Alman Birliği’nin Kuruluşunun Toplumsal Dinamikleri

Prusya dışındaki Alman devletleri ise kendileri birliği kurmaya aday olacak kadar güçlü olmadıklarından, bağımsızlıklarını kaybetme endişesi taşımaktaydı. Bugünden bakarak anlamakta güçlük çekeceğimiz bir gerçek o dönemde birçok Alman devletinde birliği savunmanın bir suç teşkil etmesidir.

Yazı: Murat Özyüksel

“Dürüst insanlar tarafından yapıldığında savaş kadar güzel ve yararlı bir başka sanat daha yoktur.”

Friedrich der Grosse(1)

Almanların tarih sahnesine çıkışı 2. yüzyıldan itibaren Roma’ya Germen kabilelerinin akınlarıyla başlar. Yüzyıllar süren ve imparatorluğun yıkılmasıyla sonuçlanan bu akınlar Avrupa’nın şekillenmesinde ve Avrupa halklarının biçimlenmesinde Alman faktörünü kalıcı kılmıştır. Kısaca Ren’in batısına geçen kabileler oraların halkları içinde erirken, nehrin doğusunda ka lanlar Germen özelliklerini korudular. Bilindiği gibi feodal Avrupa’nın oluşumunda Germen akınlarının belirleyici bir etkisi olmuştu.(2)

Papa tarafından 800 tarihinde Roma’da tac giydirilerek ‘’Kutsal Roma İmparatoru’’ ilan edilen Şarlman, Batı Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle başlayan kaosa bir ölçüde de olsa son vermişti. Şarlman’ın ölümünden sonra imparatorluk zayıflayarak onun torunlarının başında bulunduğu küçük krallıklara ayrılmıştı. 962 yılında ‘’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’ adını alan bu imparatorluk aslında ne kutsal ne Roma ne de bir imparatorluk idi. Başkenti Aachen olan bir yapıya Roma demek ne kadar anlamlıysa, sürekli papalarla rekabet ve savaş halinde olan bir imparatorluğa kutsal demek ve sınırları dahilinde çok sayıda etnisiteyi barındıran bu yapıyı Germen olarak nitelemek de ancak o ölçüde anlamlı olabilir. Gerçekte bu imparatorluk Almanları bir araya getirmediği gibi aslında yapısından dolayı böylesi bir birliği engellemiş bile olabilir. Yüzlerle ifade edilen prenslikler bu soyut şemsiyenin altında bağımsızlıklarını sürdürmüşlerdir.

Almanların tarihindeki bir başka önemli bölünme Martin Luther’in Protestan reformu ile başlar. Luther’in fikirleri başlangıçta 16. yüzyılın şiddetli köylü ayaklanmalarının düşünsel zeminin hazırlayan önemli bir faktör olmuştu. Ancak Luther’in özgürlük anlayışı ile köylülerinkinin taban tabana zıt olduğu kısa sürede anlaşıldı. Köylüler ayaklanınca Luther egemen sınıflardan yana tavrını “bunları kudurmuş köpekler gibi gebertmeli” diyecek kadar nefret içeren bir söylemle ortaya koymuştu. Oysa tilmizi Thomas Münzer sonuna kadar köylülerin safında yer alarak bu uğurda hayatını feda etmişti. Protestan reformu köylü ayaklanmalarının yanısıra, Alman topraklarının dinsel açıdan bölünmesine ve korkunç katliamlara yol açmıştı.

Avrupa’da hiçbir bölge çok sayıdaki yerel hanedanların rekabetinden kaynaklanan feodal savaşlardan Alman devletçikleri kadar hasar görmemiştir. Gerçekten de 1618-1648 yılları arasında cereyan eden Otuz Yıl Savaşları Almanların yaşadıkları topraklarda geçti ve korkunç kırımlara yol açtı. Oysa aynı yıl İngiltere 1648 burjuva devrimini gerçekleştirmiş birlik ve kapitalistleşme yolunda emin adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Almanya ise bu din savaşlarından sonra iyice bölündü. Avusturya, Bavyera gibi güneyde kalanlar Katolikliği sürdürürken, kuzeydekiler Protestanlığı kabul etmişti. Fransa Huguenotları katledip sınır dışına yollayarak bölünmekten kurtuldu. Oysa Otuz Yıl Savaşları Westphalia barışıyla sona erdiğinde birbirleri üzerinde hegemonya kuracak güce sahip olmayan 300’e yakın küçük Alman prensliklerinde bağımsız kalma amacı bir tutku haline gelmişti.

"Büyük elektör" Friedrich Wilhelm

Prusya Kralı I. Friedrich


Brandenburg’dan Prusya’ya

İşte Brandenburg Dükalığı’nın güçlü Prusya devletine dönüşme süreci bu tarihsel birikimin sonucunda başlamış oldu. Brandenburg Kutsal Roma İmparatorluğu’nun diyet meclisini oluşturan yedi elektör prenslikten birisiydi. Elektörlüğün başında “Büyük Elektör” olarak tarihe geçen Friedrich Wilhelm vardı. Onun için bitap düşmüş soylu malikaneler üzerinde hegemonya kurmak zor olmadı. Wilhelm savaştan yorgun düşmüş junker denilen aristokratları teşvik/zor yöntemiyle orduya ve merkezi devlete bağladı ve kendini Prusya kralı ilan etti. Elektör prensin bu adımlarını mümkün kılan olgu ayaklanmaların junkerlerin köylülerin karşısındaki güçsüzlüğünü göstermiş olmasıydı. Sınıf mücadelesinin şiddeti, junkerlerin köylülerin tehdidine karşı daha merkezi bir örgütlenmeye duydukları gereksinimi ortaya çıkarmıştı.

Otuz Yıl Savaşları Wilhelm’e toprakların savunulması ve bütünleştirilmesi için daimî bir askeri aygıt yaratılmasının önemini göstermişti. Teritoryal savaşlar artık çekme mekanizmasının ekonomi dışı yollarla oluştuğu feodal birikimin başlıca aracı haline gelmişlerdi. İşte Friedrich Wilhelm’i büyük elektör yapan bu koşullara uygun gelecek biçimde devletin kurumsal temellerini oldukça sağlam biçimde atmasından kaynaklanır. Bu kurumların en önemlisi devleti ve toplumu askeri gereksinimlere bağlayan General Krieg Kommissariat’tır (Genel Savaş Komiserliği). Orduya yapılan harcamalar vergi gelirlerinden karşılandığından vergilendirme bu kurumun bir işlevine dönüştü. Vergi ödeyebilir köylülerin sayısını arttırmak ise askeri genişlemeyle mümkündü. Böylece Genel Savaş Konseyi rüşeym halindeki Hohenzollern devletinin en önemli otoritesi haline gel di. Friedrich Wilhelm 1688 yılında ölene kadar ordu mevcudu 4 bin askerden 30 bin askere çıkmıştı.(3) 1,5 milyon nüfuslu bir devlet için oldukça yüksek bir rakam. Yukarıdan reform yapmaya ve aşağıdan gelecek sınıfsal tehditleri önlemeye hayli yatkın bir kurumsal çerçevenin temelleri atılmıştı.

Büyük elektörden sonra I. Friedrich zamanında devletin nüfusu ancak 2,5 milyona çıkmıştı ama ordusu 78 bin askere ulaşarak Avrupa’nın üçüncü büyük ordusu haline dönüşmüştü. Yani neredeyse Prusya için dönem dönem yapılan ordusu olan devlet değil de devleti olan ordu tanımlaması fazla abartılı sayılmaz. I. Friedrich zamanında devlette makam sahibi olmak isteyenler askere alma fonuna (Rekrutenkasse) mali yardımda bulunmak zorundaydı.(4) Savaş ve militarizm Hohenzollern mutlakçılığının tüm yapısını biçimlendiriyordu.

Prusya’nın asıl şahlanışı 1740 yılında Friedrich der Grosse adıyla tarihe geçecek olan II. Friedrich zamanına denk düşer. Onun “Dürüst insanlar tarafından yapıldığında savaş kadar güzel ve yararlı bir başka sanat daha yoktur.” sözleri teritoryal genişlemeye ve askeri/militarist örgütlenmeye verdiği önemin göstergesidir.(5) Daha tahta geçer geçmez Silezya’ya girerek Avusturya’ya karşı beklenmedik bir başarı elde etmişti. Daha sonra Yedi Yıl Savaşlarında kazandığı zaferler sonucu Prusya kendine büyük güçler arasında bir yer edinmeye başladı. Friedrich’in büyük sıfatını kazanmasında sadece bu zaferlerin değil, yaptığı toplumsal reformların da etkili olduğu söylenebilir. Devlet bürokrasisine soyluların yanı sıra burjuva unsurlardan da yönetici alınması bu bağlamda anlaşılmalıdır. Yani doğumun yanı sıra rasyonalite gereği liyakat ilkesi de önem kazanmaya başlamıştı. Soylu ve burjuvaların devlete kapılanmaları, aralarındaki sınıfsal çizgilerin de flulaşmaya başlamasına yol açmıştı.

Reformların bir diğer boyutu “Bauernschutz” adıyla serflerin yükümlülüklerinin bir ölçüde de olsa hafifletilmesi doğrultusunda adımlar atılmasıydı. Güçlü bir örgütlenme geleneğine sahip köylülerin özellikle Yedi Yıl Savaşları sonrası direnişlerini sürdürmeleri bu adımları zorunlu kılıyordu. Ayrıca merkezi idare ödedikleri vergilerin sürekliliği açısından köylüleri lordların aşırı sömürüsüne karşı korumak zorundaydı. İsyanların yayılmasından duydukları korku junkerlerin de köylü reformunun kaçınılmazlığını istemeye istemeye kabule zorluyordu.

Bunların yanı sıra dünya kapitalist rekabeti de lordları ücretli emeğe başvurmaya zorluyordu. Böylece feodal malikanelerin modern malikanelere dönüşme süreci başlamış oluyordu. Engels’in vurguladığı gibi eşitsiz ve bileşik gelişme nedeniyle, ekonomik yapısı giderek kapitalistleşirken siyasal düzeni feodal kalmış bir toplumun çelişkileri ortaya çıkmaktaydı. Örneğin tarım reformu vergi kaynağı olarak köylülerin korunmasını amaçlamasına rağmen fiiliyatta köylülüğün mülksüzleşmesini hızlandırıyordu. Böylece reformlar kapitalist gelişimin ön koşulu olan ücretli emeğin ortaya çıkmasına yol açıyordu.

Berlin'de sokak savaşı, Mart 1848


“Başlangıçta Napolyon Vardı”

Alman devletlerinin bütünleşme süreci Napolyon Bonopart’ın katkısı vurgulanmadan irdelenemez. Bu nedenle önemli Alman tarihçilerinden Thomas Nipperdey “Başlangıçta Napolyon vardı. Alman halkının tarihleri ve yaşantıları üzerindeki etkisi muazzam olmuştur.” diye yazmıştır.(6) İmparator olup Fransa’da devrimi ve devrim ruhunu sonlandıran Napolyon, Avrupa’nın neredeyse tamamına devrimin ilkelerini yaymaya başladı. Napolyon’un uygulamaları ilk bakışta çelişkili görünse de Fransa’nın o günkü çıkarları bağlamında rasyonel bir denge politikasıydı. Girdiği topraklarda müttefikleri liberal/burjuva unsurlardı. Başta serflik olmak üzere feodal ilişkilerin tasfiyesi, seçilmiş meşruti meclisler bu politikanın temel taşlarıydı.

Napolyon izlediği bu denge politikası gereği 1804 yılında Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu ortadan kaldırırken, küçük siyasi birimleri daha büyüklere katarak prensliklerin sayısını 360’tan 36’ya düşürdü. Böylece bağımsızlıklarına sıkı sıkıya sarılmış olan küçük birimler ortadan kalkmış oldu. Napolyon’un tarih sahnesinden çekilmesinden hemen sonra toplanan Viyana Kongresi kararlarına göre Almanya yine dağınık bir biçimde kalıyordu. 38 devletten oluşacak ve başkenti Frankfurt olan bir Germen konfederasyonu kuruluyor ve bu konfederasyonun Avusturya temsilcisinin başkanlığındaki bir diyet meclisince yönetileceği karara bağlanıyordu.(7)

Kutsal ittifak döneminin öncüsü Metternich’in başlıca kaygısı statükonun korunmasıydı. Bu nedenle Alman birliği konusundaki başlıca rakibi Prusya’ya karşı Napolyon’un kurduğu orta boy krallıkları güçlendirme politikası uygulamaktaydı. Alman birliğini o dönemde Prusya dışında kimsenin istemediği düşünülürse Avusturya’nın bu tavrı daha iyi anlaşılabilir. Zira Avusturya o dönemde Almanların yanısıra çok sayıda ulusun yaşadığı koca bir imparatorluk olduğundan, Alman birliği macerasına girişmeyi düşünmesi bir hayli riskli olurdu.

Prusya dışındaki Alman devletleri ise kendileri birliği kurmaya aday olacak kadar güçlü olmadıklarından, bağımsızlıklarını kaybetme endişesi taşımaktaydı. Bugünden bakarak anlamakta güçlük çekeceğimiz bir gerçek o dönemde birçok Alman dev letinde birliği savunmanın bir suç teşkil etmesidir. Ernst Arndt birlik yanlısı yazıları nedeniyle tutuklanmış, ileride Alman ulusal marşının sözleri olacak olan şiiri yazan August Heinrich Hoffmann profesörlükten atılmıştı.(8)

1830 Devrimleri ve Zollverein

Bu arada 1830 devrimleri süreci Prusya dışındaki Alman devletlerinde etkili olmuştu. Mesela Göttingen milisleri, barikatları ve Marseillaise’i ile tam bir ihtilal havasına bürünmüştü. Sonuç olarak 1830 devrim dalgası son derece ılımlı da olsa, Prusya ve Avusturya dışındaki Alman devletlerinde anayasaların yürürlüğe girmesine ve temsili organların oluşturulmasına yol açtı. Bu devletlerdeki burjuvazi ve aydınlar Alman birliği fikrini destekliyorlardı. Siyasal birlik için daha gidilecek uzun bir yol varken, bu kesimlerin ve 1830 devrim dalgasının etkisi ile ekonomik bütünleşmenin gerçekleştirilmesi amacıyla gümrük birliği (Zollverein) kuruldu. 1834 yılında daha sonra Almanya’yı oluşturacak olan toprakların beşte dördü gümrük birliğine katılmıştı. Bu derece geniş bir coğrafyada malların serbest dolaşımı iktisadi gelişmeye önemli bir katkı sağladı. Aynı birliğe üye devletler arasında demiryolu şebekesinin hızla kurulmuş olması ekonomik bütünleşmede anahtar rolü oynadı.

Gümrük birliği çerçevesinde Prusya talerinin kullanılması ve Avusturya’nın birlik dışında bırakılmış olması Prusya’nın giderek güçlendiğinin göstergesiydi. Prusya Almanların azınlıkta olduğu Avusturya’nın Almanlar için örgütlenen Zollverein’a giremeyeceği tezini savunmuştu. Sonuçta küçük Alman devletleri ticari olarak Zollverein üyesi olmayan Avusturya’dan uzaklaşarak Prusya’ya bağlanmış oldular. Alman birliğinin kurulmasının önderliği konusunda başlıca bu iki gücün rekabet ettiği düşünülürse, Avusturya’nın dışlanmış olmasının önemi daha iyi anlaşılabilir. Teorik olarak Avusturya’nın önderliğinde kurulması düşünülen bir Alman birliği Grossdeutchland olarak adlandırılırken, Avusturya’yı dışarda bırakarak Prusya’nın kuracağı birlik Kleindeutschland kavramıyla tanımlanıyordu.

Avrupa’da ilkinden daha büyük bir devrim dalgası 1848 yılında gerçekleşti. Genel olarak 1848 devrimlerinin hızla yayılması ve genellikle egemen güçlerce kısa sürede kontrol altına alınması çokça vurgulanmış, bu devrim dalgasının gücünü tanımlamak için saman alevi gibi benzetmelere başvurulmuştur. Ama uzun dönem perspektifiyle bakıldığında durum hiç de böyle değildir. Dönemin tutuculuğunun sembol ismi Metternich’in Viyana’dan kaçışı aynı zamanda bir dönemin artık kapanmakta olduğunun da bir simgesidir.

Dönülemeyen Dönemeç: 1848

Gelelim 1848 devriminin Almanya tarihi açısından taşıdığı önemin irdelenmesine. Alman topraklarında sanki birbirinden farklı iki ayrı 1848 devrimi yaşanmaktaydı. Henüz proletaryanın iktidarı ele geçirmek gibi olgunlaşmış bir amacı, siyasal hedeflerini kucaklayacak güçlü bir örgütlenme düzeyi yoktu. Sömürüldüklerinin farkında olarak kendi durumlarını düzeltebilmek için sokağa dökülmüşlerdi. Marx’ın Komünist Manifesto’sunun aynı yıl yayınlanmış olması anlamlı olsa gerek. Manifesto sanki işçi sınıfının düşünsel birikimi ve siyasi bir aktör olması bağlamında geleceğe yönelik bir program niteliğindeydi. Almanya’daki 1848 devrimlerinin liberal temsilcileri tarafından desteklenmeyen işçi ayaklanmaları yöneticiler tarafından katliamlar yoluyla yenilgiye uğratıldı.

Alman devletlerindeki liberal hareketler ise Bavyera, Hessen, Hamburg, Saksonya örneklerinin gösterdiği gibi başlangıçta kısmi başarılar elde ettiler. Liberal temsilciler yerel olarak meşruti rejimler oluşturarak Alman birliğini sağlamak istiyorlardı. Bu süreçte konfederasyonun başkenti olan Frankfurt Meclisi önderliği ele aldı. Bir ulusal meclis toplamak üzere seçimlere gitti ve 18 Mayıs’ta kendini ulusal meclis ilan ederek ilk toplantısını gerçekleştirdi. Ilıman bir liberalizmin hâkim olduğu meclisin en önemli meselesi Alman birliğinin kurulmasıydı.

Meclis uzun çalışmalar sonucunda liberal ve federal bir birleşik Almanya anayasası hazırladı. Federasyon Prusya’nın başkanlığında kurulacak ve Avusturya birliğin dışında bırakılacaktı. Üstelik Prusya Kralı 4. Friedrich Wilhelm Almanya imparatoru ilan edilecekti. Avusturya’nın şiddetli tepkisi nedeniyle çıkabilecek olan potansiyel bir buhranı, Prusya Kralı Wilhelm’in meclisin teklifini reddetmesi önledi. Peki önerilen tam da Prusya’nın istediği Kleindeutschland alternatifiyken bu teklifi kral niçin reddetmişti. Sorunun yanıtı Wilhelm’in ifadelerinde bulunabilir.

Kral yardımcılarına durumu “İmparatorluk tacını bataklıktan çıkarmamı istiyorlar.” şeklinde ifade etmişti. O ancak prenslerin verdiği bir tacı kabul edebilirdi, ama prenslerin de o tarihte kendi bağımsızlıklarından vazgeçmeye niyetleri yoktu.(9) Konuyla ilgili yazdığı bir mektupta önerilen tacı bir köpek tasması olarak nitelendirmiş, bununla beni 1848 ayaklanmasına bağlamak istiyorlar demişti. Yani sorun meclisin verdiği tacı kabul ederse günün birinde aynı meclis tacı geri alabilirdi. Bu girişiminin olumsuz neticelenmesi sonucunda Frankfurt Meclisi önemli bir prestij kaybına uğramış oldu.

Bu noktada A.J.P. Taylor’un tespiti çok önemli ve açıklayıcıdır. Taylor’a göre Almanya tarihinde önemli bir dönemece ulaşmış ama dönmeyi başaramamıştı.(10) Kral ve yönetiminin bu konudaki reddiyesi kendi açısından tutarlı kabul edilebilir. Meclisin verdiği tacı almak kralın meclise ve onun önderlik ettiği devrim hareketine bağlı kalmasını beraberinde getirecekti. Bir başka ifadeyle Prusya yöneticileri aşağıdan gelen dinamiklerle oluşacak bir birliği istemiyorlardı. Onların kafasındaki birlik 1871’de Bismarck’ın başaracağı biçimde militarist/otoriter mekanizmalarla kurulmalıydı. Bu noktada da Theodore Hamerow iddialı yorumunu aktarmak ilginç olabilir. “1848’de yapılan hataların bedeli 1849’da ödenmedi, 1918’de, 1933’te ve 1945’te ödendi.”(11) Kitabının hemen önsözünde yer alan bu ifadede, 1848’in başarılı olması durumunda Alman tarihinin bambaşka bir yol izleyeceği iması açıktır ve zaten Hamerow’un çalışması bu tezini haklı çıkaracak şekilde kaleme alınmıştır. Liberal güçlerin sürece ağırlıklarını koyarak Wilhelm’i kendi önderliklerinde sürece dahil etmeyi başarmaları halinde, Almanya’nın tarihi başka bir yönde gelişebilirdi. Halbuki Frankfurt Meclisi, Wilhelm’in önerilerini reddetmesinden sonra Prusya’nın politikalarına karşı tam bir pasifizm içine düşmüş veya bu politikaların suyuna gitmişti. Ama bunun da nedeni sadece kralın ve junkerlerin gücü veya nesnel koşulların elverişli olmaması değil, liberallerin kendi güçsüzlüğü ve inisiyatif almaktaki korku ve beceriksizliği idi.


Alman kentlerinde 1848 Devrimi'ni tasvir eden bir resim

Prusya Şansölyesi Otto Von Bismarck


Dönemin sınıfsal ilişkilerini analiz etmeden, Frankfurt Meclisinin ve daha genel anlamda burjuvazinin bu süreçteki tutumunu anlamak mümkün olmaz. 1840’lar Almanya’sında işçi sınıfı ile burjuvazi arasında büyüyen bir uçurum bulunmaktaydı. Almanya’nın endüstrileşmekte olan bölgelerinde işçi sınıfı henüz ileri bir örgütlenme seviyesine ulaşamamış olsa bile, 1848’in sokak gösterilerindeki önderliği burjuvaziyi korkutmaya yetmişti. Yani Fransa’daki 1848 Şubat devriminde olduğu gibi, burjuvazi ile işçi sınıfının geçici de olsa ittifak yapmalarının koşulları yoktu. Bu durum, Marx’ın söylediği gibi “kibar burjuva beylerinin, devrimsiz ve mümkün olduğunca yumuşak bir yoldan mutlak monarşiyi burjuva monarşisine dönüştürmeye çalışacakları” anlamına gelmekteydi.(12)

