
“Önce ormanda yavru bir ayı bulacaksın. Annesi yakınlarda olabilir, dikkat! Aralarındaki mesafe açıldığı gibi yavruyu yakalayıp şehre getireceksin. Ayı vahşi hayvandır, önce tırnaklarını, sonra dişlerini sökmek gerek. Yavrudur ama istemeden insana zarar verir. Bazılarını ehlileştirmek daha zor olur. İstemeyiz ama, böyle bir ayıya denk gelirsek gözlerine kurşun dökerek kör ederiz. Sonra dansı öğretmeye başlarız. Kör ayı daha hızlı öğrenir. Birkaç aylık yavruyu, ateş yakıp kızdırdığın sacın üzerine çıkarırsın. Ayakları yandıkça bir o ayağını bir diğer ayağını kaldırmaya, zıplamaya başlar. İşte bu sırada aynı ritimde tef çalacaksın, tef sesine şartlanacak. Ne zaman tef sesi duysa ayaklarının altında sıcaklığı hissedecek. Böyle öğrenirler dans etmeyi… Bazıları nazlı olur. Ne yaparsan yap dans etmezler. Onların da burnuna halka takarız, burunları çok hassastır, halkaya bağladığımız zinciri de belimize çeviririz. Oynamadıkları zaman sopayla dürter, burnuna bağlı zinciri çekip bırakırız. İsterse oynamasın!..”
Yasaklandıktan sonra işini kaybetmiş bir ayı oynatıcısı, mesleğin inceliklerini bu sözlerle anlatıyordu.

Yumuşacık kürkü olan, ayaklarının üstünde tombul bir insana benzeyen, dişleri ve tırnaklarından yoksun bu sevimli hayvanın dans ettiğine yüzyıllar boyunca inandık mı gerçekten? Yoksa ayağa kalkınca iki metreden uzun, tek pençesiyle insan öldürebilecek güçte, 150 kiloluk bu vahşi hayvan üzerinde işkenceyle hakimiyet kurabildiğimiz için mi atıldı bahşişler? Doğru cevapları bulmamız yaklaşık 70 yıl sürdü.
Yüzyıllardır birçok ülkede yapılan ayı oynatıcılığına karşı tepkiler, 1920’lerden itibaren Türkiye’de de yükselmeye başlamıştı. Defalarca sokakta ayı oynatıcılığı devlet ve belediyelerce yasaklanmasına rağmen uygulamalar kısa soluklu oluyor, ayı oynatıcıları tekrar sokağa çıkıyor, yakalanana kadar ayılar oynatılıyor, yakalanırsa bir gecelik gözaltılar ve para cezaları ile kurtuluyordu. Hâlâ kârlı bir işti.
Medya, bu vahşet gösterisini “bu bir gelenek, bu bir meslek” diyerek savunuyordu. 1920’lerden 1970’lere kadar birçok köşe yazısında ayı oynatıcılığını savunabilmek için en fantastik fikirler ortaya atılıyordu:
Ayı oynatıcısı seksi bir erkekti: “Yağız tenli, burma bıyıklı, iri kemikli bir çingene erkeğinin elindeki zilli tefi şıkırdatarak kocaman bir ayıya göbek attırmasındaki hususi cazibeyi inkâr edebilir misiniz?”
Bu bir meslekti: “Ayı terbiye etmek de bir nevi marifettir.”
Kimsesiz ayıların artık bir ailesi vardı: “Her gün bir iki gerdan kırıp göbek atma mukabilinde seyircilerin verdikleri fındık fıstıkla beslenen, Çingene evlerinde aile efradından biri gibi muamele gören zavallı ayıcıklar bu durumdan kim bilir ne zararlar görmüşlerdir?”
Türkiye bir başkaydı: “Dünyanın her yerinde ayı vahşi, daha doğrusu gayri ehli bir hayvandır. Ama Türkiye’de ayı ehlidir. Adamcıldır. Sahibiyle oynaşır. Sokakta gezer, kimseye ilişmez.”
Ayı dediğin ekmeğinin peşindeydi: “Ayı aslında bir dağ hayvanı iken biz onu terbiye etmiş, şehre ve mahalleye sokmuşuz, ona ekmek parası kazandıracak hünerler öğretmişiz.”
Ayı kurtarılmıştı: “Dağda kalsa ne olacaktı? Ya postunu almak için öldürecekler ya açlıktan soğuktan vaktinden evvel ölecekti.”
Köşe yazarlarının onca uğraşına rağmen hayvan hakları mücadelesi 90’lı yılların başında daha güçlü tepkiler vermeye başladı. Özellikle uluslararası hayvanları koruma örgütlerinden de gelen destek ve baskıyla birlikte ayı oynatıcılığına dair yasaklar ciddi bir şekilde gündemde yer etmeye başladı. Sorun yasalara rağmen ayı oynatıcılığının engellenememesi ve ayıların rehabilite sürecinin nasıl gerçekleşeceğiydi.
A de bakayım?
1992 yılında Türkiye müzik listelerine giren bir şarkı ise olayın seyrini ayıların lehine doğru çevirme gayretindeydi. Barış Manço’nun Ayı isimli şarkısı, klibi ile birlikte ciddi mesajlar barındırıyordu.
Şarkının hikayesine göre havanın güzelliğini fırsat bilen Barış, çoluk çocuk cümbür cemaat pikniğe gitme teklifinde bulunur. Buna en çok çocuklar sevinir: “Aslan baba sen çok yaşa!”
Ancak Barış yolda fark eder ki çocuklar hayvanları pek tanımıyordur. Direksiyonu doğrudan hayvanat bahçesine kırar. Ayıdan başlar hayvanları tanıtmaya: “Bak evladım buna ayı derler. Ormandan inip şehre gelirler. Biraz ağırdır, hantaldır ama armudun iyisini ayılar yerler.”
Ayıların ormandan inip şehre kendi rızalarıyla geldiğini ima ederken bu absürd duruma dikkat çeker. Meraklı çocukların aklındaki soru ayıların neden ormanı tek edip şehre indikleridir? Barış şöyle cevaplar soruyu: “Maksat çoluk çocuk öğrensin hayatın çetin yollarını. Kaptırmasınlar kimseye kafalarını ve kollarını.” Çocuklar, ayılar ile empati kurmaya başlamıştır.
Barış sözlerine şöyle devam eder: “Hayvan sevgisi tabi ki lazım ama her şey karşılıklı. Ben seni seveyim sende beni say ki bozulmasın ağzımızın tadı. Armudun iyisini zaten o yer. Bir eli yağda ötekisi balda.” Ayı oynatıcılarını, “onlar hayvanlarını seven, iyi bakan, besleyen insanlar” mealinde savunan köşe yazarlarına cevap niteliği taşıyan bu sözler, bir bakıma şunu soruyordu: “Peki ayı onları seviyor mu?”
Klip mahkeme salonunda geçer ve Barış tüm bu sözleri hakime bakarak söyler: “Buramıza geldi artık hakim bey. Takdir sizden, biraz da ite kaka.” Bu sözlerle bıçağın kemiğe dayandığını, hakimlerin artık yasayı uygulaması gerektiğini söyler. “İte kaka” sözleri ise, Batı destekli kampanyaları işaret eder. Ayıların özgür kalması için Batı’dan gelen desteklere genelde “bizim içişlerimize karışamazsınız” cevabı verilirken, Barış buna benzer değişimlerin uluslararası boyutta ite kaka gerçekleştiğini ifade eder.
Şarkının son bir dakikası sözsüzdür, mahkeme salonunda büyük tartışma çıkar, kimse kimseyi dinlemeden konuşmaktadır. Kimin haklı olduğuna dair cevap ise şarkının isminde gizlidir: Ayı.
Bu şarkıdan bir yıl sonra, 1993’te ortaya konan irade, büyük bir kampanya ve toplanan para ile ayılar toplanıp bir rehabilitasyon merkezine nakledildi. 1998’e gelindiğinde Türkiye’deki ayıların hepsi kurtarılmış oldu.
Barış Manço'nun Ayı şarkısının klibini buradan izleyebilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Karaköy Meydanı, randevu, kırmızı fener sokağı, Barış Manço, ayı oynatıcılığı, harf inkılabı, Karaköy poğaçası, ilk trafik lambası
07 Ara 2021

YAZARLAR

Oğul Doğa Gökşin
https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR



