Aşklandık Meşklendik Fişeklendik

Çocukluğumdan çok net hatırladığım bir sahne var. Anneannemlerle yemekteyiz, bizim ev ya da Bodrum’dayız (evet, çok net hatırlıyorum belli.) Ben ilkokuldayım. Sofrada sanırım karnıyarık var. Olmayabilir de. Konuşma evlilik üzerine. Anneannem ‘sen evlenince…’ diye bir cümle kuruyor. Benim cevabım ‘ay evlen evlen diyorsunuz, evlenmicem, bodrum katınızda kalıcam’ gibi bir şey. Herkes gülüyor.
***
Bu ‘evlilik şakası’ yıllar boyunca devam etti: anneannemin sorusu ve benim evliliğe karşı aşırı agresif ‘HAYIR’ cevabım. Hâlâ konusu açılır, gülünür. İki insanın sadece aşkını değil, hayat arkadaşlığını deneyimleyebildiğim, sevgi meselelerini konuşan, rahat bir ailede büyüyen ben, neden evliliğe karşı böyle tepkiliydim?
Utançtı belki. Sonuçta küçükken bu konular hepimizi pespembe yapar. Belki biraz da genellikle kadınlara atfedilen ‘çocukluğundan beri düğününü planlıyor’ rolünden arınma isteğimdi. Kendimce ‘böyle şeyler erkeklere söylenmiyor’ diyordum belki de. Ama bunu derken küçük yaşımda evlilik planlamayı ezik bellemiştim. Sanki bağımsız ve modern olmak için evlilik ve aşk beklentilerimin olmaması gerekiyormuş düşüncesine girmiştim. ‘Kadınlar erkeksiz var olamaz’ düşüncesinin tamamen zıddına gidip bireyselliği içselleştirmiştim. Kısaca ‘bekârlık sultanlıktır’ demiştim. Belli ki o yaşımda, illa ki uçlarda yaşamam gerekmediğini ve sevgi ile verilen kararların, kim olursa olsun, ‘havalı’ olduğunu anlayamamıştım.
Hayatı paylaşmak çok çılgın bir şey. Aklıma ilk gelen kelime bu. Evlilik olsun, olmasın, hayatınıza bir insan katma kararı, onlara ‘ben senin içini bilirim’ dedirtecek kadar yakınlaşma hakkını tanımak, güvenmek… Bunlar kolay şeyler değil. Değeri ve anlamının unutulmaması lazım. Aşk meşk işleri çok özel. Tabii özel olması da, bitişler karşısında sizi savunmasız bırakıyor. Ama ölen arkadaşı için yazdığı 133 kantondan oluşan In Memoriam adlı şiirinde ne demiş Lord Tennyson?
’Tis better to have loved and lost
Than never to have loved at all.
Yani sevip kaybetmek, asla sevmemekten daha iyidir. Tabii kendine bu sevebilme iznini verebilmen gerekiyor.
Küçüklüğümden beri romantizme bayılırım. Kitaplar, filmler, hayal kurmalar, çiçekler… İçinde romantik bir sahne yoksa, birçok filmi izlemem. 2000’lerin romcom’ları en sevdiğim film türüdür. Falan, filan. Çok severim ama sevdiğimi çaktırmam.
Çaktırmamak.
Benim deneyimimde bu aşk meşk işlerinde karmaşanın, istediğimiz sonucu alamamanın nedenlerinden biri bu; çaktırmamak.
Hoşlandığını, o söyledikleri şeyin seni rahatsız ettiğini, sevgililer gününü aslında önemsediğini vs. çaktırmamak. Hislerimizi, düşüncelerimizi paylaşmaktan utanıyoruz, hassaslık ve savunmasızlık kelimelerini bir kutuya atıp yatağımızın en uç köşesinde tozlanmaya bırakıyoruz. Belki arada açıyoruz, bir bakıyoruz içinde neler var; söylenmemiş sözler, yazılmamış mesajlar, verilmemiş çiçekler.
İlkokulda, sınıfımda çok hoşlandığım bir çocuk vardı. Teneffüslerde bahçede onunla yakalamaca oynardık. Tüm teneffüs çocuğu kovalar, ter içinde kalırdım. Bu arada çocuk incecik ve çok hızlıydı. Ben ise anneanne ve babaannemin beslemesine maruz kalmış daha topluca (!) biriydim. Ağzımı açıp iki laf etsem, ‘sen hoşsun, gel salıncakların orada konuşalım’ desem teneffüs sonrası sınıfa soluk soluğa girmeyecektim. Kovaladık da n’oldu? Konuşamadık. Eee o zaman da yakalayamadık.
Sanırım tüm bu yazdıklarımla söylemeye çalıştıklarım:
1. Eğer partnerinizi gerçekten seviyor ve hayatın sevinçleri ile beraber yüklerini paylaşabildiğinizi biliyorsanız, evlenmek gayet havalı bir karar. Düşünsenize resmen şey diyorsunuz: ‘ben bu insanı o kadar seviyorum ki, hukuk karşısında resmî kılacağım.’ İnanılmaz. Evlenmek/evlenmemek meselesindense, hayatınızı biriyle geçirmenin taahhüdünü verebilecek denli bir bağ kurabilmiş olmak çok kıymetli — iyisiyle, kötüsüyle. Bunlardan daha önemlisi de, kendinizi sevebilmek, sayabilmek. Diğerleri hep sonra geliyor.
2. Sevginizi de, üzüntünüzü de, sevincinizi de paylaşın. Duygular paylaşılmak için var. Çaktırmamazlık etmeyin.
Aşk-meşk (fişek?) konuları üzerine sayfalar yazabilirim. Bunu bugün burada yapmıyoruz amaaa bilin ki devamı gelecek. Bu sayı için 20’lik yazarları ile toplantımızda konuların hiçbiri genellikle bu yıllarda bizim yaşlarımıza atfedilen hızlı ve bol keseden dating kültürü ile ilgili değildi. Konuştuklarımız hep daha derin, daha kalıcı bir sevgi ile ilgiliydi. O yüzden bu hafta evlilik ve eski aşklara duyulan özlemlerden bahsediyoruz. İnanın konu buraya nasıl evrildi ben de bilmiyorum.
Aaaa! Evlen, evlen diyorsunuz!
Diyorsunuz, belki bir gün, belki biriyle, kim bilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Yasmin Güleç
Anthony Bourdain'in #1 numaralı hayranı olmak dışında zamanımı genelde yazarak, yürüyerek, kahve içerek ve derin politik tartışmalara girerek harcıyorum.

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