Ayrıca ağırlıklı olarak bürokrat ve serbest meslek sahiplerinin oluşturduğu Frankfurt Meclisinde halk ayaklanması ile devrimin önderliği arasındaki bağı kuracak olan jakoben ya da radikal cumhuriyetçi temsilciler yoktu. Halk hareketi ve devrimin önderliği arasındaki bu ayrılma, meclis üyelerinin kırılganlığının ve taleplerinin tutuculuğunun temel nedenidir. Büyük burjuvazi 1848 ayaklanmalarında son derece gönülsüz olarak yer almıştı, siyasi amaçları bağlamında kesinlikle en ılımlı talepleri dile getirmiş, liberal demokrasiye benzer ilkelerin çok uzağına düşmüştü.(13) Bir başka ifadeyle aşağıdan devrim korkusu burjuvaziyi egemen iktidar ile uzlaşmaya itmiş, devletin müttefiki olarak çıkarlarının korunmasını devletten bekler hale gelmişti. Tarih de onları haksız çıkarmış sayılmaz, zira Prusya devleti kralcı mutlakçılığın toplumsal temellerine yeni bir zindelik vermeye çalışırken, kapitalizmin gelişmesine son derece uygun düşen politikalar benimsemek zorunda kalacaktı.

Bismarck ve Alman Bonapartizmi

Şimdi Bismarck’ın iktidarı döneminde yukarıda sözü edilen dinamiklerin nasıl işlediğine bakalım. Bu dönemin içsel gelişmeleri dünya ekonomisinde ortaya çıkan değişikliklerden yalıtılarak ele alınamaz. Yani Bismarck’ın devleti şiddet yoluyla yeniden düzenleyiş sürecinin analizini sadece devletler arasındaki askeri rekabetle açıklayamayız. Bunun yanısıra sağlıklı bir irdeleme için, dünya pazarının yol açtığı rekabetçi zorlamaların hâkim sınıfın seçimlerine getirdiği sınırlamaları hesaba katmamız gerekir. 1860’larda Almanya gibi daha az gelişmiş durumdaki ülkeler, daha gelişmiş kapitalist devletlerle, ancak mevcut toplumsal ve siyasal yapıları hızla dönüştürmek suretiyle rekabet edebilirdi.

Bu bağlamda Bismarck’ın junkerlerin ve burjuvazinin çıkarlarını aşağıdan bir tehdit olmaksızın bağdaştırma politikalarını uyguladığı ileri sürülebilir. Wehler Marx’ın Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’inden yola çıkarak bu politikaları Alman bonapartizmi olarak yorumlamıştı. Alman bonapartizmi burjuvazinin bir yandan hızla ilerleme kaydederken, aynı anda 1848’in kızıl hayaletinin gösterdiği gibi devrimci işçi hareketince aşağıdan tehdit edildiği bir döneme özgü çözümler içeren otoriter bir yönetim biçimiydi.(14) Bismarck geleneksel ve modern unsurları kendi amaçları doğrultusunda dengeli bir biçimde harmanlamayı başarmıştı.(15) Devlet geleneksel karakterine ve siyasal birikim mantığına uygun hareket ediyordu ama eşitsiz ve birleşik gelişme koşullarında kapitalizmi güçlendirmek gibi amaçlanmamış bir sonucun ortaya çıkmasına neden oluyordu. Böylesi bir süreç aristokrasi ile burjuvazinin karşılıklı tavizlerde bulunmasını, yönetimin her iki grubu da teşvikini ve halktan gelecek herhangi bir itirazı bastıracak politikaları içermekteydi.

Ordunun yapacağı harcamaların denetlenmesi bağlamında parlamentoda yapılan yoğun tartışmalar ve bu sorunun çözülme biçimi, Bismarck’ın politikalarını uygulama konusundaki başarılarına iyi bir örnek teşkil eder. Parlamento özellikle liberallerin 1858 seçim zaferinden sonra, ordu bütçesinin onaylanma hakkının kendinde olduğu konusunda direniyordu. Ordunun sadece devlet iktidarının bir simgesi değil, devletin elindeki mevcut ekonomik artığı arttırmasını mümkün kılan başlıca araçlardan birini oluşturduğu düşünülürse, bu tartışmaların yarattığı anayasal bunalımın anlamı daha iyi anlaşılır. Bu noktada Wilhelm sorun çözüldüğünde, Bismarck’ı başbakan yapmakla ne kadar isabetli davrandığını düşünmüş olmalıdır. Zira Bismarck 1862 yılında şansölye olur olmaz ustalıklarını göstermeye başlamış ve ikili meclis yapısının ve anayasanın boşluklarından yararlanarak ordu bütçesini meclise onaylatmaksızın geçirmeyi başarmıştı. Otoriter ve baskıcı yönetmelikler çıkararak Prusya’nın egemen sınıflarının gü venini kazandı. İşte o ünlü meclis konuşması da bu dönemde gerçekleşti. “Almanya Prusya’nın liberalizmiyle değil gücüyle ilgilidir (…) Bugünün büyük sorunları nutuklarla, çoğunluk kararlarıyla değil kan ve demirle çözülecektir”. Sözünü ettiği büyük sorun elbette ki Almanya’nın birleştirilmesiydi. Bismarck Zollverein ile dışlanmış Avusturya’yı dışarıda bırakarak, Alman prensliklerini kendisine katmayı yani Kleindeutschland olarak tanımlanan birliği gerçekleştirmeyi amaçlıyordu.

1870 Sedan Savaşı'nın bir tasviri

Bismarck parlamentoyu baypas ederek ordu bütçesini arttırdıktan sonra ilk adım olarak Danimarka ile süregelen Elbe dükalıkları sorununu zor yoluyla çözmeye yöneldi. Nüfusun Alman ve Danimarkalılardan oluştuğu bu dükalıklara Prusya askerlerini sokarken, Avusturya’nın Prusya’yı yalnız bırakması beklenemezdi. Aynı şekilde Prusya’nın da o aşamada Avusturya’yı dışlama şansı yoktu. Kısa süren bir savaşın sonunda Schleswig Prusya’ya Holstein ise Avusturya’ya katılıyordu.

Danimarka ile savaş Bismarck için bir güç provası (kraftprobe) niteliği taşımaktaydı. Alman birliğini sağlamak için asıl atılması gereken adımın Avusturya’yı devre dışı bırakmak olduğunu düşünüyordu. Zira diğer Alman devletleri bu iki büyük güç arasında denge politikası uygulayarak bağımsız kalabilmenin yollarını buluyorlardı. Bismarck bu nedenle Avusturya ile çatışmanın zamanının geldiğine karar verdi. Bahane olarak Avusturya denetimine geçmiş Holstein dükalığında çıkan huzursuzlukları kullandı.

Önce III. Napolyon’la görüşerek Fransa’nın tarafsız kalmasını sağladı. Napolyon’u ikna ederken Ren kıyılarında Fransa lehine yapılacak değişikliklerden müphem bir şekilde söz etmişti. Zaten Napolyon olası bir Prusya-Avusturya savaşında bu iki devletin de yıpranacağını ve kendisinin en uygun zamanda müdahale edeceğini düşünüyordu. İtalya ise Venedik ve Roma’nın kendisine verileceği beklentisiyle Prusya ile ittifaka girmişti.

Diğer Alman devletleri ise Prusya’nın kendilerini de yutacağı endişesiyle Avusturya’ya yakın duruyorlardı. Prusya’nın Sadowa zaferi Fransa için acı bir tecrübe oldu. Umut ettiği şekilde Prusya yıpranmadığı gibi bir kez daha krizden güçlenerek çıkmış ve Ren kıyılarında sözü edilen düzenlemeler gerçekleşmemişti. Bu arada müttefik İtalya’ya söz verildiği üzere Venedik verildi. Almanya ve İtalya birliklerinin kuruluşu paralel olarak ilerliyordu.

Prusya Avusturya zaferi sonucu yapılan Prag Antlaşmasıyla önemli kazanımlar elde etmişti. Main Nehri’nin kuzeyinde kalan tüm topraklar üzerinde Kuzey Almanya Birliği kuruldu. Bu yeni yapı 25 mil-yon nüfuslu büyük bir Almanya’yı ortaya çıkarmıştı. Birlik dışında kalan güney devletleri ile ise ekonomik ilişkiler yoğunlaşmıştı. Ancak bu devletleri birliğe katabilmek için Prusya’nın eninde sonunda Fransa ile çatışması kaçınılmazdı.

Zaten artık Fransa da biraz da kendi yanlış politikaları sonucu ortaya çıkmakta olan bu büyük güç ile hesaplaşmanın gerekliliğine inanmıştı. Üstelik Prusya Napolyon’un Ren’in batısındaki topraklar konusundaki taleplerini açık ederek onu uluslararası arenada zor duruma düşürmüştü. Bu hamle güney devletlerini de Fransa tehdidine karşı Prusya’ya yakınlaştırmıştı. Sonuç olarak, Bismarck Fransa ile kaçınılmaz hesaplaşmayı kendisi için en uygun koşullarda gerçekleştirebilmek için Fransa’ya karşı gerilim politikası uygulamaya başladı.

Fransa İmparatoru III. Napolyon'un Sedan Savaşı yenilgisi ertesinde Bismarck'la buluşması

Sedan Savaşı sonrası mağlup III. Napolyon, at üstündeki muzaffer Bismarck'ı karşılarken


Sonunda beklediği fırsat İspanya veraset savaşları sayesinde çıktı. İspanya tahtına Hohenzollern hanedanından Leopold’un geçme olasılığı ortaya çıkınca buna Napolyon’un tepkisi o kadar şiddetli oldu ki, Bismarck bile Kral Wilhelm’i geri adım atmaktan caydıramadı. Ancak Fransa büyükelçisinin Ems kentinde Wilhelm’i ziyaret ederek hiçbir zaman Hohenzollern hanedanından bir prensin İspanya tahtına çıkmayacağı konusunda güvence istemesi, Bismarck’a ustaca kullanacağı bir provokasyon fırsatı yarattı. Wilhelm’in konuyla ilgili olarak kendisine yolladığı telgraf metnini öyle ustalıkla kısaltıp basına duyurmuştu ki, Napolyon gelişmeleri kendisine hakaret kabul ederek Prusya’ya savaş açmıştı.

Bismarck’ın Fransa’ya karşı kazandığı Sedan zaferinden sonra güney Alman devletlerinin birliğe katılmak dışında bir alternatifleri kalmamıştı. 1871 yılının Ocak ayında bu devletlerin de katılımıyla I. Wilhelm Alman İmparatoru oluyordu. Sonunda Bismarck’ın “kan ve demir” politikası sonuç vermişti. Frankfurt Barış Antlaşmasıyla, gelecekteki Almanya Fransa çatışmalarının en temel nedenini oluşturacak olan Alsas ve Loren bölgeleri Almanya topraklarına dahil edildi. İtalya’ya da kendisine söz verildiği gibi Roma verilince Alman ve İtalyan birlikleri aynı anda tamamlanmış oldu.

Sonuç Yerine

Bismarck’ın Alman birliğini kurmak için yaptığı savaşların Alman kapitalizmi açısından hayati sonuçlar doğurduğu ileri sürülebilir. Alman devletleri arasında Zollverein ile sağlanan iktisadi bütünlükten sonra siyasal bütünleşme de tamamlanarak sanayi leşme sürecinin tekamülü için gereken koşullar elde edilmiş oldu. Bu durum aynı zamanda kapitalizmin egemenliği altına girmiş olan dünya ekonomisinden kaynaklanan zorlayıcı baskılara bir yanıt teşkil ediyordu. Bundan böyle Alman devleti elindeki devasa kaynakları sermayenin hizmetine vermekte tereddüt etmeyecekti

Son olarak bu sürecin gerisindeki ekonomik dinamiklere kısaca da olsa değinmek gerekir. 1815-48 arasında Prusya’nın ekonomik yapısı istikrarlı olarak gelişimini sürdürmüştü. 1815 Viyana Kongresi’nde Renanya’nın kömür ve demir üreten bölgelerinin Prusya’ya verilmesi Prusya’yı Avrupa’nın en zengin maden kaynaklarına sahip devletine dönüştürmüştü. Alman gümrük birliğinin kurulması da yukarıda belirtildiği gibi iktisadi gelişmeye önemli bir dinamizm kazandırmıştı.

Bu gelişmeler 1850’ler boyunca Prusya’nın iktisadi gelişimini şahlandırdı ve 1850 ile 60’larda kıtadaki ilk sanayi devrimini gerçekleştirmesine yol açtı. Prusya’daki demiryolu ağı 1870’te 11. 523 kilometreye ulaşmıştı. 1850 ile 1860 arasında kömür üretimi Saar’da 700 bin tondan 2,2 milyon tona, Ruhr’da ise 2 milyondan 4,3 milyon tona çıkmıştı. Demir ve çelik üretimi de patlama halindeydi. Prusya’nın iktisadi gelişmesi Almanya’nın geri kalanını da arkasından sürükledi. Almanya’nın birleşik kömür üretimi 1860 yılında 12,3 milyon tona ulaşmıştı.(16) Bu gelişmeler nedeniyle Keynes “Alman İmparatorluğu kan ve demirden ziyade, kömür ve demir aracılığıyla yaratıldı.” ifadesini kullanmıştı.(17) Kanımca Bismarck’ın “kan ve demir” ifadesinden vazgeçmeden, buna Keynes’in kömürünü eklemek ve Alman birliğinin kan, demir ve kömür aracılığıyla kurulduğunu belirtmek daha doğru olur.

Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Eski Çağ'da Propaganda, Mübadele, Alman Birliği

Toplumsal Tarih Dergisi'nin 332. sayısından Eski Çağ, göç tarihi ve Avrupa tarihi yazıları

13 Oca 2023

Eski Çağ'da Propaganda, Mübadele, Alman Birliği

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR