aposto-logoCumartesi, 10 Haziran 2023
aposto-logo
Cumartesi, Haziran 10, 2023
Aposto Üyelik

Yasmin Güleç

Yasmin Güleç
Anthony Bourdain'in #1 numaralı hayranı olmak dışında zamanımı genelde yazarak, yürüyerek, kahve içerek ve derin politik tartışmalara girerek harcıyorum.

LATEST STORIES

Varoluşsallık Vortexinde bir Gezinti

Doktorun önerdiği ‘ evde istirahat ’ımın ikinci gününde ben zaten varoluşsallık vortex 'imde bir gezintiye çıkmıştım. Daha önceki yazılarımdan da bilirsiniz, (bkz. Kapitalizm fırtınasının ortasında nezle olmak ) ben hastalanıp evde durmam gerektiğinde düşüncelere dalıyorum — hepimiz gibi. Eğer Hannah Arendt’in tanımı ile İnsanlık Durumu, vita activa yani ‘aktif hayat’ın tüm getirileri ise — doğum, öğrenme, duygu, arzu, ahlak, çatışma, ölüm — 20’lik Durumu da benim tanımımla duramamak, her şeyi sorgulamak, durmadan yol değiştirmek ve ‘ben n’apıyorum ya?’ diye sormak oluyor (kendimi 20. Yüzyılın en önemli siyaset bilimcilerinden biriyle bir tutmuyorum tabii ki, altını çizelim :)) Neyse.. Ne diyorduk? 20’lik Durumu. Yüksek lisansımı mayısta bitirirken ‘ ay dinlenebileceğim bir ay istiyorum sadece, çok yoruldum, yaz yaz, araştır araştır, çalış çalış ’ diye yakınıyordum. Şimdi de ‘ EVDEN ÇIKARIN BENI ’ diye Eric Andre’nin, Eric Andre Show’da metal çitlere vurması edasında bir şey yaşıyorum ( burada .) Eric Andre Show'dan bir klip. "Let me in," diye bağıran Eric Andre. Bu ne şimdi? Bir kendimize gelelim, değil mi? Çok şükür sağlıklıyız (neredeyse), evimizi seviyoruz, işlerimizi evden yapabiliyoruz, değil mi Yasmin hanım? Nedir bu? Yoğun bir dönemin ardından dinlenmek, iyileşmek, durmak da bizim hakkımız değil mi? Bir de üstüne hastasın yani — tamam kendime kızmayı durdurup sadede geliyorum! Bu ne biliyor musunuz? Klasik bir ‘ durana kadar düşünmeme ’ vakası. Yani o yoğunluğu yaşarken düşünmeden hızlıca hayata devam edip, sadece nefeslenirken tüm bastırdığın düşüncelerin, soruların, korkuların, mutlulukların ortaya çıkması. Zaten varoluşçuluk bir felsefe olarak, temelleri 19. yüzyılda Søren Kierkegaard tarafından atılsa da, İkinci Dünya Savaşı döneminde, özellikle Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus sayesinde popülerleşiyor. Neden? Çünkü dünya savaşı, Naziler, Hiroshima’daki atom bombası derken Patrick Baert’ın varoluşçuluk üzerine yazdığı kitapta da bahsettiği gibi, ‘ varoluşsal bir an ’ yaşıyorlar. Bu sırada da İnsanlık Durumu gibi birçok farklı düşünce ile karşı karşıya geliyorlar. Standford Üniversitesi’nin Felsefe Ansiklopesi'nde yayımlanan bir makale, bu dönemde ölüm, özgürlük, anlamsızlık gibi konseptler üzerine çok kafa yorulduğunun altını çiziyor. Varoluşsal krizler, büyük değişimler ve travmaların ardından gelir. Tabii, varoluşsal düşüncelere kapılmak için dünya savaşını deneyimlememiz ya da başka büyük travmalar geçirmemiz gerekmiyor. Bu düşünceler yoğun süreçlerin, kapanışların, bitişlerin ardından bizi bulabiliyor. Mesela ben tezi bitireceğim, istifa edeceğim, seçimlerde çalışacağım, seçimleri atlatacağım, mezun olacağım derken birçok şeyi beynimde kilitli bir kutuya koyup evde oturana kadar açmamışım. 3 Mayıs günü tezimi teslim ettiğim saniye rahatlayacağımı sanmıştım. Hiç rahatlamadım. Aynı programdaki başka arkadaşlarıma sordum. Eee, onlar da rahatlamamış. Tamam notları almadık ama insan bir ohh çekmez mi? Şimdi geriye baktığımda tüm bu şeyleri beynimde işleme şu ana kadar almadığımı fark ediyorum. Hazmedememişiz ki. Biri bize papatya çayı getirsin… İki senelik yüksek lisans programıma daha yeni başlamamış mıydım ya? Ne mezuniyeti? Şimdi n’apıcam? Bu nasıl bu kadar çabuk geldi ki şimdi? Sanki bir çocuk gelmiş, bizim dünyamızı, kırtasiyelerde satılan lamba dünya küreleri gibi hızlıca çeviriyor da çeviriyor — ya bir dur! Bu arada kaç kere mezun olduk, bazı şeylere alışacağını umuyor insan… Tabii şu ana kadar düşünmem gerekmeyen her şey bir anda üstüme yığıldığında da biraz tutuşuyor insan. Ne yapacağını şaşırıyor. Böyle durumlarda da kendime şu kelimeyi hatırlatıyorum: peyderpey. Her şey yerine oturur. Yavaş, yavaş. Kapanışlar bazen güzeldir, yeni şeylere yer açar. Zaman çabuk geçiyor, evet, ama o hızın içinde küçük duraksamalar yakalamak mümkün. Onlara tutunmak lazım. Tutunmak, durmak, düşünmek lazım. Kendimize bu zamanı tanıyabilmek lazım.

08 Haz 2023

Yandık bittik kül olduk. Sonra da yeniden doğduk.

Kabul ediyorum Anka kuşu ile tanışmam şanını kaybetmiş problematik yazarımız J.K. Rowling sayesinde oldu. Harry Potter ve Sırlar Odası ’nda Dumbledore'un ofisinde yaşlanmış Anka kuşunun bir anda alevlenip küllere dönüştüğünü gören minik Harry şok geçirir. Merdivenlerden mükemmel sakalı ve yarım ay şeklindeki gözlükleri ile Dumbledore belirir ve Harry’e açıklar: “...ölme vakti geldiğinde Anka kuşları yanmaya başlar ve sonra küllerinden yeniden doğarlar. Ankalar büyüleyici kuşlardır. Çok ağır yükler taşıyabilirler ve gözyaşları iyileştirme özelliğine sahiptir.” Son birkaç gündür bu sahneyi düşünüp kendime şunu soruyorum: ‘ Biz Anka kuşu muyuz? ’ Uzun soluklu ve stresli dönemlerin ardından varılan sonuç herkesi yazar yapar. Yok öyle yazar değil. Senaryolar yazan ve önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceğiyle ilgili kurgular geliştiren insanlar ortaya çıkar. Kimi daha pozitif bakar, kimisi ile felaket tellallığı yapar durur. Bundan sonra bizi neyin beklediğini bilemez, bu bilinmezliğin verdiği rahatsızlıkla tahmin yürütmeye çalışır insan. Ne olacak? Nereye gidiyoruz? Neler değişecek? Neler iyileşecek? Neler aynı kalacak? Neler kötüleşecek? Bu sorular durmadan sorulur. Tahmin yürütülür, analiz edilir, duyumlar paylaşılır ama çoğu zaman ortaya çıkan bilgiler ne güven verir ne de rahatlık. İki tur seçim stresinden çıkmış grup olarak 28 Mayıs gecesi çok farklı duygular yaşadık. Konuştuğum insanlardan bazıları ‘ bu memlekette artık kalınmaz ,’ edasında cümleler kurarken, bazıları ‘ biz yürüdüğümüz yolda ilerlemeye devam edeceğiz, ’ diyerek mücadelenin bitmediğinin altını çizdi. Ekonomi, kadın hakları, azınlık hakları, bu ülkede LGBTİ+ olmak ve göçmen sorunu dahil birçok konuda kaygılar paylaşıldı. Ve bu kaygılar çok gerçek . Bu seneki seçimlerden önce de çok gerçekti, şimdi de tam güç devam ediyor. Her gün moralimi daha çok bozan haberler çıkıyor; Eurovision’u kazanmayı hak ettiğini bin kere söylediğim Manga solisti Ferman Akgül’ün ona laf atan sanatçıları seçimden sonra dava etmeye karar vermesi mi dersiniz, üç eşli milletvekilleri mi dersiniz, TBMM’de kadınlara saygıyı bırakın kadınların varlığını önemsemeyen milletvekillerinin bulunması mı dersiniz… İnsan nereden tutacağını şaşırıyor. Şaşırıyorum ama bir yandan da bir umut var. Neden? Çünkü konuya sanırım Anka kuşu mantığında yaklaşıyorum. Belki bu ülkenin parlaması için ilk olarak tamamen sönmesi gerekiyor. Belki o zaman küllerimizden ortaya daha iyi, daha güçlü, daha özgür çıkacağız. Evet, korkutucu. Ama sanırım bana bu düşünce yardımcı oluyor. Bu süreçte de, ne kadar zor olursa olsun, benliğimizi tüm gerçekliği ile yaşamamız, sevincimizi kısmamamız ve devam etmemiz önemli olacak. 29 Mayıs'ta sokağa çıkarken neredeyse simsiyah giyinecekken, kendimi durdurup beyazlar, maviler giydim. Arkadaşlarımla buluştuğumda topluluk içinde bu kadar şakalaşıp gülmesek mi dedim. Sonra da 'aaa kendine gel, tabii ki güleceksin, hatta yüksek sesle güleceksin' dedim kendime. Sevdiğim dergilerden The Marginalian ’da, Maria Popova, René Magritte’in sanat eserlerinin ve hayat felsefesinin temelinde içimizdeki mutluluğu bulmak ve onları başkalarında da ortaya çıkarmak olduğunu yazıyor. İki dünya savaşı yaşayan Magritte, sanatında gerçekliği değiştirebileceğini, ona birazcık mizah, birazcık sihir ve birazcık neşe katabileceğini paylaşıyor. ‘Savaş ve çok fazla ızdrap deneyimlemek bana en önemli şeyin gözler ve zihin için sevinci kutlayabilmek olduğunu öğretti,’ demiş Magritte. Hayatın ‘ korkunçlaştırılmasının ’ kolay olduğunu ve insanların kötü senaryoları gerçeklik kabul etmesinin sadece tembellik olduğunun altını çiziyor. Dünyanın korkunç bir yer olduğu gerekçesini ‘ banal ’ buluyor. Buna da çözümünü kısaca çevremize sihirliymiş gibi bakmaktan geçtiğini söylüyor. Unutmuyoruz, en büyük direnişlerden biri neşedir. La Trahison des images, René Magritte, 1928-29, LACMA Magritte'in en bilindik eserlerinden ‘La Trahison des images’da bir pipo çiziminin altında ‘ ceci n’est pas un pipe ,’ yani ‘ bu bir pipo değildir ’ yazıyor. Neden? Çünkü gerçek bir pipo değil. Bir pipo çizimi. Magritte sanatını hakikat olarak görmemizi istemiyor. Aynı zamanda kelime ile görselin bağlantısını da yok etmek istiyor. Ee, bundan bize ne? Bu seçimler de bizim sonumuz değil. Seçim-sonuç ilişkisi yapıp, umutsuzluğa kapılmamamız gerekiyor. Konuya genel yaklaştığımın farkındayım, çok fazla problem ile yüzleştiğimizin de farkındayım ama yine de devam etmeye devam etmemiz gerekiyor. Gördüğümüz şey umutsuz bir son değil, gördüğümüz şey sadece bir seçim sonucu. Belki bunu basite indirgeyip tüm anlamlarından uzaklaştırmak da bizim hayata bu sihir ve neşe ile yaklaşma denemelerimizi kolaylaştırır. Ve belki, evet belki , bu ülke, Harry Potter’ın o sahnesinde, küllerin arasından minik kafasını çıkararak ‘ graaaa ’ diye bebeksi bir ses çıkaran bir Anka kuşu. Biraz yılgın, biraz debelenmiş ama yeniden doğmaya ve iyileşmeye hazır… Vakti yaklaştı.

01 Haz 2023

Açıkça fikir paylaşmak ve kutuplaşma üzerine

Biliyorsunuz (ya da bilmiyorsanız da paylaşmış oldum) Anda.Mısın ile işbirliği yapıyorum, ayda iki kere hesaplarında çektiğim videolar paylaşılıyor. Geçtiğimiz hafta da çekebileceğim en politik, en taraf belli eden videoyu çektim —benim standartlarımda. Bazıları sevdi, bazıları sevmedi. Videonun başında da belirttiğim gibi kültürel mozaiğin âlâsı olan memleketimizde fikir ayrılıkları normal, herkese hitap etmeye çalışmak da nafile. 20’likte de Anda.mısın ile yaptığım seride de kapsayıcı olmak ve ayrıştırmamak adına, açıkça taraf belirtmeden hayatıma devam etmeye çalışıyorum. Ama tabii mutfak konuşması yapan Kılıçdaroğlu gibi elimde çay ile video çekince bu mesaj biraz bulanıyor. Bulanıyor ama zaten her zaman bulanık değil miydi? Gezi’nin 9. yıl dönümünde Park Bülteni adında bir sayı çıkmadım mı? Saraya seslenmedim mi? Yazıları okuyunca zaten bir tarafta olduğum belli olmuyor mu? Eee, oluyor. Herkesin bir tarafı, bir düşüncesi var, olmalı zaten. Uzun bir süre kapsayıcılık ile fikir paylaşmamayı/tarafını belli etmemeyi aynı kefeye koydum. Sanki kapsayıcı olmak için biraz susmak lazımmış gibi. Sonradan fark ettim ki zaten asıl problem bu. Kapsayıcı olmak için susmak değil, başkalarını da dinleyebilmek gerekiyor. Polarize bir toplumun en büyük örneği bu. Fikir ve taraf beyan etmek direkt diğer tarafı yok etmemeli. Farklı düşünceler, farklı görüşler, farklı inançlar aslında bir arada var olabilmeli. Kimse de bunun karşısında dışlanmış hissetmemeli. Problem, bir tarafın diğer tarafı görmezden gelmesi, yok sayması, yalanlaması ve kötülemesi ile oluşuyor. Birbirini dinleyebilmeli insanlar. Anlamak zorunda değil, katılmak zorunda da değil. Ama duyabilmeli. Ben de kimi zaman başkalarını duymakta çok zorluk çekiyorum. Ama bunun sorumlusunun yıllardır kutuplaşmayı mümkün kılanlar, nefret söylemleri ile toplumu zehirleyenler olduğunun da farkındayım. Panzehri de uçlardan uzaklaşmak. Kutuplar soğuk oluyor, bizim ihtiyacımız olan biraz ısınmak. Şu kaosta birbirimize tutunmazsak yalnızlık içinde kayboluruz canım 20’likler.

25 May 2023

"20'lerinde biri sizce neye benziyor?"

Küçükken, 20’lerinin başındaki insanların aşırı havalı olduğunu düşünürdüm. Aynı zamanda çok büyük olduklarını, hayatı tamamen anlamlandırabilmiş, her şeyi tıkırına oturtabilmiş insanlar olarak görürdüm. O zaman 20’liklere atfettiğim şeyleri, şu an 40’larındakilere atfediyorum. Demek ki deneyimlerimden pek ders almıyorum çünkü 20’lerimdeyim ve çoğu şeyi hâlâ oturtamadım. ‘ Oturmaya mı geldik ’ ideolojisinde hareket ediyor, değişimi ve belirsizliği kucaklamaya çalışıyorum. Tarzımı eskiye göre daha çok beğeniyorum ama biliyorum ki iki seneye o da değişecek. Benim 20’lik Yasmin’i hayal ederken aklımda sadece üç şey vardı ( bunu dış görünüş içinden yapacağım, iç dünyası çok daha karışıktı çünkü küçük Yasmin’in ): bir kulağında birkaç piercing olsun ( oldu ), Converse giymeye devam etsin ( ediyor ) ve havalı giyinsin ( yaani, şimdi bence öyleyim hffhhfg ). Çocukların gözlemlerinin ve beklentilerinin peşine düştük bu hafta. 10 yaş ve altı grubuna sorduk. "20'lerinde biri sizce neye benziyor?" Onlar da çok sağ olsun cevaplarını sakınmadılar, çat çat söylediler. Mesela, 6,5 yaşındaki Rüzgar soruya şu cevabı verdi: “İnsana.” Çok hoşuma gitti. Ne kadar doğru, ne kadar net. Sonuçta yaşımız ne olursa olsun, en temelinde insan değil miyiz? Duygulandım. Bunun gibi harika cevaplar aldık. Betimlemelerin 5 tanesini de Alıp Başını Gidenimiz Hatice Karakaş çok güzel görselleştirdi. Buradan onu öpüyor ve bir kere daha ellerine sağlık diyorum! O zaman bakalım 20’li yaşlarında biri neye benziyormuş: Yusuf, 10 Çocuklara göre olgun davranır, ama kim olduğuna bağlı. Kendi evine çıkabilir, çalışmaya başlaması kesin lazım bence, gelir kaynağı olması lazım. Buse, 9 Güzel, uzun saçlı dipleri koyu ve uçları açık renkli ombreli saçlı. Crop top, kot pantolon/siyah İspanyol pantolon, halka küpe, makyaj, eyeliner, sneaker. Üniversiteye gidiyor, ders çalışıyor, AVM’ye gidiyor (alışveriş yapıyor), arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor. Eğlenceli, arkadaş canlısı, sıcak kanlı. Genç, kendi başına yaşıyor, part-time bir yerde çalışan, müzik dinleyen, piyano çalan, özgür. Osman, 9 Kızlar güzel oluyor, erkekler yakışıklı oluyor. Kötü davranışlı olabiliyorlar, büyüdüklerinde ergen tribine giriyorlar. Çok yakışıklı olacağımı ve sevgili yapmayacağımı düşünüyorum çünkü istemiyorum. Asya, 7 Uzun saçlı, güzel ve çok yetenekli bir kişi, kitap okur, ödev yapar ve bilgisayar oyunları oynar, gezer tozar. Genç, huysuz ve eğlencelilerdir. Muhammet Fehmi, 10 20’li yaşlarda insan, insana benziyor. 20 yaşından sonra okulu bitirip futbolcu olup Real Madrid’de oynamak istiyorum. Hayata farklı bakış açısı ile bakar. İş bulmak ister. Para bulmak ister. Ders çalışır. Okumak ister. Sevgili yapmak ister. *** Ne dersiniz, tutturabilmişler mi?

20 Nis 2023

Bir rüyaydı, öyle de kaldı.

Amerikan Rüyası sosyo-ekonomik durumun, sınıfın, içine doğduğun standartlar ne olursa olsun hayatın daha iyi olabileceği, zenginleşebileceğin ve yeteneklerinin/başarılarının ödüllendirileceği bir standart ya da konsept olarak başladı. ‘ Nereden nereye geldik ’ tadında başarı hikâyelerinin özünde o vardı aslında. 1920’lerde, savaşın bitmesi ile Amerika’da ekonomi bir anda yükselişe geçti. Yılların ekonomik, sosyal, politik zorlukları bu savaş-sonrası dönemde kısa bir süreliğine geri planda kaldı. Bu dönemde de Amerikan Rüyası daha materyel bir şeye dönüştü. Rüya, kapitalist sistemin yörüngesine iyice girerek, sahiplenme ile bir tutuldu. Böylece de birçok dizi ve filmde gördüğümüz 1920’lerin rüyası bilincimize girdi. Neden bahsediyorum? Tabii ki beyaz çitler ile çevrelenmiş müstakil bir ev, bir araba, güzel bir iş ve geleneksel aile düzeni. Bu, bir süreliğine herkesin istediği şey oldu. Ekonomiden bağımsız anlamlandırması da çok zor değil. Ailelerin bölündüğü, yokluk ve korkunun yüksek olduğu bir dönemden çıkınca stabilite ve düzen aranan şeyler oluyor. Misal, pandemide ne kadar insan evlendi, düşünsenize. Böylece herkes için olanakların var olduğu düşüncesi bir anda alım gücüne dayanan daha zorlayıcı bir konsepte dönüştü. Yıllardır yeni nesillerin alım gücünün düşmesi, beklentilerinin değişmesi üzerine yazılar okuyoruz. Enflasyon, asgari ücretin hiçbir şeye yetmemesi, kiraların artması ile gelen barınma krizi, vergiler derken yeni nesil birçok farklı yerden çekiliyor. Parayı saklayabilmek, yatırabilmek, biriktirebilmek çok büyük bir ayrıcalık oldu. Hep öyleydi ama bu sene bu daha da hissedildi. World Economic Forum’da 2017 yılında yayımlanan bir makale değişen dünyayı ve kapitalizmi çok güzel özetliyor: “Kapitalizm refah seviyesini yükseltmekte çok başarılı oldu ama bunu dağıtma konusunda çok başarısız oldu. Günümüzde zenginliği ve fırsatları nüfusa dağıtmazsak, kapitalizm ve demokrasi modelimiz kendini yok edecek.” Üstünden kaç yıl geçmiş ve hâlâ ne kadar doğru. Alışılagelinmiş bazı sistemlerin değişen dünyaya, artan nüfusa ayak uydurması gerekiyor. Özellikle yeni nesil olan bizler, iş stresinin ve istihdam belirsizliğinin yükünü ayrıca çekiyoruz. Üniversite okumanın işe girişin anahtarı olarak görüldüğü dönemler çok geride kaldı. BBC’de yayımlanan bir makalede Z kuşağının maaşlarından mutsuz olduğu ve 18-24 yaş arasındaki grubun %59’unun ev alamayacaklarına inandığı paylaşılıyor. Bu sayı 29-34 yaş arası için %29’a düşüyormuş. Eee, nerede bizim beyaz çitli evimiz? Şimdi, benim ekonomi ile alakam az. Okulda ezberleyerek geçtiğim ekonomi dersimden benimle kalan en önemli şey Adam Smith’in ‘modern ekonominin babası’ olduğu, bir de arz ve talep teorisi. Onun dışında birçoğumuz gibi (umarım?) kişisel finansımı deneme, yanılma ve büyüklere sorma üçlüsü ile yönetiyorum. O yüzden bu yazıyı okurken sizlere şu hatırlatmada bulunmak isterim: bu yazı bir ekonomistin elinden değil, sosyal bilimcinin kaleminden çıkıyor. Sosyal bilimci dedim, o zaman hemen asıl düşünceme geleyim. Z-nesli, milenyumluların yediği sözel dayağı yemekten biraz kurtulmuş gibi gözüküyor. Kendimi avokado ve kahve tüketimlerinden, çalışma etiklerine ve kıyafet seçimlerine kadar laf yiyen bu nesilden çok uzak gördüğümü söyleyemem. Ama kanımız sanırım Z akıyor. Kendimi bir yere yerleştirmem gerektiğini düşünmeyerek devam ediyorum. Z kuşağı ne istediğini bilme, ya da en azından keşfetme yolunda ilerleme konusunda daha başarılıymış izlenimini ben dahil çoğumuza veriyor. Çalışkanız hem de çok, girişkeniz hem de sınır tanımayacak bir derecede ama bazı şeyleri de kabul etmiyoruz. Kimisi bunu şımarıklık olarak adlandırıyor, kimisi de değerini bilmek. Bunu dünyaya karşı ‘ battı balık yan gider ’ felsefesi ile yaklaştığımız için mi yoksa daha önce de belirttiğim gibi değişen dünyaya ancak böyle ayak uydurulabileceğini düşündüğümüz için mi yapıyoruz, bilmiyorum. İkisinin ortasında gibi. Aklıma hep Alıp Başını Giden’lerimizden Emre Bilgin ’in dediği bir şey geliyor böyle durumlarda: “İnsanlar belli bir saat mesai yaptıktan sonra kazandıkları para ile kendilerini tatmin etmek istiyorlar ama kazançlarının büyük çoğunluğunu vermek zorunda kalıyorlar. İnsanlar içlerindeki açlığı doyurmak zorunda ve bunun için uzun vadeli hazlardan ziyade kısa vadeli hazlara dönüp, yeme-içme sektörüne yöneliyorlar. ‘Ben kendime, telefon, kulaklık, cart curt alamıyorsam, doyururum kendimi, içki içerim o zaman ben de. Bunu yapacaksam kalitelisini yaparım,’ diyorlar.” Burada bahsettiğimiz şey alım gücünün düşmesi ile gelen bir tutunma ihtiyacı. ' Para biriktirsem de ev alamıyorsam, gezerim ben de abicim ' diyoruz. Sanırım deneyim toplamayı bu dönemde stabilite arayışından daha fazla önemsiyoruz. Ölümlü dünya, diyoruz sonuçta. Ölümlüyü bırakın, dengesiz dünya diyoruz. Biz iyisi mi hayatı istediğimiz gibi yaşayalım diyoruz. Sakla samanı gelir zamanı sözüne cevabımız, ‘sakladık da ne oldu? Zamanı gelse de yetmiyor ki!’ gibi şeyler oldu. Bu aralar çevremde aydan aya yaşayan, şehri bırakan, doğaya dönen, gezen (ya da gezmeye çalışan), okuyan, yazan, çizen, çalışan, farklı farklı insan var. Evlenenlerin bile ‘evlilik kurumuna’ bakışı çok farklı geliyor ama bu başka bir günün konusu. Kısaca Amerikan Rüyası, bir rüyaydı, günümüzde öyle de kaldı. Rüyalara değil de, yaşamaya bakıyoruz. Mümkün oldukça.... Ya da belki de Amerikan Rüyası çatısı altında adlandırdığımız rüya da, değişen dünya ile evrildi, çevrildi, yeniden inşa edildi. Belirsizlikle başa çıkmak için de belli yapılardan kurtulmamız gerektiğine inandık. Bu da değişir. Elbet değişir. Belki çok yakında değişir.

13 Nis 2023

hayat Gibi

(bu yazı minik spoilerlar içerir). Gibi 2021'de hayatımıza girmiş olsa da ben onunla 2022’nin son demlerinde karşılaştım diyebilirim. İlk sezonun ilk bölümü, ‘Kokoriç’ ile beni almıştı hayran kitlesine. Absürt komedi olarak geçen bu dizi, Türkiye’de çok örneği olmayan bir yerden girdi ve bence büyük bir ihtiyacı karşıladı. Her bölümün birbirinden bağımsız olduğu dizi örneklerini Türkiye’de çok sık görmüyoruz. Bu özelliği ile benim listemde Broad City ve Black Mirror gibi dizilerle beraber duruyor (evet biraz n’alaka diyebilirsiniz). Broad City gibi şehri ve gündelik yaşamı odağına alıyor, Black Mirror gibi günümüzün gerçekliklerini, birazcık abartı ile, tefsir ediyor. Feyyaz Yiğit ve Kıvanç Kılınç’ın Yılmaz ve İlkkan olarak başrolleri paylaştığı dizide gündelik hayattan kesitler görüyoruz. Olaylar çığrından çıkıyor, küçücük şeyler koskocaman oluyor. Türkiye’de yaşayanlar olarak bence bizim saçmalıklara karşı bir mıknatıs özelliğimiz var; ‘ bu da mı olur? ’ dedirtecek çok şey deneyimliyoruz. Memlekette çoğu şeyi şakayla karışık yaşıyoruz. Gibi de, Türkiye’deki hayat gibi, ağlanacak hâle gülme felsefesini içselleştiriyor. Hayattan Kesitler Gibi’yi özel yapan şeylerden biri, dizinin karanlığa, iç-karartıcılığa, melankoliye yaklaşmaktan kaçınmaması. Komedi, evet , ama Nathan For You ve Better Call Saul edasındaki o kara mizahı çok güzel yakalıyor. Türkiye’de yaşamın kültürel ve sosyal analizini yapıyor, evet , ama Avrupa Yakası’nın o şen şakrak ve aydınlık hâli yok. Dizinin tonlaması görsel açıdan bile fazlasıyla gri. Beni bazen komediden çok karamsarlığa itse de bu karakterlerin başlarına gelenleri görmek ilgi çekici oluyor. Gözlemlerinin nokta atışı olduğunu düşünüyorum. Vücut dilinden tutun, gündelik hayatı yaşama tarzına kadar. Her bölümü birleştirsek, dizinin herhalde %50’si Yılmaz, İlkkan ve Ersoy’un kafede çay içmesinden ya da salonda uzanmasından oluşur. Bu gerçeklik değilse nedir bilmem. Bir umut da yok değil. Senaristliğini Aziz Kedi ve Feyyaz Yiğit’in yaptığı bu dizide, insanların aptallığını, cahilliğini, dogmatik tavırlarını gözlemliyoruz ama aynı zamanda birlik olmalarını, birbirlerine destek çıkmalarını ve yumuşaklıklarını da görüyoruz. Kahvaltıda 14 yumurta yiyen, mini şortlar giyen ve sürekli terleyen Yalvaç ile tanıştığımız ‘Vücutçu Yalvaç’ bölümünde ‘ elalem ne der ’ anlayışının koskoca bir boyut aldığı bir bölümle karşılaşıyoruz mesela. Bölümün tamamı mahallenin Yalvaç’ın giyim kuşamına karşı sinirlenmesini gösteriyor. Olaylar büyüyor da büyüyor, tehditler geliyor, sonunda kendi dairelerinden bile kaçma durumunda kalıyorlar. Her şeyin bir nizamı olduğunu savunan mahalle sakinleri ile Yılmaz, İlkkan ve Yalvaç’ın karşılaşmasından çıkan sonuç ne peki? Mahalle sakinlerinin de fit olmayı, spor yapmayı öğrenmek istemeleri. Özenme ve kabullenememe arasındaki dengeyi gösteriyor. Ya da hâlâ benim favori bölümlerimden biri olan Kokoriç’i düşünelim. Dayatma ve maçoluğun kokoreç dükkânında boyut almış hâli midir? İnsanların aşırı yardımsever hâlinin bir kritiği midir? Hani o kadar yardım etme ve naziklik telaşına düşülüyor ki, korkutucu oluyor gibi midir? O zaman Gibi de aslında hayatta dengeden yoksun tepkilerin, düşüncelerin, deneyimlerin bir temsili değil mi? Belki analiz yapma pahasına çok zorluyorum, ama Gibi, bence Türkiye’deki yaşamın gerçekçi bir aynası olarak bizlerle buluşuyor. O kırık dökük ama renkli mi renkli mozaikte parçalar kimi zaman yerine yerleşiyor, kimi zaman yapışkan gevşiyor, biri tak diye yere düşüyor. O düşeni yapıştırmak da bize düşüyor. 20’likte denge meselesini çok işliyoruz, Gibi de sanki bu dengenin sağlanamadığı durumlardaki uçların harika bir temsili gibi… Değil mi?

06 Nis 2023

Keyfim Bilir #1

Bu hafta Keyfim’le ben dolaşıyorum. Size yemeklerden tutun, filmlere kadar birçok tavsiyem var. O zaman bakalım bu hafta keyfimiz neler bilmiş? Bir film : Tamam, yeni çıkmadı. Ben de yeni izlemedim. Ama sıkça aklımda olan bir film çünkü çok güzel. La Belle Époque. Yes Sir I Can Boogie diyerek sizi bu filme doğru uğurluyorum. Bir söz : Geçen gün arkadaşımla Tarabya taraflarında yürürken, ‘ biz n’apıyoruz ya ’ temalı sohbet ediyorduk. Bu konuşma da karar vermeye, doğru-yanlış kararlara evrildi. O da bana, onun bir arkadaşının ona söylediği sözü tekrarladı: ‘ doğru-yanlış karar yok, sadece doğru kararlar var. ’ Tamam biliyorum bu her zaman doğru değil. Aptal soru yoktur gibi bir şey oluyor — ve hepimiz aptal sorular olduğunu biliyoruz … AMA hayatımızla ilgili verdiğimiz her kararın bizi bir yola götüreceğini ve bir şeyler öğreteceğini düşündüğümüzde, evet belki de yanlış karar yok. Bir albüm : Imarhan’ın Imarhan adlı albümüne takmış bulunuyorum. En sevdiğim şarkı da Assossamagh . Bir şarkı : Sound and Vision , David Bowie. Duramıyorum!! Bir içecek : Paşa çayı. Evet biliyorum . İstediğiniz kadar dalga geçin. Umurumda değil. 5 bardak çay içtikten sonra çarpıntı yaşamamayı tercih ediyorum. Teşekkür ederim. Giydiğim bi' şey : Kovboy botları. Ehe. Sevdiğim bir söylem : ‘ Bakılır .’ Satın aldığım bi' şey : Act Istanbul'un nazar boncuklu anahtarlıkları . Yiyecek : çırpılmış yumurta ve kısır kombinasyonu. Umami umami olalı böyle umamilik görmedi . Hdfsjdl alakasız bir yorum. Ama çok lezzetli. Yazı: Aposto'da çıkan Parlamento adlı yayının Yasaklar adında bir serisi var. En son da reklam yasakları ile ilgili bir sayı çıkarttılar. Ben çok severek okuyorum. Buradan ulaşabilirsiniz. Bir de, New York Times , 2023'e daha mutlu girmek için 7-Day Happiness Challenge diye bir seri çıkardı. Bu serinin 2. günü için çıkardıkları yazı da 8-dakikalık telefon konuşmaları ile ilgili. Çok büyük bir olaya dönüşmeden, uzun süredir konuşmadığımız ve çok sevdiğimiz insanlarla bağ kurmayı sağlayan, çok basit ama etkili bir sistem. Hoşuma gitti. Buradan okuyabilirsiniz. Genel bir keyif patlaması: şöyle tam kase, tam da tabak olmayan şeyler. Her şeyi onların içine koyup yemek istiyorum. Bu da böyle. Tavsiye istediğiniz konular için [email protected] 'a e-posta atabilir ya da Instagram üzerinden ulaşabilirsiniz.

05 Oca 2023

20'lik Wrapped: Neler Var, Neler...

Geldik bir senenin daha sonuna. 2021'in son sayısında şu cümleleri yazmıştım: "Bu sene için kararım, karar almamak. Aşırı klişe duyuldu, ' korktuğum tek şey korkunun kendisidir ' edasında bir söylem oldu ama ciddiyim. Hayat çok belirsiz, özellikle şu son birkaç senedir, kararlara gerek yok. İyi insan ol, empati kur, sev, sarıl, maskeni tak, aşını ol, arada biraz sebze ye, birkaç kol bacak hareketi yap, yürü, her şeyin ayrı yazıldığını artık Google'a sormadan hatırla. Tamamdır abicim. Hayat güzel, keyfini çıkar." Keyfini çıkarttım mı? Bence evet. Bazen tam gaz, ful vites olmasa bile, çıkarttım. Her şey in ayrı yazıldığını da içselleştirdim. Çok şükür. En büyük kazanımlarımdan biri bu oldu diyebilirim. Şaka şaka. Peki 2022'de 20'likte neler olmuş? Kafamızda ne gibi sorular oluşmuş? Nelere odaklanmış, nelere sinirlenmişiz? ' Ben n'apıyorum ya? ' dedirten şeyler neler olmuş? Tüm sayıları takip etmeyenlere/edemeyenlere, efsane, sınav özeti gibi bir yazı hazırladım. Keşke sınavlara hazırlanırken de böyle ayrıntılı ve özenli işler çıkarsam. Sağlık olsun... 45 sayı çıkarmışız . 41 (+4) kere maşallah. Ağustos ayında bir tatil dışında her perşembe saat 21.00'de sizlerle buluşmuşuz. Şimdi benim ne Spotify gibi havalı algoritma sistemlerim, ne de öyle bir kodlama/veri toplama kabiliyetim var. Bu Wrapped o nedenle fazlasıyla analog mu desem? Ne desem? Neyse bir şey demeyeceğim. 20'lik Olmayan 4 tane 20'lik aramıza katılmış : Rober Koptaş , Zerrin Demirel , Alara Civelek ve benim için kişisel bir başarı ve fangirl anı yaşamama neden olan Vedat Milor . Yeni kanallarımız : Dün Gece: Zeynep'in editörlüğünü yaptığı bu kanalda dar köşeler ve geniş caddelerde vücut bulan date anılarınızı ve deneyimlerinizi topluyor, anonim olarak hikâyelerinizi paylaşıyoruz. Buradan paylaşabilirsiniz. Keyfim Bilir : Ece Tugay tarafından tasarlanan çiçek dostumuz Keyfim, ocak ayından itibaren bize tavsiyelerle geliyor. Kimi zaman benden, kimi zaman başka yazarlardan. Ne okuduk, neyi sevdik, neyi keşfettik. Paylaşıyoruz. Eee tabii en önemlisi de 'Keyfim bilir!' diyor, içsel bir göbek atıyoruz. Yorgan altı : Konuşulması gereken, istenen ama konuşulmayanlar, tabular, yasaklar, utanılanlar üzerine bir kanal. Devr-i Alem : Türkiye'nin dışına çıkıyoruz. Bakalım ülke sınırının dışında neler oluyor? Neler dönüyor? İşbirliklerimiz : Caner Yılmaz x 20'lik : Sizin telefonunuzdaki notları, Caner görselleştirdi. Keyifli ve farklı bir sayı oldu. tabukamu x 20'lik : tabukamu ekibinden Rayka Kumru ve Tuğba Gökduman, sınırlardan ve sınırların büründüğü farklı formlardan bahsettiği bir yazı yazdı. Anda.Mısın x 20'lik : Anda.Mısın Instagram hesabında iki haftada bir videolar çıkarmaya devam ediyoruz! Buradan izleyebilirsiniz . İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk? Bu harika yayın için " 20’lerde 20’lik: Hoş geldin Türkiye Cumhuriyeti. Dans edelim mi? " diye bir yazı yazdım. Soli : New York'tayken Soli'nin peşine takıldım. Mahallemden bahsettim. Müdavimi olduğum yerleri paylaştım. Aposto Radyo : 20'liği Aposto Radyo'ya taşıdık . Aynı zamanda Aposto'nun yayıncılarla yaptığı Sahne Arkası serisinin kurdelesini beraber kestik . Piccolo : Piccolo'nun kurucusu Alara Demirel ile "içerik üretirken Çocuk ve Genç Yetişkin Edebiyatı ürünlerinden alınan ilham üzerine" konuştuk . Aposto Yuvarlak Masa : Bartu Özden ve Sedef İlgiç ile Hacer Sert moderatörlüğünde gençlerin Avrupa'ya göçünü tartıştık. Özel Sayılar : Bu sene 6 özel konsept sayı çıkarttık. Caner ile beraber yaptığımız Notes App sayısı beraberinde, şöyle konular vardı: Sevdiğimiz yıllar'a baktık : 2009'lar, 2012'ler, 2019'lar, 2022'ler dedik. Spotify Wrapped çıktı , eee eksik olur muyuz? Analizler yaptık. Korktuğumuz şeyler varmış . Biz yazdık, Serra Utkum İkiz çizdi. Merak Ettiğimiz Şeyler de varmış. Cevaplarını bulalım dedik. Serra da yine harika işler çıkardı, görselleştirdi. Gezi'nin 9. yıldönümü için Park Bülteni çıkardık. “ Meydanlar bizim unutmayın, bu vatan bizim, ” dedik. Konularımız neymiş? Politika/Gündem demişiz : Twitter'ın satılması na, Rusya'nın Ukrayna'ya savaş açmasına bakmışız. Çevre demişiz : tarımsal farkındalık , bilinçli tüketim konularını işlemişiz. Kadınız demişiz . Kadın olmayı konuşmuş , kadın olmayı kutlamışız . Selin Özünaldım ile tanışmışız. Yemek demişiz : Çorba sayısı çıkarmışız. Mangal ve dünya yemekleri nden bahsetmişiz. Sofra hikâyeleri paylaşmışız. Yeşil erik demiş, domatese aşk mektubu yazmışız. Bedavaya kahvaltı etmişiz. Pop kültür demiş, hayranı olduğumuz şeyleri paylaşmışız . Tabii ki Bihter Ziyagil analizi de eksik olmamış. Guilty pleasure konusuna odaklanmışız . Üretme, çalışma demiş : gece üreten gece kuşlarına bakmışız. Sizden gelen cevaplarla freelance çalışmaya bakış açılarımızı incelemişiz . Hatta f reelance üzerine koca bir sayı çıkarmışız. Aşk, rıza ve sınır kelimelerine odaklanmışız. İki tane Aşk Meşk Fişek sayısı çıkmış. Biri burada , diğeri de burada . İki birler teorisini öne sürmüşüz. Ruhsal sağlık demiş , gündelik büyüleri yazmış, değişim korkusuna değinmişiz. ' Ben n'apıyorum ya? ' diye sormuşuz. Müzik demiş, tepinmeli bir sayı hazırlamışız. Değişim dolu dönemlerde çeşitli albümlere sığınmakla ilgili bir yazı çıkmışız. Sosyal medya demiş , BeReal 'a laf atmış, klavye delikanlılığı ndan bahsetmişiz. Wordle ile kelimeleri kutlamışız. Bir 20'lik geleneğidir, soframıza her sene harika insanlar katılır. Koca bir restoranı dolduracak kadar Alıp Başını Gidenimiz var. Umuyorum bir gün hepimiz bir araya gelir, gerçekten bir sofrada buluşur, rakılar tokuştururuz. Peki 2022 senesinde sofralarımıza kimler eklendi? 13 yeni sandalye çektik. Misafirlerimiz arasında tasarımcılar, arkeologlar, gezginler, yemek severler, bilim insanları, çizerler, barmenler var. Aramıza nerelerden katılıyorlar? İstanbul, Avustralya, Bali, Paris, Ankara, Çorum, Konya listeye dahil. O zaman bir bakalım kimler var: Renk, Baskı ve Akış: Laris Alara Kilimci Laris Alara Kilimci, 1993 doğumlu bir girişimci ve tasarımcı. Long Island’da, Seinfeld’in çekildiği stüdyolara yakın bir hastanede doğmuş ama New York'ta değil, İstanbul’da büyümüş. Desen projeleri yapan, çocukken patates baskıdan çok hoşlanan ve kendini iyi tanıyan biri Laris. 5 yıldır da kurucusu olduğu LAR Studio ile çoğumuzun aklında olan kendi işini başlatıp başarılı olma hayalini gerçekleştirmiş, yaratıcı biri. Renk Cümbüşü: Aylin Soley İşeri Aylin Soley İşeri , “30’una bir kalmış” bir 20’lik. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü mezunu. Kocaeli’de büyümüş, üniversiteden sonra İstanbul’a taşınmış. Renkli, iç açıcı, bizi daha çocuksu ve saf bir dünyaya ışınlayan çizimler yapan ve güzel ses tonu olan biri. Ayrıca inanılmaz derecede mütevazı. Çorba Hâli: Gizem Öğüt Gizem hayatını deneyimlerin, renk cümbüşlerinin, duyguların ve birikimlerin kesişiminde yaşayan biri. Bu dünyasını çorba hâli olarak açıklıyor — tam benlik bir tanımlama olduğu için o saniye Gizem’le harika bir sohbet gerçekleştireceğimizi anlıyorum. Çok da haklı çıkıyorum. Işıl ışıl, yüksek enerjili ama aynı zamanda sakin biri Gizem. 26 yaşında ve doğma büyüme İstanbullu. Yol Senin, Rota Senin: Selin Uzun Selin Uzun , 27 yaşında Turgutlu doğumlu bir freelancer , gezgin ve bende 3 yıllık bir backpacking gezisi yapma isteği uyandıran ilham verici ve enerji dolu bir insan. Üniversite için ODTÜ’ye Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okumaya gidene kadar hafta sonlarını İzmir’de, haftalarını ise Turgutlu’da geçirmiş; büyük şehirde büyümediğini ekledi. Üniversite tercihini yaparken uzakta okumak istediğine karar vermiş; “E o dönemde en uzak ne olabilir? İstanbul, Ankara,” dediğinde gülüyorum — yıllarını Avustralya, Yeni Zelanda, Güneydoğu Asya’yı gezerek geçirmiş biri duruyor karşımda. Deneme, Yanılma: Debech Kaya Debech Kaya , 1997, Kabardino-Balkarya doğumlu bir içerik üreticisi. Dört yaşında Ankara'ya taşınmış. Başkent Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezunu. Bu arada soran çok olmuş buradan da söyleyelim: MasterChef’e katılmayı düşünmüyormuş. “Yemek yapmak sadece hobim,” diyerek de altını çizdi. Sıkılabilmenin Hafifliği: Hatice Karakaş Hatice Karakaş , Alıp Başını Gidenler grubumuzun genç 20’liklerinden. 2000 doğumlu, doğma büyüme de İstanbullu. Bilgi Üniversitesi’nde reklamcılık okuyor, üçüncü sınıfta. Ben ise onunla Instagram algoritmalarının bana bir güzellik yapması ve boyamakitabı adlı hesabını karşıma çıkarması ile tanıştım. İyi ki de tanıştım. Geçmişin Kalıntıları: Özge Birol Özge Birol, 29 yaşında İstanbul doğumlu bir arkeolog ve anne. Kadıköy’de doğup büyümüş, çocukluğu Acıbadem’de geçmiş, lise hayatı ise Beşiktaş'ta. Şu an ise Hitit Üniversitesi’nde Arkeoloji Bölümü'nde öğretim görevlisi olan eşi Ozan ile Çorum’da yaşıyorlar. Bu değişim ilk başta biraz gözünde büyümüş olsa da, şehrin sakinliğini sevdiğini söyledi. Özge’nin uzmanlık alanı taş aletler ve taş teknolojisi. Haziran ayında bir yaşını dolduran kızı Defne ve eşi ile beraber kazıya gidiyorlar. Kağıt, Kalem, Tablet: Mehmet Ali Akyüz Mehmet Ali Akyüz , ya da Mali, 1998 Konya doğumlu bir çizer. Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarımı mezunu. Stajlarını Konya’da tamamlamış, şimdi iş arayışında. İstanbul’un sanatçı topluluğunu renkli ve heyecan verici bulduğu için orada iş bulmak istiyormuş. Tarzı arada değişse de, uzun bir süredir çizimlerinde, Tadanori Yokoo ve Yoshikazu Ebisu gibi Japon grafik tasarımcı ve illüstratörlerden ilham alıyor. Günlerini çizerek, farklı Japon sanatçıların arşivlerini inceleyerek, onları çalışarak, pratik yapıp tarzlarını içselleştirerek geçiyormuş. Bulutların arasından: Yeraz Gökbaş Yeraz Gökbaş , İstanbullu bir grafik tasarımcı ve sanat yönetmeni. Yolumuz, 20’likte çoğu zaman olduğu gibi başka Alıp Başını Gidenler sayesinde kesişti. ACT Istanbul’un kurucusu Elif ile yaptığım röportaj sırasında Yeraz tarafından tasarlanan logodan bahsetmiştik. O günden beri Yeraz’la konuşmak, onun hikâyesinin bir kısmını dinlemek çok istemiştim. Bir araya gelmeyi başardık. Çok da güzel oldu. Keyfi Tadında: Emre Bilgin Emre Bilgin , Temmuz 1997 doğumlu bir İstanbul yerlisi, Beyoğlu ve Beşiktaş mahallelisi. 5 yıldır Cihangir’in ‘ müdavim barı ’ olarak adlandırdığı Geyik Coffee Roastery & Cocktail Bar ’da çalışıyor. Bu seneki World Class Turkey barmenlik yarışmasını kazanarak, Türkiye’nin en iyi barmeni seçildi ve Eylül’de Sydney’de gerçekleşecek World Class Global finalinde yarışacak. Küçükken pilot olmak istiyormuş ama gözleri bozuk olduğu için hayalini masa başında oturmayacağı başka bir işle değiştirmiş. Zaten hiç yerinde duramazmış. İlk içkisi 14 yaşında çok acı bulduğu için bitiremediği teneke Efes biraymış. Mevsime göre değişse de yapmaktan ve içmekten en zevk aldığı içkilerden biri Daiquiri’ymiş. 18 yaşında kendi parasını kazanıp, ekonomik özgürlük ilan etmek için Beşiktaş’ta bir bistroda çalışmaya başlamış. Olgun Serseri: Eymen Aktel Sanatçı ve iklim aktivisti Eymen Aktel ile Bodrum Bodrum Evleri’nde gerçekleşen Açık Labirent adlı sergisi için durmaksızın ürettiği iki yoğun haftanın sonunda buluşuyoruz. Karşımda rahatlamış, zihnini boşaltan, tatil modunda ve tatilin keyfine varan bir Eymen oturuyor. Yaptığı işleri üç boyutlu görebilmek istediğini ve daha yaratıcı işlere kaymak istediğini fark ettiğinde geriye bir daha bakmamış. Adobe programlarını öğrenmiş ve portfolyosunu geliştirerek Marmara Üniversitesi’nde heykel, grafik ve resim bölümlerine girmiş. Heykeli seçmiş. 20’lik Oyun Parkında Sanat: Sena Pınar Civan Pınar 1998, İstanbul doğumlu. Mimar Sinan’a bölüm birincisi olarak girip tarih okumaya başlayana kadar hayatı doğup büyüdüğü Bakırköy’de geçmiş. “Doğduğum hastaneyi görerek büyüdüm. İlkokul, ortaokul, lise, hepsi evime 5 dakikaydı,” dedi. Basketbolcu bir baba ve Mimar Sinan mezunu bir anne sayesinde hem spor, hem sanat ile büyümüş. Çocukluğunun “müzelerin içinde” geçtiğini söyleyen Pınar aynı zamanda tenis, voleybol, basketbol takımlarında oynamış ve yoga eğitmenliği yapmış. Bu çok yönlülüğün onu duramayan bir insan hâline getirdiğini paylaştı. Okyanusların Indiana Jones’u: Arzucan Aşkın Arzucan , Berlin doğumlu bir bilim insanı ( conservation scientist ), teknik dalgıç, okyanus kaşifi ve denizci. Onunla 2021 Avrupa Rolex bursunun sonunda buluşuyoruz. Her yıl üç dalgıça verilen bu burs, bir sene boyunca dalış eğitimlerini ve deniz araştırmalarını karşılamakla kalmıyor, National Geographic ve Manta Trust gibi büyük organizasyonlarla işbirlikleri yapmalarını sağlıyor — hatta önümüzdeki sene bir National Geographic Explorer olarak üç ay köpek balıkları ile çalışacak. Kısaca, dolu dolu bir yıl geçirmişiz. Bu yayında emeği geçen tüm yazarlar, çizerler, röportaj verenler, edit-edenlere buradan bol bol bol öpücük ve kucak yolluyorum. Seneye de böyle tam gaz devam. Heyecanlıyız! Umarım siz de heyecanlısınızdır.

29 Ara 2022

Yıl 2009, Avatar’ı izlemeyen yok.

2009 yılı ile ilgili hatırladığım en somut anılardan biri David Cameron’un o dönem herkesi şaşkına çeviren Avatar filmi. Herkesin sinema salonlarına doluştuğunu hatırlıyorum. Filmin bitişinde, salonun merdivenlerinden bir bir inerken, ‘ teknolojiye bak ,’ ‘ nasıl olabilir, ' gibi cümlelere kulak misafiri olarak uğurlanmıştım. Ailecek bu filmi, konusu için değil Cameron ve ekibinin yeni teknolojiler bularak 10 yılda çektiği görsel şöleni kendi gözlerimizle görmek istediğimiz için izlemeye gitmiştik. Popüler dizilerin finallerinde herkes bir araya gelir, böyle neredeyse bir bilinç ve deneyim paylaşımı olur ya, bu film de onun gibi hep bir araya geldiğimiz bir an olarak aklımda. En sevdiğim yıl bana sorulduğunda aklıma hep 2009 gelir. 11 yaşında, ortaokulun başında, kendi ile ne yapması gerektiğini bilmeyen, daha vücuduna tam sığamayan, yeni okul değiştirmiş bir kız çocuğu olarak hayatımı yaşıyordum. Yeni bir okula gitmek istememe protestosunu tüm yaz yaptıktan sonra, değiştirmiş, sonuçta çok da keyif almıştım. Ayağımda, parçalanmasına 5-kalmış beyaz Adidas Superstar'lar ya da Converse'ler, bileklerimde kilometrelerce giden bileklikler, cebimde de kuzenimden kalma Samsung X820 vardı. Okuldan gelince Disney Channel’da Wizards of Waverly Place, The Suite Life of Zack and Cody, Hannah Montana, Cheetah Girls gibi dizi ve filmler izler, ödevlerimi yapar, akşamüstü de Faceobok’ta arkadaşlarımın duvarlarına bir şeyler yazar, hâlâ aktif olan Tumblr ’ımda görseller paylaşırdım. Kulağımda, Flo Rida’nın Right Round’u, Black Eyed Peas’in I Gotta A Feeling’i, La Roux’un Bulletproof’u, Pitbull’un Hotel Room Service’i, Miley Cyrus’un The Climb’ı, Jay-Z ve Alicia Keys’in Empire State of Mind’ı ve o dönem gündemimizden eksilmeyen Owl City’nin Fireflies’i vardı. Florence and the Machine, Lungs adlı albümünü çıkarmıştı. The XX, Mumford and Sons, Green Day, Arctic Monkeys, Passion Pit hayatıma girmişti. Hepsi 1’in 2008’de bitişinin ardından Avrupa Yakası’nın da son sezonunun çıkmasının üzüntüsü ile hayatımıza devam ederken, Parks and Rec, Modern Family ve Glee hayatımıza girmişti. Tişörtlerimin üstünde, şimdi geriye dönüp baktığımda beni güldüren saçma saçma yazılar vardı. “ I'm not sad my face is just like this dude ,’ yani mutsuz değilim sadece suratım böyle tişörtümü unutamıyorum… Triplere bak. Bolca siyah tayt, gömlek, aşırı dar pantolonlar gardırobumun vazgeçilmezleriydi. ‘Edgy’ olmaya çalıştığım bir dönemdi sanırım. Obama, ABD'de başkan seçilmiş, domuz gribi küresel bir pandemi olarak adlandırılmıştı (ben geçirdim, siz?). Yeni Türk Lirası’nın da yeni’si gitmiş TL’si kalmıştı. Politik kimliğim 11 yaşındayken çok oturmuştu diyemem. ‘ Gerçek dünya ’ ile aramda çok tatlı, yumoş bir duvar vardı. Büyümenin, okul değiştirmenin, ve o dönem anlamasam bile Türkiye’nin politik ikliminin hayatımda etkisi büyüktü ama ben yine de ev-okul çizgisinde gidip geliyordum. Her şey yeniydi. Keyifliydi. Keyifliydi ama 20’li yaşlarımı çok ama çok daha fazla seviyorum. Yaş aldıkça birçok şeyin daha çok oturduğunu hissediyorum. Dünya tabii kriz hâlinde ama umudum eksilmiyor. En iyi versiyonum olduğumu hissediyorum, umut ediyorum ki , her yıl daha da gelişmeye, değişmeye, bir üst model Yasmin olmaya devam ederim. Ama o teknoloji geliştikçe daha çok bozulan bilgisayarlar, telefonlar gibi değil de, şöyle sağlam, evladiyelik bir buzdolabı gibi.

08 Ara 2022

Hacker Kimliğimin Doğuşu: LimeWire

Geçtiğimiz gün derste ilk medya anılarımızı konuşuyorduk. Benim grubumda, ben dahil, herkes iPod’dan bahsetti. Çok net hatırlıyorum . Adana'dayız, iPod Shuffle 1st Generation ’u paketinden çıkarmışım şarj ediyorum. Hani USB’ye benzeyen o ilk iPod. İnanılmaz bir şey. iTunes kullanmayı öğreniyorum ve yüklediğim ilk şarkı nedir? Mattafix’in Big City Life adlı şarkısı. Neden? Gerçekten bilmiyorum. iPod müziğe sahip olmayı tabii ki de başlatmadı, CD’ler, kasetler, plaklar derken bu sahiplenme yıllar öncesine dayanıyor ama bu yeni alet kesinlikle müziğe karşı duruşumuzu değiştirdi. iPod Shuffle 1st Generation Tabii, işin içine iPod girince, hemen nasıl bedavaya müzik indirebilirim soruları kafamda oluşmaya başladı. Hoş geldin LimeWire bebek. Böylece müziğe kimi zaman bedavaya sahip olmak mümkün oldu. Kim bilir müzik yükleyeceğim diye evdeki masaüstü bilgisayara ne kadar virüs yükledim. Nazar olsun diyelim. ‘LimeWire nedir?’ diyenlere küçük bir özet 2006-2010 yılları arasında aktif bir şekilde kullanılan bu yazılım dosya paylaşımı için ortaya çıktı. Mark Gorton tarafından 2000’lerde başlatılan LimeWire, birçok korsan filmin, dizinin, müziğin, başka yazılımların yüklenip paylaşılmasına yardımcı oldu. Tabii, bunu söylemek önemli : LimeWire’ı desteklemiyorum. Hem kötü emeller için kullanıldığı oldu, hem de zaten emeğe para verilmesi gerekiyor. Ama küçükken gerçekten çok heyecan vericiydi. Hacker gibi hissediyordum. iTunes'da şarkı başına 0.99 tl ödeyeceğime, çeşitli yollar ile bedavaya şarkılara sahip olabiliyordum. LimeWire'ın arayüzü Sahip olmak ve anılar Derste ‘ medya ile ilgili ilk anınız nedir? ’ sorusuna çoğu sınıf arkadaşlarımın sahiplenme bakış açısından yaklaşması beni etkiledi. Bizimle kalan anının, illa sahip olduğumuz, çabuk ulaşılabilecek bir şey olması aslında şaşırtıcı değil. O yüzden fotoğraf çekmiyor muyuz? O yüzden fotoğraf albümleri yok mu? Ses kayıtları? Notlar, screenshotlar, kimisinin çöp sandığı ama bizim için önemi olan küçük kağıtlar, biletler, ipler? Kaybetmekten korkuyoruz. Nostalji ile sahiplenmenin ilişkisi bu yüzden ilgimi çekiyor. Nostaljinin Geleceği adlı kitabında Svetlana Boym, nostaljiyi şöyle tanımlıyor: “Nostalji (nostos-yurda dönüş, ve algia-hasret) artık var olmayan ya da hiç var olmamış bir yurda duyulan hasrettir. Nostalji, kayıp ve yerinden olmanın duygusu olmakla beraber, aynı zamanda kişinin kendi fantezileri ile yaşadığı romantizmdir.” Müzik bizi farklı bir zamana, yere, duyguya anında ışınlayabilecek gücü içinde barındırıyor. Bu da onu nostaljinin bir yandaşı, hatta anahtarı yapıyor. Özlem duyulan ve kaybedilmiş ya da asla varolmamış bu yeri müzik gerçek kılıyor. 3-5 dakikalığına bile olsa. Boym kitabında aynı zamanda nostaljinin hızla değişen dünyaya karşı bir savunma mekanizması olduğunu söylüyor. Eee tabii, böyle gücü olan bir şeyi de tabii ki cebimizde tutmak istiyoruz. İstiyoruz ama çok da pahalıya patlasın istemiyoruz sanırım… Nostalji ve anıların sembolleri üzerine Proust’un madlenleri olsun, anneannenizin size hırsla yedirdiği çiğ köfteler olsun, anılar sembollere dönüşüyor . Böylece onları karmakarışık beynimizde bulabiliyoruz. Anahtarınıza taktığınız anahtarlık gibi. Elinizi attığınızda kolay bulabilmeniz için her şeyin bir sembolü oluyor. Bazı şarkılar da, bazı anıların anahtarlığı oluyor. Big City Life’ın şarkı olarak benim için çok bir önemi yok. Ama iPod’umdaki ilk şarkı olma hakkını kazanmış bu şarkı beynimde çok spesifik bir anının kilidini açıyor. Bu da çok ama çok güçlü bir şey .

10 Kas 2022