
Tasarım, geçmişten günümüze hayatın her noktasını etkileyen, fikir aşamasından çözüm süreçlerine ve sonlandırma adımlarına kadar yalnızca görsellikle değil tüm diğer adımlarıyla adeta bir yapboz gibi hayatımıza entegre olan çok yönlü, bir alan. Algı ise bilginin alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına gelir. Algı bir şekilde çevremizdeki enformasyon bombardımanından sağ çıkmamıza olanak sağlar. Çocukluktan yetişkinlik evresine kadar karakterimizi ve ideolojilerimizi şekillendiren tüm faktörlerle beraber bir bütünsellik sürecini oluşturur.
Tasarım hayatı yönlendirmenin yanında aynı zamanda düzene koyma ve farkındalık yaratma süreçlerini de destekler. Görsel materyallerden büyük yapılara kadar güzellik kavramının yanında fonksiyon, ihtiyaç ve idealleri de kapsayan bir çalışma prensibiyle (-ki bu prensip bazı durumlarda bilinçsizce de olsa yönlendirilebilir. Bunun sebebi de kişiyi ya da toplumu, ideolojileri etkileyen çevresel faktörler olarak düşünülebilir) gelişir. Tasarım aynı zamanda girift bir yapıya sahiptir, hizmet tasarımından, ürün tasarımına kadar ele alabileceğimiz birçok konu bu kapsamın içine girer.
Moda üzerinden kısa bir örnekle açıklamak isterim ki; II. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında orduların kıyafetleri yalnızca fonksiyonu ön planda tutmamış, dönemin tarzını da bir gösteriş düşüncesinin yanında etkileme isteğiyle şekillenmiştir. Özellikle Avrupa ve Amerika’da bu savaşlar sonrasında şekillenen moda ve trendler aslında onun etkisiyle yaygınlaşmış sivillerin de taleplerini karşılayacak şekilde planlanmıştır.
Bunun dışında Ortaçağ döneminde Avrupa mimarisi de benzer şekilde dini inançları ve değerleri yansıtacak şekilde tasarlanmış, dönem eserleri de bunlara göre sanki benzer bir kurul tarafından onaylanmış gibi hayata geçirilmiş. Burada elbette siyasi düşüncelerin ve planlamaların, sansürlerin de etkisi var, işte tüm bunlar da tasarım kavramının algıyla, onu yönetmekle birleştirdiği şey olarak karşımıza çıkıyor.
1945’ten sonra kırmızı rujun güçlü kadın algısını yaratması ya da Channel’in kadınların da smokin giymesi konusunda attığı adımla aslında tasarımın hayatta birçok şeyi etkilediğini bir kez daha görmüş olduk. Tıpkı trendlerin bireyler ve toplum üzerinde yarattığı etki gibi. Bu aşamada hatırlatmak isterim ki direnç kültürü de aslında bir dönem gençlerinin kot pantolonlarını yırtık giymeye başlamasının ardından markalar tarafından yırtık kot üretimine geçilmesiyle trend ve algı kavramını pekiştiren bir hal aldı.
Aslında bu her taraftan tutulabilen, olumlu ve olumsuz yanların çokluğuyla karmaşa yaratan bir durum. Dolayısıyla tasarladıklarımızdan ya da seçtiklerimizden her zaman biz sorumlu değiliz ne yazık ki. Bir sonraki sayıda belki de bu konunun derinine ineriz ne dersin? Cevabını beklerim…
Hoşça kal!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Page
Page, tasarım ve kültür ortaklığından beslenen, toplumsal yapıyı sanat pratikleriyle eleştiren ve aktarmaya çalışan bir yayın olma hedefinde...
İLGİLİ OKUMALAR



