin ardından söz konusu çalıştayda tartışılan çözüm önerilerini şu şekilde özetliyor:
“Üniversitelerin özerk olması gerektiği zaten Anayasa’da yer alıyor. Kurumsal özerkliği sağlamak için de üst yönetici belirleme süreçlerinin değişmesi gerekiyor. Mevcut durumda üniversitelerin yönetime dair hiçbir söz hakkının olmadığı bir sistem var ve bunun değişmesi gerekiyor. Rektörün inanılmaz yetkilerle donatılmış olması üniversite içerisindeki işleyişi negatif yönde etkiliyor çünkü birimlerin özerkliği de ortadan kalkıyor. Mesela, yeni öğretim üyesi alımında liyakate göre değil de kadrolaşma zihniyetiyle akademik kadroların doldurulduğu Türkiye’de çok aşikar ve bu sistemin değiştirilmesi şart. Bir diğer önemli sorun da üniversitelerin bütçesi. Türkiye'de üniversitelere torba bütçe vermek yerine harcama kalemlerine göre bütçe veriliyor ve bu durumda da üniversite bütçeyi kendi ihtiyaçlarına göre harcayamıyor. Buna rağmen yurtdışındaki üniversitelerle karşılaştırıldığında çok düşük bütçelerle inanılmaz işler yapan kamu üniversiteleri var ve çalıştayda bu üniversitelerin bütçe kullanımında daha esnek olmasının akademik çalışmaları geliştireceği de ifade edildi.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Akademi, mezunları iş hayatına hazırlayabiliyor mu? Sporculara ne gibi imkanlar sunuyor? Sanayi işbirliklerinin önemi ne? Kısıtlı bütçeye sahip üniversite öğrencilerinin sosyal hayata dahil olabileceği fırsatlar neler?
09 Eki 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR



